Bütün gece uyuyamamış, fırsattan istifade olan biten her şeyi düşünmüştüm. Bu içine ansızın düştüğüm bataklık, gün geçtikçe daha da içine çekmeye devam ediyordu beni.
"Kendimi mahvettiğim yetmiyor gibi seni de peşimden sürükledim."
Düşündüklerim aniden dilime dökülmüş, sözcüklere boyanıp dışarı atılmıştı. Rüya daha iki dakika önce uyanmış, tüm vücudu ağrıdığı için lanetler yağdırıyorken dediklerime kulak verme gereksinimi bile duymadı.
"En kısa zamanda senin benden uzaklaşmanı sağlayacağım. Ne pahasına olursa olsun tek başına batacağım."
"Yine kime söyleniyorsun?"
O esnemesinin arasında mırıldanırken kaşlarımı çatıp başımı sağa sola salladım.
"Tüm bu iyiliklerinin karşılığı bu olmamalı. Her gün kıyıda köşede, saklanarak, kaçarak bir hayat sürdüremezsin."
"Evet, tek başına sürdüremem, ama birlikteyken aşamayacağımız şey var mı?"
"Başımız durmadan belaya giriyor, seni de kendim gibi yakmak istemiyorum ama böyle giderse an meselesi."
"Hayır. Ne pahasına olursa olsun yanında olacağım. Ne yaparsak yapalım, yaptıklarımızın sonucu ne olursa olsun asla pişman olmayacağım."
"Rüya, canım kardeşim." Elini sıvazladım ikna etmek için. Yeterli olmayacağını biliyordum ama, en azından iyi hissettiriyordu.
Omuz silkti bir adım uzaklaşırken. İşaret parmağını tıpkı bir silah gibi doğrulttu.
"Ben senin derdini biliyorum. Bütün bunlar için kendini suçluyorsun, beni uzak tutmaya çalışıyorsun. Ama biz kardeşiz Naz. Sen bunu anlayana kadar, sen bunu kabul edene kadar ben milyon kez daha söylemeye devam edeceğim. Bu yaşananlar öyle ya da böyle bizim suçumuz. Ya bedelini ödeyeceğiz, ya da sonuna kadar direneceğiz. Biraz zor olacak, farkındayım. Fakat açıkçası; tercih edeceğim daha iyi bir hayatım da yok. O yüzden bırak; en azından yanında olayım."
"Rüya lütfen, daha fazla uğraşmanı iste-"
"Bak aklıma ne geldi. Ege ile konuşacağız."
"Rüya, laf karıştırıyors-" kurduğu cümlenin farkına vararak şaşkınlığımı yansıttım istemsizce. "NE?"
"Duydun. Ege ile konuşacağız çünkü ondan ömür boyu kaçamayız. Belki onu durduracak bir yol buluruz ha?"
"Böyle bir şey mümkün değil, deliye dönmüş gibiydi."
"Biz kaçmaya devam edersek asıl o zaman deliye döner. Bir şekilde dur demeliyiz. Onu da ancak sen yaparsın."
"Bu çok tehlikeli."
Kafa salladı onaylarcasına, dudaklarımı birbirine bastırıp derin bir nefes aldım.
"Hadi yapalım."
Gülmeye başladı.
"Sanırım artık çok tehlikeliyiz."
Alay ettiği ses tonundan belliydi. Kahkahasını bastıran ise, karnımın gürlemesi olmuştu. Neredeyse günlerdir aç gibiydik.
Karnımı gösterdim elimle.
"Galiba öncesinde halletmemiz gereken daha mühim konular var."
"Hadi, güzel bir kahvaltı yapalım. Bakalım bunun için bütçemiz ne kadarmış?" Elini attığı çantadan cüzdanını çıkartıp göz gezdirdikten sonra devam etti; "Güzel olacağı kısmına emin değilim ama kahvaltı yaparız."
Kahkahalarla güldükten sonra yüzümüzün solması çok sürmemişti. Sahi, paramız çok az miktardaydı. Bir an önce çaresine bakmalıydık.
"Bunu sonra düşünelim." Diye mırıldandı Rüya. Aynı şeyi düşünüyorduk. Dudaklarımı birbirine bastırırken kafa salladım onaylarcasına.
Etrafıma bakındım hızla.
"Kerem, Kerem nerede?"
Telefon, Rüya'nın cevabını beklememişti. Kot pantolonunun arka cebinden çıkarttığı telefonun ekrana bakıp kaşlarını kaldırdı.
"Sorun mu var?"
"Bir mesaj geldi. Numara özel."
