11.Bölüm

4652 Words
Calla’nın gidişinin ardından, Parker, Vera’yı sakinleştirmeye çalışırken, ben, ve Robin de hızla harekete geçmiştik. Henry ve Mindy’se hâlâ neler olduğunu anlamaya çalışarak peşimizden gelmişlerdi. Telefondaki gizemli adamın haklı olduğu bir şey varsa, o da buradan hemen uzaklaşmamız gerektiğiydi. Hızla tekneyi yolculuğa hazır hale getirdik ve aynı hızla da yola çıktık. Adam bize önce Peck Sahili’ne oradan da marinaya geçmemizi söylemişti? Hangi Marina’ya peki? Kimliği gibi, söyledikleri de gizemliydi bu adamın ve bu durum beni inanılmaz rahatsız ediyordu. Robin ve ben ilk olarak Peck Sahili’ne gidip tekneyi bırakmaya karar verdik. Ardından arabayla en yakın marinaya gidecektik. Orada olmalarını umuyorduk. Bunu ummaktan başka çaremiz yoktu. Bu sırada Vera ve Parker da aşağıda eşyalarımızı topluyordu. Vera’nın endişeli olduğunu biliyordum. Ancak tekrar Gavril’in eline düşmek gibi bir planı yoktu. Bu yüzden ondan kaçmak için son nefesine kadar savaşacağını biliyordum. Mindy “Zamanı değil biliyorum ama biri artık neler olduğunu anlatabilir mi? Calla nereye gitti? Biz nereye gidiyoruz?” diye sordu. “Sahiden de bunun hiç de zamanı değil Mindy,” diyerek ona cevap veren Henry oldu. “Belli ki bilmemiz gereken tek bir şey var: Kaçıyoruz.” Bu cevaptan pek de hoşlanmış gibi durmuyordu Mindy ama mecburen kabullendi. Zaten bu ikisinin burada ne işleri vardı ki? Mindy’nin saklanıyor olması gerekiyordu. Henry’nin de onu koruması. Tek bir işi vardı ve onu da becerememiş miydi yani? Peck Sahiline ulaşmamız yarım saatimizi almıştı. Biz oraya gittiğimiz, otelde ki eşyalarımızı toplayan, Robin’in adamları bizi West Haven bölgesinde bulunan yat kulübene ait marinaya götürecek arabanın yanında duruyordu. Robin onlara tek kelime bile etmedi. Öfkeliydi. Kral ona ihanet etmişti ve bu tüm planlarını mahvetmişti. Anahtarı hızla eline aldı ve direksiyonun başına geçti. Vera, Parker, Mindy ve Henry, arka koltuğa geçerken, ben de ön koltuğa yerleştim. Vera korkuyordu… Ama şu an korkak bir kızdan çok, tehlikeli güzel hırsıza benziyordu… Bir savaş zırhı olarak gördüğü trençkotu üzerindeydi ve içinin silahlarla dolu olduğuna emindim. Parker’da silahlarını kuşanmıştı. Hepimiz herhangi bir tehlike için hazırdık. Silahları sevmezdim ama kullanmayı biliyordum. Bir çatışmanın ortasında kalmanın fikri bile şu an için ürkütücüydü ama her ihtimali düşünmem gerekiyordu. Mindy’nin yüzündense hiçbir şey okuyamıyordum. Öyle ifadesizdi ki… Korkusuz gibi duruyordu ama nasıl korkmazdı ki? Hepimiz korkuyorduk! Aynadan onlara bakarken, Henry’nin hafifçe onun eline dokunduğunu ve bir anda Mindy’nin donuk yüz ifadesinin gevşediğini fark ettim. Neler oluyordu burada böyle? Onları sadece üç ay yalnız bırakmıştık! “Eğer bir çılgınlık yapıp, kendini öne atarsan ortak, seni ayaklarından tavana asarım. Geride kalacaksın!” diyerek Vera’yı uyardım. Önlem almazsam, hepimizden önce saldırıya gececiğinden adım gibi emindim. “Rüyanda görürsün ortak!” diyerek bana meydan okudu. Bunun akıllıca bir fikir olduğunu sanmıyordum. Hele ki yanımda onu durdurmak için Parker’da varken. “Gavril benim için geliyor. Onun canını biri okuyacaksa bu ben olacağım” “Hayır,” diyerek