***
Koltuğun sertliğini sırtımda hissediyordum ama göğsüme uzanan küçücük beden her şeyi unutturmuştu. Kumsal... Küçük kızım, nefes alış verişleriyle beni hayata bağlıyordu. Gözlerimi kapattığımda bile onun nefesinin ritmini duyuyordum. O küçücük göğsün her iniş çıkışı içimdeki fırtınaları susturuyor, yüreğimde unuttuğum bir huzuru yeniden uyandırıyordu. Saatler boyunca kıpırdamadan öylece kaldım. Çünkü o hareket ettikçe ben nefes aldım, o nefes aldıkça ben dinlendim.
Ben uzakta Zemheri'nin yokluğunda çıldırırken, onun nasıl dayandığını merak ediyordum hep. Meğer dayanağı bu minik ellermiş.
Ama içimde cevap bulamadığım bir şey vardı. Biz çocuğumuzu kaybetmiştik. Kollarımda tuttuğum, minik ellerini hissettiğim bu mucize nasıl hala nefes alıyordu?
Kumsal hafifçe kıpırdandığında, kollarımı daha da sıkı sardım. Onu bırakmaya gönlüm el vermedi. Sanki bıraksam, sanki gözlerimi bir an kapatsam, hiç var olmamış gibi kaybolacak. Yavaşça kucağımdan aldım, beşiğine bıraktım. Eğilip, yanağına dudaklarımı değdirdim. Kokusu burnuma dolduğunda içimdeki bütün ağırlık biraz olsun hafifledi. Elimi üzerinden çekmek zor geldi. Gitmek istemedim. Ama yine de adımlarımı zorlayarak odadan çıktım.
Gözlerim yan odanın kapısına takıldı. Zemheri... Acaba uyanık mıydı? Sert olmadan kapıya tıklattım, cevap gelmeyince usulca araladım. İçerisi loştu. Uyuyordu. Çarşafı göğsüne kadar çekmiş, sanki onu tutunacak tek şey gibi sıkıca bastırıyordu. Göz altları şişmiş, hıçkırıkları yerini derin ve yorgun nefeslere bırakmıştı.
Yavaşça yanına yaklaştım. Sessizce yatağın kenarına oturdum. O kızıl saçlarından bir tutam yanaklarına kaymıştı, parmak uçlarımla geriye attım. Sanki o saç teli bile bana dokunuyor, içimdeki bütün yangınları söndürüyordu.
Oysa ben... Onun yokluğunu kabullenmiş, içimi intikam ateşiyle doldurmuş, her günümü kendi zehrimle yaşamıştım. Ölümü göze almıştım, yalnızlığı da. Ama işte şimdi, gözümün önünde öylece yatarken, kalbimden parça kopuyordu. En başından beri sonunun böyle olacağını bile bile adım atmışken, şimdi kendi kendime ihanet ediyordum. Ne yaman çelişkiydi bu...
Eğer bir kez olsun dinleseydim onu, bir kez olsun öfkeme değil kalbime inansaydım... Şimdi sarıldığı o cansız çarşaf değil, ben olurdum. Nefesini boynumda hisseder, huzurunu kollarımda saklardım.
Hayatım boyunca güçlüydüm. Beni ayakta tutan hep gururum oldu, kinim oldu, intikamım oldu. Her şeyimi bunun üzerine kurdum. Ama şimdi onsuz bir hayat? Olmazdı. Asla.
Hayat, Zemheri ile başlamıştı. Benim için ondan öncesi yoktu... sonrası vardı.
Elimi uzattım. Parmak uçlarım yanağını usulca okşadı. O an içimdeki bütün buzlar eridi, dudaklarımdan fısıltıyla döküldü kelimeler.
"Ağasının güzeli olmak, tek sana yakışır. Senden başkasına zevk için dokunmadım."
Sözlerim geceye karışırken kalbim yemin ediyordu, dile gelmeden, sadece içimde yankılanarak.
"Ömrüm boyunca da dokunmam. Yeter ki bir kez daha gözlerime bak, beni affetmesen de varlığını esirgeme."