Kaşlarımı çattım.
"Burada da peşimizi bırakmadı demek!"
"Zannetmem. Mesajın içeriğini görmelisin."
Yanına adımlayıp gözlerimi ekrana doğrulttum.
"Yardım et! Yangının ortasında mahsur kaldım Afitap! Kimse beni fark etmedi. Sesimi duyuramıyorum. Ne olur bana yardım edin, yalvarırım!"
Yutkundum. İsmimi bilen ve Rüya'ya attığı mesajı benim okuyacağımdan emin biriydi bu. Yani Bora ya da Ege. Bu kişi her kimse bize oyun oynuyor olabilirdi.
"Bu ne demek şimdi?"
"Bilmiyorum Afitap ama doğruysa eğer biri ölmek üzere."
Duraksadım önce.
"Neden öyle baktın?"
Rüya'ya baktığımın farkında bile değildim.
"Hiç," dedim "Afitap ismiyle hitap etmen tuhaf geldi."
"Ne yapıyoruz şimdi? Açıkçası çok inanmadım ben. Çünkü buraya daha yeni geldik. Kim bizden yardım ister ki? Ben siliyorum mesajı, daha fazla kafamız karışmasın."
"Emin misin?"
"Evet. Hem Afitap ismini bilen Ege ve Bora'dan başkası değil. Kim olabilir bu?"
O esnada tekrar bir telefon sesi geldi. İkinci bir mesaj. Mesajın içeriğinde ise adres var. Ve buraya olan mesafesi yaklaşık 30 dakika gösteriyor.
Elimi saçlarıma çıkardım. Burada olduğumuzu nereden bildikleri, ya da neden bizden yardım istediklerini daha sonra irdeleyecektim.
Dişlerimi sıktım karmaşayla.
"Bak, bizi ne bekliyor bilmiyorum. Ama doğru olduğunu düşünsene. Birinin tek çaresi olmak ağır bir yük, Rüya. Riske atamayız."
"Yani, gidelim mi diyorsun."
"Başka bir yolu var mı?"
Dudaklarını ısırdı.
"Doğru söylüyorsun. Göz göre göre birimin ölmesine izin veremeyiz öyle değil mi? Eğer gideceksek acele etmeliyiz. Ben yol tarifi açıyorum."
Kafa sallarken yere bıraktığım küçük sırt çantamı hızla taktım sırtıma. Rüya'da benimle birlikte koşmaya başladı.
Birinin yaşamının bize bağlı olması korkunç bir durumdu. Nefesim daralıyor, ciğerlerime yetemiyordum.
Neredeyse 10 dakikadır koşuyorduk.
"Afitap!" Diye gürledi arkamda kalan Rüya. Duraksayıp fırsattan istifade derin derin nefes aldım.
Gözleriyle bir arabayı gösteriyordu
"Araba kullanabiliyordun değil mi?"
Kastettiği durumu idrak edince kafa salladım olumsuzca.
"Saçmalama, başımızı belaya mı sokalım?"
"Başımız hiç belada değil çünkü, haklısın."
Başımı sağa sola salladım olumsuzca.
"Bir insanın hayatı söz konusu. Geri getirir bırakırız. Çalacak değiliz ya! Anahtarı üzerinde bir araba bulmak her zaman mümkün değil ayrıca. "
Çaresizce nefesimi verdim. Fazla vaktimiz olmadığını göz önünde bulundurup geri dönüp koştum arabaya.
Rüya, Ege'nin kafasına vurduğu sopayı ne ara yanına almıştı anlamamıştım. Arabanın ön camına geçirdiği gibi indirdi tüm camı. Kapıyı içerden açtıktan sonra zaten üzerine olan anahtarla çalıştırdı.
"Kapı kilitli değildi, neden kırdın camı?"
"Filmlerde hep böyle yapıyorlardı."
Göz devirirken güldüm.
"Durduk yere masrafa sokacaksın adamı."
"Şu an arabası çalınıyor, camı pek umursamaz bence."
"Hadi!" Dedim aceleyle binerken. O da bindiğinde çalıştırdım çok da eski model olmayan arabayı.
"Ne taraftan gidiyorduk?"
Yol tarifine baktı hemen.
"Sağ araya girmen gerek. Oradan uzun ve karışık bir yol geçeceğiz. Buralar hep labirent gibi gözüküyor. Dikkatli olmalısın."
"Bu yaptığımız çok yanlış." Derken vicdanımı rahatlattığımı sanıyordum ama bir yandan da arabayı sürmeye devam ediyordum.