araya girdi Parker “Sen uslu bir kız olacaksın.” Vera yüzünü ekşitti. Bu tabirin adıyla aynı anda anılmasında memnun değil gibiydi. “Ben uslu kızlardan nefret ederim. Kapayın çenenizi yoksa ikinizin canını Gavril’den önce okuyacağım” “Tabi önce ben seni bağlayıp bir çuvalın içine tıkmazsam”  Bu sefer araya girme sırası Robin’deydi. Yine babacılık oynamaya başlamıştı anlaşılan. Vera’nın öfkeli olduğunu ve Gavril’den kurtulmak için acele ettiğinin farkındaydım. Ancak onunla yüzleşebilecek bir durumda değildi. Onun çok yetenekli bir savaşçı olduğunun hepimiz farkındaydık. Belki de içimizde en iyi silah kullanan ve en iyi dövüşen kişi oydu. İtiraf etmek istemiyordum ancak ring de zorlu bir rakip olacağı kesindi. En iyileri tarafından eğitilmişti. Açamayacağı kilit, kaçamayacağı delik yoktu. Ancak şu an hamileydi ve bebeği onun rahminde sıkışıp kalmıştı. Oradan kaçamaz ya da çıkamazdı. Tehlike anında saklanamazdı. Bunları Vera yapabilirdi ve onu bir tek o koruyabilirdi. Eğer kendini koruyamazsa, ufaklıkta tehlike de demekti. “Bu haksızlık!” diye söylendi küçük bir çocuk gibi “Kusura bakma ama burada seni düşünen tek kişi Parker,” dedim “Biz bebeği düşünüyoruz. Onu senden daha çok seviyoruz. Senin huysuzluklarından ve çok bilmiş tavırlarından bıktık artık. En azından doğduğunda onun tek yapacağı yemeğini yiyip, altını pisletmek, uyumak ve ağlamak olacak. Bunlarla başa çıkabiliriz ama senin çenenle asla. Bebek doğduktan sonra bebeği alıp kaçacağız. O zaman istediğin kadar savaşa bilirsin. Biz ufaklıkla parti yapacağız” Vera omzuma sert bir yumruk attığında, onun ne kadar güçlü olduğu hakkında ki tahminlerimde haklı olduğumu anladım. Omzum kesin moraracaktı. “Bebeğimi o sıkıcı planlarından uzak tut. Elbette onu tehlikeye atacak bir şey yapmam. Ama benden tamamen geri de kalmamı bekleyemezsiniz.” Evet bekleyebilirdik. Ve bekliyorduk da. “Vera artık tartışmaktan vazgeç” diye emir verdi Parker “3 kişiyiz ve bizimle tek başına mücadele edemezsin” Vera’nın yüzünde ‘evet ederim’ diyen bir bakış vardı. Parker’ın ise pes etmeye niyet yoktu ona ‘Sus artık!’ der gibi bakıyordu. “Silahlarını al!” diye öneride bulundu Robin. Ondan canını istese daha iyiydi. “Hayır” diyerek itiraz etti Vera ama bir işe yaramadı. Parker’ın onu etkisiz hala getirmesi ve tüm silahlarını üzerinden alması neredeyse bir dakikasını almıştı. Tüm silahlarını küçük sırt çantasına attı ve fermuarı sıkıca kapattı. “Harika! Şimdi bir saldırı anında tamamen savunmasız durumdayım” “Saldırı anında konuşmaya başlarsan, bence çok etkili olabilirsin. Çenenle tüm düşmanlarını kaçırabileceğine eminim, meleğim” Parker’ın burada olmasına seviniyordum. En azından Vera ile baş ediyor ve onu bizden uzak tutuyordu. Bazen ciddi anlamda başımı ağrıtıyordu. “Aynı şey senin için de geçerli Mindy,” diyen bu defa Robin oldu. “Ben ne yapabilirim ki zaten?” diye sordu Mindy. Akıllıca bir soruydu “Hepinizi eğitimli dövüşçülersiniz. Silah kullanmayı biliyorsunuz. Ben silahlardan nefret ederim. Dövüşmekten de. Sadece ölmediğimden emin olun, çünkü bana hâlâ anlatmanız gereken şeyler var.” “Merak etme prenses,” dedi Henry o iş bende. Geçmişte bir yerlerde, Mindy ne zaman Henry ona böyle söylese