Eğilip, uyandırmadan yanağını öptüm. Yavaşça doğrulup, kapıya yöneldim ama çıkmadan önce son kez baktım yüzüne. Gitmek istemiyordum; sanki bu evden ayrılırsam onu sonsuza dek kaybedecektim. Üstelik içimde hala soramadığım, cevapsız bırakılmış sorular vardı...
***
Zemheri'den...
Kokusu burnuma geldiği gibi uyanmıştım zaten ve dediklerini duydum. Başka kimseye zevk için dokunmadığını söylemişti ama asıl meselenin o olmadığını bilmiyordu hala...
Yanağımda önce sıcak nefesini sonra dudaklarını hissetim.
İtmek istedim ama gözlerim aralanmadı, ellerim kalkmadı. Bedenim sanki ona teslim olmak ister gibiydi.
Kapının kapanma sesi geldiğinde, yavaşça gözlerimi aralayıp kapıya baktım. Kapının ardında olduğunu bilmek bile kalbimi hızlandırıyordu ama heyecandan değil... içimi kemiren anlamsız bir korkudan.
Ağlamaktan şişmiş gözlerim uykuyu kabul etmedi. Sabaha dek düşüncelerimde boğuldum; her şey zihnimde dönüp durdu. Güneş perdelerden süzülüp odama vurduğunda, nefes almak için kendimi spora zorlamak istedim.
Hızla doğrulup üzerimi değiştirdim, kapıyı açıp çıktığımda adımlarım birden ağırlaştı. Salonun ortasında, tekli koltuğa çökmüş hâlini gördüm. Dirsekleri dizlerine dayalıydı, başını avuçlarının arasına gömmüştü. Kapının kapanma sesiyle başını kaldırdı, gözleri bana değdiğinde, onun da geceyi uykusuz geçirdiğini anladım. İçimden tek bir soru geçti: Neden hâlâ buradaydı?
Hiçbir şey söylemeden kapıya yöneldim. Tam çıkacakken sesini duydum.
"Zemheri."
"Adımlarım kesildi, yavaşça döndüm. Ayağa kalktı, gözlerindeki ciddiyetle bana yaklaştı.
"Anlamıyorum. Bebeğimiz ölmedi mi? Yas tutmadık mı?"
Sözleri hançer gibi kalbime saplandı ama dudaklarım acıyla yukarı kıvrıldı.
"Yas tutmadık Çekdar Ağa, yas tuttum. Evet, bir bebeğimiz öldü. Ama ben hamileyken yeniden hamile kalmışım. Allah birini aldı, birini bağışladı."
Kaşları derin bir çizgiyle çatıldı. Tahmin etmediği belliydi. Başını ağır ağır salladı, anladım dercesine... Tam gitmek üzere bir adım attım ki, sesi yeniden yakaladı beni.
"Nereye gidiyorsun?"
İçimdeki öfke kabardı. Derin bir nefesle bakışlarımı ondan kaçırdım.
"Seni ilgilendirmez. Burada olmana ses etmiyorsam, Kumsal için. Kızınla vakit geçir ve git. Çünkü senin varlığına tahammül edemiyorum."
Sözlerim keskin bir bıçak gibi aramızda kaldı. Onu dinlemeden kapıdan çıktım. Temiz hava yüzüme çarptığında motoruma atladım, gaza bastım.
Mekana vardığımda, hiç vakit kaybetmeden spor salonuna geçtim. İçerisi sessizdi, bomboş. Çantamı açıp sargı bezlerini çıkardım, ellerimi sardım. Kum torbasının karşısına geçip derin bir nefes aldım, yanağımı şişirip havayı verdim. Duruşumu sıkı tuttum ve yumruklarımı arka arkaya indirdim. Her darbeyle içimdeki öfkenin birazını söküp atar gibiydim.
Ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyordum. Yumruk üstüne yumruk indirdiğim kum torbasının sesi zihnimdeki uğultuya karışmıştı. Ta ki ensemde bir nefes hissettiğim ana kadar… Tüm kaslarım bir anda gerildi, hızla arkamı döndüm.
"Günaydın..."
Karşımda Oğuz duruyordu. Bu saatte burada ne işi vardı? Hiçbir şey söylemeden tekrar döndüm. Öfkem hala dinmemişti ona karşı; bana oyun bile olsa izinsiz dokunmamalıydı. İlla öpecekse yanağımdan da öpebilirdi, dudaklarımdan değil.