"Vakit geçiyor, umarım hala yaşıyordur."
Rüya'nın cümlesi gazın üzerinde olan ayağıma istemsiz baskı getirdi. Daha da hızlandım. Karmakarışık yollardan geçerken o kişi her kimse, yaşaması için dua ediyordum.
"Sanırım geldik, şu dumanlara baksana! Doğruymuş işte! Umarım, umarım ölmemiştir."
Dumanların yükseldiği yer tek katlı, eski yapılı bir eve benziyordu. Yangın başlayalı çok olmamış gibiydi ama etrafta kimse görünmüyordu. Burada kimse yaşamıyor muydu?
Her neyse.
Arabanın kapısından aldığı suyu kendine dökecekti ki elinden kaptım.
"Ben gireceğim."
Hızla suyu kafamdan aşağı boca ettim. Pek bi' işe yarayacak kadar çok değildi.
"İkimiz gireceğiz. Tek başına göndermem seni!"
"Burada biri ölüyorken bunu tartışmayacağım. Ben giriyorum, eğer uzun süre çıkmazsam itfaiyeyi ara ve uzaklaş buradan. Sakın girme, ve seni görmelerine izin verme."
Daha fazla beklemeden hızla daldım içeriye. Giriş kısmında pek bir şey yoktu fakat ilerledikçe alevler çoğalıyor, evin parçaları dökülüyordu. Nefes almamaya çalışıyordum ama yaşamam için gerekliydi.
Çok büyük bir ev değildi. Görünürde ise kimse yok gibiydi.
Sesim çıktığı kadar bağırdım.
"Hey, neredesin? Kimse var mı?"
Ses gelmiyor, geliyorsa da ben duymuyordum. Nefesim daralmaya başlamıştı. Hızlanmak istiyordum ama önüme düşen kavurucu tahta parçaları yavaşlatıyordu. Öksürüklere boğulurken tekrar bağırdım.
"Kimse var mı? Ses ver lütfen!"
Duvardan destek almak istedim ama her yer alev alevdi. Ya çıkacak, ya kalacaktım. Kimse olmadığına emindim artık. Küçücük evi kaç kez dolaştım bilmiyorum ama biraz daha oyalanırsam çıkamayacağım buna emindim.
"Yard-" öksürüklere boğuldum bir an. Çıkamayacağımı düşünüyordum çünkü ne yöne adım atsam önüme ateş parçacıkları düşüyor, geçişi kapatıyordu.
Yere düşecek gibi oldum ama düşersem sonum olurdu. Açıkçası yere düşüp yardım bekleyecek lükse sahip değildim. Belki de bu yalnız başına sıkılan yangın beni de beraberine katmak isteyecekti.
Ciğerlerimin isyanı öksürükle dile vurmuştu. Bir kez daha zorladım kendimi dışarı çıkmak için fakat tükenmiştim. Gözlerim isli dumanların arasında Rüya'ya ait bir çift göz görmüştü. Sonrasını ise hiç düşünmedim. Canı pahasına beni buradan çıkaracağına emindim. Öyle de oldu. En sevdiği tişörtü yandı belki, belki de elleri. Ama çıkardı. Sırtımı beton duvara yaslayıp derin derin nefes aldım. Uzun zamandır böyle hissediyordum zaten, yadırgamadım çok. Nefes almam gerekiyordu ama aldığım her nefes zehirdi.
Ben içeride yanmış olma ihtimali olan bir kimseyi düşünüp, göz yaşlarımı bırakırken Rüya'nın telefonuna yine bir mesaj daha geldi.
"Şans senden yanaydı."
"Kahretsin tuzak bu!" diye gürledi Rüya. Şaşkınlık ve öfkeyle donakalmıştım.
"Biri, biri bizim canımıza mı kast ediyor?"
Dişlerimi sıktım öfkeyle. Bu artık fazlaydı.
"Bence artık telefon kullanmayarak en iyisini yapıyorsun. Atacağım şu aleti. Başımıza hep bunun yüzünden bir şeyler geliyor."
"Sanırım artık delirmeme ramak kaldı."
"Haklısın. Delirmemek elde değil. Belli ki biri bize savaş açtı."
Öksürdüm yine üst üste.
"Bu nasıl bir savaş Rüya? İçeride ölebilirdim ben!"
Rüya yanıma çöküp sırtını beton duvara yasladıktan sonra mırıldandı.
"Anlaşılan o ki; bu savaşta ya öleceğiz,"
Kafamı arkama bıraktım yorgunlukla.
"ya da öldüreceğiz."