küplere binerdi. Şimdi o yüzünde beliren de neydi? Bir gülüşeme mi? Tanrı aşkına, lanet olası dünyanın sonu mu gelmişti? West Haven’a ulaşmamız ve yat kulübüne girmemiz aşağı yukarı kırk beş dakika sürmüştü. Hızla arabadan indik ve derhal harekete geçtik. “Sizce neredeler?” diye sordu Parker, bir iz bulmaya çalışarak. Hepimiz etrafımıza bakınıyor ve gizemli adamın gönderdiği arabayı arıyorduk. Parker, Vera’nın elini sıkıca tutmuştu. Sanki her an kaçacakmış gibi davranıyordu ona. Eh, kaçmak onun işiydi. Henry de Mindy’nin hemen yanında duruyordu. Tıpkı bir gölge gibiydi. Sanki her an başına gelecekmiş gibi onu koruyan bir gölge. “Belki de kulübün arka tarafındaki park alanındadırlar,” diyerek fikir yürüttü Henry. Hepimiz dönüp park alanına doğru bakmaya başladık. Neden doğru düzgün bir yer tarifi verememişti ki şu gizemli adam? “Bir şey görebiliyor musunuz?” diye sora Robin’in sesi yükseldi bu defa. Ama cevabı zaten biliyordum. Hiçbir şey görünmüyordu, çünkü burada hiçbir şey, hiç kimse yoktu. İçimde kandırıldığımızı söyleyen huzursuz edici bir ses vardı. Peki ya Calla? Ya o da kandırıldıysa? Olabilecekleri düşündükçe aklımı yitirecek gibi oluyordum. Belki de zaten yitirmiştim de. “Bir sorunumuz var,” diyen sesi duyuldu Vera’nın. Sesinde tehlike çağrısı vardı… Ve bu kesinlikle hoşuma gitmemişti. Yavaşça arkamı döndüm… Ve o an anladım ki yapılacak en yanlış hareket, tehlike her yerden çıkabilecekken, tek bir noktaya odaklanmaktı. Eli silahlı beş adam, tam önümüzde duruyordu. Silahların namluları bize uzatılmıştı. Hepimiz hızla silahlarımıza davrandık ve onlara karşı nişan aldık. Parker, Vera’yı, Henry’se Mindy’i arkasına itmiş ve onu korumaya almıştı. Belki silahsızlardı ama en azından Vera çatışmanın önüne atlamamıştı ve bu beni oldukça rahatlatmıştı. “Biz de sizi bekliyorduk,” dedi adamlardan biri. “Sizi tanıyor muyum?” diye sordu Robin de onlara. “Bizi değil ama Azrail’ini tanıyorsun,” dedi adam. Bu kadar salak olduğuna göre, onu kimin gönderdiğine dair iyi bir fikrim vardı. “Biz Gavril’in adamlarıyız.” Hiç şaşırmamıştım bunu duyduğuma. Hepsi aynı sahipleri gibi birer ahmaktı. “Hayır değilsin!” diye atıldı Vera. Ne olurdu sanki iki dakika çenesini kapasa? Burada erkek erkeğe bir şeyler konuşmaya çalışıyorduk! Ya da en azından Vera başımızı iyice belaya sokmadan. Susmak hiç de ona göre bir şey değildi zaten. Omuz silkti adamlardan biri. “Dünden beri öyleyiz,” dedi. Bunlar yeniydi. Bizi tanımıyorlardı. Robin’i, Vera’yı, Henry’i, beni… Gavril’in böyle bir hata yapacağını düşünmemiştim hiç. En azından Robin’in yakayı ele vermemişti, çünkü adamlar onu tanımıyordu. “Demek hırsız avcısının ağına yeni sazanlar düşmüş,” dedi Robin. Konuşmayı ona bırakmak en iyisiydi. Vera’nın da benimle aynı düşünceleri paylaştığını ummaktan başka şansım, hatta şansımız yoktu. Ben de bu sırada tek tek adamları inceledim. En arkadaki kumral olan, o anda takıldı gözüme… Şaşkın ve korku dolu gözlerini dikmiş Vera’ya bakıyordu. Bakışlarımı ondan, Parker’a çevirdim. O da göz ucuyla adamı süzüyordu ve içimden bir ses, arka tarafta duran Vera’nın da aynı konumda olduğunu söylüyordu. Kimdi bu adam? Dost muydu düşman mı? “Size önerim,” dedi yine aynı