"Kızgın mısın hala?" dediğinde cevap vermedim.
Yumruklarım hızla inmeye devam ederken, birden belimden kavrayıp zorlanmadan beni kendine çevirdi. Yüzüne sinirle baktım.
"Sana bir soru sordum." Sesindeki kararlılık, sinirlendiğinin işaretiydi. Cevapsız kalmaya dayanmadığını biliyordum.
"Evet." dedim soğukça, ellerimle omuzlarını itip bir adım uzaklaştım.
"Özür dilerim... Her şey bir anda gelişti." diye ekledi. Ben ise sadece gözlerimi devirdim.
"Gece ne oldu?" diye sorduğunda, oturdum. Havluyu alıp alnımdaki teri sildim. Yine beni takip etirmişti.
"Her şeyi anlattım." dedim kısaca.
Yüzündeki damarlar kabardı. “Kumsal’ı da mı?” diye sordu. Başımı salladım.
"Evet."
Alnını parmaklarının ucuyla okşayıp, derin bir nefes aldı. Sonra öfkesini bastıramayıp patladı.
"Yine yenildin ona, yine affettin onu!"
Ben ise gayet sakindim. Gece yeterince bağırıp çağırmıştım zaten. Şimdi yorgun bir kabulleniş vardı içimde.
"Hayır," dedim kararlı bir tonla, "bu kez aynı aptallığı yapmadım. Sadece kızını öğrenmesine hakkı vardı."
Bunu söylemem Oğuz’un yüzündeki gerginliği az da olsa yumuşattı. Sakinliğini korumaya çalışarak geceye dair başka hiçbir şey sormadı. Bunun yerine sesini alçaltıp, gündelik bir soruyla aramızdaki havayı dağıtmaya çalıştı.
"Kahvaltı yaptın mı?"
Omuz silkip, hafif bir tebessümle, "Kurt gibi açım." dedim. Elini uzattı, ben de tutup ayağa kalktım.
"Yapalım o zaman." diye karşılık verdiğinde, birlikte dışarı çıkıp arabaya bindik.
Yol boyunca sessizlik hakimdi. Dışarıya dalmıştım ama gözlerim istemsizce ona kaydı. Her şeye rağmen hala yanımda olmaya çalışıyordu. Bunu anlamıyordum. Çekdar bana doğru kişi değilse, ben de Oğuz’un doğrusu değildim. Ama o, inatla bizi “biz” yapmaya uğraşıyordu.
Bakışlarımın üzerine kaydığını fark ettiğinde göz ucuyla bana baktı, sonra tekrar yola döndü. Ardından ona baktığımı anlayınca, yeniden bana çevirdi bakışlarını.
"Çok mu yakışıklıyım?" dedi, alaycı bir gülümsemeyle.
Ben de gülümsemekten kendimi alamadım. "O da var da, asıl mesele o değil."
Kaşları merakla kalktı. "Öyle mi? Neymiş asıl mesele?"
Derin bir nefes aldım. "Anlayamıyorum seni... yaptıklarını. Başka bir adam için gözlerinin önünde ağlıyorum. Onun kızına annelik yapıyorum. Hala onu seviyorum. Ama sen... sen hiçbirini umursamadan yanımda duruyorsun. Neden Oğuz? Neden zamanını benim için harcıyorsun ki?"
Sözlerim arabayı sessizliğe gömdü. Aniden direksiyonu sağa kırıp, arabayı yolun kenarında durdurdu. Motorun sesi kesildiğinde, sadece nefesinin derinliği duyuluyordu.
Bakışları hala yoldayken, yavaşça konuştu.
"Kolay bir açıklaması var."
Başını bana çevirdiğin de, kısık gözleri gözlerime saplanırken, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Ben seni karşılık beklemeden seviyorum, Zemheri."
Başını eğip kısa bir gülüş bıraktı, ardından gözlerimin içine daha derin baktı.
"Onu sevmen umurumda değil. Çünkü biliyorum, her şeyi anladığın gün bana geleceksin."
***