adam, muhtemelen aralarında en ahmakları da oydu “Zorluk çıkarmadan bizimle gelmeniz. Kendi iyiliğiniz için.” Kendini çok zeki filan mı sanıyordu bu salak? Böyle bir öneriyi kabul edebileceğimizi umarım düşünmüyordu? Muhtemelen düşünüyordu çünkü belli ki birileri ona dünyanın en korkutucu adamı olduğu gibi uyduruk bir yalan söylemişti. “Benim size önerim, siz annenizin adını sayıklamaya başlamadan önce buradan defolup gitmeniz ve gördükleriniz unutmanız” diye meydan okudu Robin. Adamın bir karizması vardı ve bunu her yerde konuşturmayı başarıyordu. “Ya gitmezsek?” diye sordu öndeki adam. O sırada arkadaki adam tekrar takıldı gözüme. Vera’ya bakışları değişmişti. Daha temkinliydi. Sanki bakışlarıyla konuşuyorlardı. İçimden bir ses, bu adamın Vera’nın düşmanı olmadığını söylüyordu. Hatta dostuydu. Oldukça yakın bir dost… Yanılmadığımı umuyordum. Hepimizin iyiliği için. Parker yanımda geriye doğru bir adım attı. O da biliyordu. Hatta bu adamı tanıyordu. O yüzden geri çekiliyor ve Vera’nın öne çıkmasına izin veriyordu. “O zaman Gavril’e benden selam söyleyemezsin,” diyen Vera’nın sesinin duyulmasıyla, Parker’ın ateş açması bir olmuştu. Arkadaki adam,s ilahını önünde kinin başına geçirdi ve aynı şekilde ateş açmaya başladı.  Vera, Parker’ın belindeki silahı kapmış ve iki adamı bacağından yaralamıştı. Arka duran adam dışında hepsi yaralıydı şimdi. Henry, hemen Mindy’i oradan uzaklaştırmak ve ateş hattından çekmek üzere harekete geçmişti. Onun önünde siper olup geri geri uzaklaşmaya başladı. Onu kurşunlardan koruyabileceği bir yer arıyordu ama ateş hattının ortasında düpedüz birer hedef tahtasıydık hepimiz. “Koş Zack!” diye bağırdı Vera. Demek kahramanımızın adı Zack’ti. Biz yat kulübünün çıkışına doğru koşarken, öndeki adam, bacağındaki yaraya aldırmadan ayağa kalktı ve yeniden ateş etmeye başladı. Pes etmek nedir biliyor muydu bunlar? Hızla Vera’nın arkasına geçtim ve ona bedenimle siper oluşturdum. Bir yandan da Mindy’i kontrol ediyordum. Henry’nin arkasına sığınmıştı ama asla güvende değildi. Onu saklandığı yerden çıkardığı için Henry’nin canına daha sonra kendi ellerimle okuyacaktım. “Arka tarafta başka bir iskele var,” dedi Zack telaşla bize dönerek “Denizin ortasına bir ada şeklinde inşa edilmiş kulüp.” “Ama oraya gidebilmemiz için aşağıya inmemiz gerek,” dedi Robin bu defa “Bunun için de geri dönüp merdivenlere ulaşmalıyız.” Ve bu da içinde bulunduğumuz şartlar altında oldukça imkânsız görünüyordu. “Ama o zaman da direkt ateş hattına girmiş oluruz” dedi Henry. Yani alt kata inmeliydik. Bunun üzerinden bir plan yapmamız gerekiyordu. Hemen etrafımı inceledim. İki katlı bir şekilde inşa edilmişti kulüp. Ve sol taraf doğru, aşağı yönde eğimliydi. “Atlayamaz mıyız?” diye sordum. “Hayır,” dedi Parker “Fazla yüksek.” “Hayır değil” diyerek kafamızı karıştırdı Vera. Elbette ki yüksekti! “Evinden nasıl kaçtığımız hatırlıyor musun?” diye sordu Vera. Bu soru anlaşılan Parker’a yönelikti. Sahi, bir polisin evinden, bir polisin gözlerinin içine baka baka nasıl olup da kaçmıştı? “Bu çok tehlikeli Vera!” diyerek itiraz etti Parker. “Bana işimi öğretme yakışıklım!” diyerek Vera da ona itiraz etti. Bunun sırası mıydı şimdi sahiden de? “Senin balkonun buradan yüksekti.” “Fakat o zaman elinde malzemen vardı,” dedi Parker, “Şimdiyse hiçbir şeyin yok. Nasıl aşağıya atlamayı düşünüyorsun? Ya da en azından neyle?” “Kancan yanında mı Zack?” diye sordu, Vera Zack’e dönerek. Zack sadece başını sallayarak onu onaylamıştı. Biri planı bize de anlatacak mıydı? “Evet ama sadece bir tane var bende.” “Vera-” Parker itiraz edecek oldu ama Vera duymuyordu. “Bize kanca lazım Zack.” “Ben sihirbaz değilim Vera! Nereden bulayım kancaları?” Sonra bir an durdu ve düşündü “Ama eğer şu dört salağı indirebilirsek, istediğini elde ederiz. Buraya hazırlıklı geldiler.” Bizim onları atlatıp buradan tüyeceğimizi sanıyordum. Plan ne zaman yeniden savaşmaya doğru bir yön almıştı? “Buradan bir an önce çıkmamız gerek. Ne yapacaksanız çabuk yapın!” dedi Robin. “Plan basit o halde,” dedi Henry “Bu ahmak dörtlüden kurtulmamız gerekiyor.” “Henry, Parker, Taylor, bu iş sizde. Ben ve Vera, Mindy’le arkada kalacağız. Elinizi çabuk tutun.” Söylemesi kolaydı. Robin, tıpkı az önce Henry’nin yaptığı gibi, Vera ve Mindy arkasına almış onlara siper olacak bir yer arıyordu. Biz de öne atıldık. Adamlardan ikisi yaralıydı. Diğer ikisiyse hâlâ peşimizden geliyorlardı. İlk hedefimiz onları indirmek olmalıydı. “Onları ben alırım,” dedi Parker. Silah kullanmak konusunda hepimizden daha iyiydi. Muhtemelen, suçluları indirmek konusunda da. “Siz diğerlerini halledin.” Çok geçmeden dördünden de kurtulmuştuk. Aralarından ikisinin yaralı olması işimizi kurtarmıştı. Şimdiyse dördü de yerde bilinçsiz bir şekilde yatıyordu. “Çabuk olun!” diye bağırdı Robin bir kez daha. Hemen üzerlerini aramaya başladık. Sahiden de dördü de birer kanca yarıyordu. Ne işe yarıyordu ki bu kancalar? Vera hemen yanımıza gelip bir tanesini eline aldı. “Ben kendiminkini kullanarak kendimi ve Parker’ı aşağıya indireceğim. Zack’de bir kanca daha var. Mindy sen onunla git… Ah kapa çeneni Henry!” Henry bu fikre itiraz edecek gibi oldu ama Vera derhal onu susturdu. “Diğerleri tek başına inebilir. Yapmamız gereken bu kattaki korkuluklara kancayı takmak ve aşağıya sallanmak. James Bond bunu sürekli yapıyor. Zor bir şey değil yani. Sonra kancayı geri çekeceğiz.” “Gavril bunu hepinize öğretiyor değil mi?” dedi Robin, neredeyse gülerek “Pekâlâ, hadi buradan çıkalım.” Hızla korkuluklara yöneldik. Zack, kancayı demirlere taktı ve ucundaki ipi kendi beline ve benim belime bağladı. Arkamı döndüğümde, diğerlerinin de aynı işlemi yaptığını gördük. Hızla demirlerin arka tarafına geçtik. “Salıncakta sallanmak gibi, yakışıklım,” diyerek yarı alayla açıkladı Vera, Parker’a “Korkma, seni düşürmem” Sonra ona sıkıca tutundu ve atladı. Ben daha onların yere ulaştığını görmeye fırsat bulamadan, Zack Mindy’e sıkıca sarılmış parmaklıklardan aşağıya inmişti bile. Henry’ninse yüzünde bir ölüm meleğinin bakışı vardı. “Derdin ne senin?” diye sordum sonunda kendini tutamayarak “Neler çevirdiğini bilmiyorum ama arkalarından bakmak yerine hadi çabuk ol da in aşağıya!” Sonra geri kalanlarımı da hep birlikte aşağıya atladı. İner inmez, hızla kancaları geri çektik ve onları yerlerine yerleştirdik. Vera, kendi kancasını trençkotuna yerleştirdikten sonra, e Parker’ın yedek silahını da trençkotunun içine sakladı. Harika! Eline bir silah geçirmişti işte. Hızla diğer iskeleye doğru harekete geçtik. Ancak Gavril’in yaralı adamları, topallayarak merdivenlere ulaşmış ve alt kata inmişti bile. Biz önde, onlar peşimizde, kulüp güvenliği onların peşinde kaçıyorduk. Adamlardan biri ateş etti. “Ahhh!” Acı öyle ani bir şekilde gelmişti ki gözlerimin yaşarmasına engel olamadım. Omzumu sıyırıp geçen kurşunun verdiği yanma hissi, tüm bedenime işlemişti. “Taylor?” diye haykırdı Vera, “İyi misin?” “Evet! Koşmaya devam et” Biz son hızla koşmaya devam ederken, yaralı adamlar vazgeçmek bilmiyordu. Vera tabancasını çıkardı ve arkasını dönüp, iki katı birbirinden ayıran tahta zemine ateş açtı. Zeminin ufak bir kısmı adamların önüne çökerken, biz de koşmaya devam ettik. Evet ya, James Bond bunlar her filminde yapıyor. Ne kadar zor olabilir ki? Omzumda ki acı gittikçe artıyordu. Adamlar çoktan güvenlik tarafından enselenmişti ancak biz hala kaçıyorduk. Polis her an burada olabilirdi ve biz hala gizemli adamın arabasını bulamamıştık. “Zack, Gavril başka adam gönderdi mi?” “Hayır. Senin peşinden geldiğini duyunca, beş adamla mücadele edecek kadar güçlü olmadığına onu ikna ettim. Gözü öyle dönmüştü ki Taylor’ı ve seni koruyabilecek diğer kişileri düşünemedi bile” Vera haklıydı. Tam bir domuzdu bu adam. Tek düşündüğü şey kendi pisliğiydi… Korna sesini duyduğumuzda, hepimiz o yöne döndük. Ian’ın önlerinde durduğu bir grup bir metre ötede duruyordu. Üç otomobil ve bir büyük minibüs arkalarında duruyordu. Gizemli adam sonunda yardım göndermişti. Hızla onlara doğru ilerledik ve hemen büyük minibüsün içine bindik. Daha bir dakika bile geçmemişti ki yat kulübünden dışarıya çıkmıştık bile. “Geciktiniz” dedi Ian. “Siz de nerede olduğunuzu söyleseydiniz?” diye çıkıştı Vera. Hazır cevaplığı bazen işe yarıyordu. Kahretsin! Omzum beni öldürüyordu. Cici kız umarım çok sevgili gizemli adam için yaptıklarıma daha sonra teşekkür ederdi. “Tamam, sorun yok. Şimdi büyük eve gidiyoruz. Arkamızdan gelemezler. Patron büyük evin güvenliği konusunda fazla hassas,” bakışlarını omzuma dikti Ian “Büyük evde omzunda ilgilenirler. Çok acıyor mu?” Acıyordu. Ancak bunu ona itiraf etmeyecektim. “Hayır,” diyerek yalan söyledim bu yüzden Ian, cebinden telefonunu çıkardı ve birkaç tuşa basıp telefonu kulağına götürdü. “Alo?” Kiminle konuşuyordu. Telefonlardan ciddi anlamda nefret etmeye başlamıştım. “Evet, onları aldık. Hayır iyiler. Sadece Taylor’ın ufak bir yarası var… Kurşun sıyrığı… Söylemezsen o küçük cadının bundan haberi olmaz. Böylece günlerce başımızın etini de yemez… Zaten onu göndermedin mi? Nasıl onun yaralandığını öğrenecek ki?” Gizemli adamla konuşuyordu. Ve Calla’dan bahsediyorlardı. Onu göndermişti. Göndereceğini söylemişti. İçimi tarifi imkansız bir sıkıntı kapladı. Onu tekrar kaybetmişim gibi hissediyordum. Sanki elimden sökülüp alınmıştı… Bir anda kaybolmuştu. Kahretsin! Onunla aramın bozuk olmasından nefret ediyordum. Ona kızgın olmayı sevmiyordum. Ve böyle zamanlarda en çok yanımda olmamasına uyuz oluyordum. “On dakikaya evde oluruz. Sadece doktorun hazır beklemesini söyle… Ve bir gözün Daria’da olsun. Calla’nın yanlış insanlara güvenmek gibi bir huyu var. Kralın tüm adamlarını etrafına toplamış durumda” Neden bahsediyordu bu? “Bunu nasıl başarıyor bilmiyorum ama önce o uyuşuk antrenör, sonra Henry pisliği ve şimdi de Daria. Yer altını yeniden kuracak sanır duyanda” Doğru anlamış mıyım? Calla kendine Clark, Henry ve Daria’dan oluşan bir ekip mi kurmuştu? Aptal mıydı bu? “Bayan Warner, çiftlik evinden alındı. Büyük eve doğru yola çıktılar. Onların da bizden kısa bir süre sonra orada olacağını düşünüyorum.” Bayan Warner’ın kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Lanet olsun Calla, ne işlere bulaşmıştın sen böyle? “Evde görüşürüz” dedi Ian ve telefonu kapattı. Bana ne zaman cevap vermeyi planlıyordu. Anlaşılan hiçbir zaman! Sessizliği sinirlerimi iyice bozmaya başladığı sırada Parker yeni bir soruyla araya girdi. “Siz tam olarak kim için çalışıyorsunuz?” Güzel bir soruydu. Sonuçta doğru soruları sormak polislerin işiydi. “Devlet için,” diye cevapladı Ian. Hadi oradan be! “Babam Jeffrey, nişanlım Lola, ekibimizin şefi, yani patron olarak adlandırdığımız Bay Warner ve ben, devlet için çok özel ve çok gizli operasyonlarda görevlendirilen bir grubun üyeleriyiz. Aslında hepimizin akademi mezunu polisleriz ancak daha sonradan bu ekipte görevlendirildik.  Yani meslektaşız Ajan Parker.” Şaka yapmıyordu. Adamlar ciddi ciddi devlet için çalışıyordu. Peki devletin bizimle işi neydi? Calla’yla işi neydi? “Calla’yı nereden tanıyorsunuz?” Bu cevabını bilmeden yaşayabileceğim bir soru değildi. “Biz tanımıyoruz. Bay Warner tanıyor,” dedi bu defa. “O, sevgilini daha doğmadan önce tanıyordu. Sadece Calla onunla hiç yüz yüze gelmedi. Kaza olduğunda, biz de zaten onu takip ediyorduk.” Ama nasıl, neden? Hiçbir şey anlamıyordum ve bu beni çıldırtıyordu. “Hemen okyanusa açıldık ve arama çalışmalarına başladık. Onu bulduğumuzda kendinde değildi ve yaralıydı. Kolu kırıktı. Saçlarını bu yüzden kesti çünkü yardımla bile onlara bakamıyordu. Kendine gelmesi, aşağı yukarı senin komadan çıkma sürenle aynıydı. Sonra da onu kontrol altında tutmak için uğraşmaya başlamamız gerekti çünkü çok kızgındı. Senin komada olduğunu duyunca yaralarına aldırmadan gidip Kral’ı öldürmek istedi. Bıraksaydık, emin ol hiç umursamaz yapardı. Ve öfkesi sonra hiç dinmedi. O günden beri Jones’u yakalamak yerine onun bebek bakıcılığını yapıyoruz. Ailesi söz konusu olduğunda Bay Warner oldukça sadık bir adam. ” Ailesi mi? Ailesi kimdi? Ne ailesinden bahsediyordu bu? Calla ve gizemli adam mı aileydi? Calla’nın Bay Warner diye bir ailesi yoktu! Olsa bilirdim. Şimdi düşününce… benden saklamış olması da oldukça yüksek bir ihtimaldi. Baş belası cici kız! Kısa süre sonra, minibüsümüz büyük demir kapıların ardına geçti ve bahçenin en arkasında duran ve adına yarışır büyük bir evin önünde durdu. Üç takım elbiseli adam hızla evin önünde ki merdivenleri indi ve minibüsün şoförü arabadan inerken, onlarda minibüsün kapısını açtı. “Hoş geldiniz, efendim” dedi içlerinden bir tanesi Ian’a doğru. Ian yerinden kalktı ve peşinde bizimle birlikte arabadan indi “Bay Warner geldi mi?” “Evet efendim, şef şu anda üst katta. Bayan Warner az önce büyük eve giriş yaptı.” Bayan Warner onun karısı olmalıydı. Belki de Calla’nın benim bilmediğim bir teyzesi filan vardı. Calla’nın gerçek babası da polis değil miydi? Belki de bu Marcus Fisher’ı evlat edinen aileydi? Kafam allak bulaktı. Omzum ağrıyordu ve Calla’yı merak etmekten beynim patlamak üzereydi. Neden birileri hâlâ bize istediğimiz cevapları vermiyordu? Benim yerime bu soruyu dile getiren Mindy oldu: “Biri artık bana neler olduğunu doğru düzgün anlatmazsa, elime geçen ilk silahı alıp ateş edeceğim. Sizi uyarıyorum, silah kullanmayı bilmiyorum ve sonuçlarının da sorumluluğunu almıyorum!” “Sakin ol prenses,” diyerek onun yanında aldığı soluğu Henry “Muhtemelen sonuçları kendini yaralaman olur ve bunu istediğini sanmıyorum.” Adamların yönlendirmesiyle eve girdik. Hep birlikte geniş bir salona doğru ilerledik. Salona girdiğimizde bir doktorun orada hazır beklediğini görmüştüm. Ian beni doktorun yanına yönlendirirken, Parker hemen Vera’yı koltuklardan birine oturttu. Fazlasıyla yorulmuştu. Bu onun için iyi miydi? Emin değildim. “İzin verirseniz yaranıza bakmak istiyorum, Bay Jenkins” dedi doktor. Bana az önce Bay Jenkins mi demişti? Elbette. İstediğini yapabilirdi. Onu başımı sallayarak onayladım ve etrafımı incelemeye başladım. Zack, Vera’nın yanına oturmuştu. Robin endişeyle odanın içinde dolanıyor ve etrafına bakınıyordu. Mindy tırnaklarını yemeğe başlamıştı. Sanki ya onları dişleriyle koparacak ya da birilerinin gözlerini oymak için kullanacak gibi bir ifade vardı suratında. “Şefe haber gönderin,” diyerek emir verdi Ian. Şef mi patron mu? Karar verin artık. “Gerek yok Ian, buradayım,” dedi salonun diğer ucundan bir ses. Tüm bakışlar bir anda oraya dönmüştü. “Lanet olsun” diye bir küfür savurduğunu duydum Robin’in. Gözleri gizemli adamımızın üzerindeydi. Onu tanıyor muydu? Bana doğru gelen gizemli adamı incelemeye başladım. Uzun boylu, zayıf ama yapılı bir adamdı. Çenesini kaplayan sakallarının arasından, keyifli gülümsemesi görünüyordu. Mavi gözleri bu gülümsemenin etkisiyle parlıyordu ve... Ve tıpkı Calla’nınkilere benzeyen kızıl saçları vardı. Nasıl akrabaydı bunlar? Belki de Marcus’un öz babasının veya annesinin akrabalarıydı? Tahminlerim tükenmeye başlamıştı. Artık tahminlerden çok daha fazlasına ihtiyacım vardı. Gerçek bir açıklamaya. Ve bir an önce Calla’yı bulmaya. “Robin!” diyerek şen bir sesle adeta şakıdı şef dedikleri adam. “Seni tekrar ne kadar güzel anlatamam.” Gizemli adam Robin’in yanında gitti ve ona sıkıca sarıldı. Zavallı Robin ise öylece kala kalmıştı. Bir zombi görmüş gibiydi resmen. Bense bu gizemli adamı nerede gördüğümü hatırlamaya çalışıyordum hâlâ. Öyle tanıdık ki yüzü… Calla’ya benzediğini kabul ediyordum ama onda başka bir şey vardı… Nerede gördüm bu lanet herifi? Gizemli adam geri çekildi ve Robin omuzlarını hafifçe sıktıktan sonra bana yöneldi. “Taylor! Büyük şampiyon!” Bak işte ondan şimdiden nefret etmiştim. Doktor yaramla ilgilenmeye devam ederken yanıma geldi, şef ve başımda dikilip, ellerine cebine koyarak bana baktı. Yüzünde anlamsız bir gülümse vardı bana bakarken. “Sonunda,” dedi “Kızımın kalbini çalan adamla tanışmak ne büyük bir onur.” Efendim? Kimin dedi? Kızım mı? Aman Tanrım! Onu nerede gördüğümü biliyordum. Ama bu nasıl… Evet, Robin sahiden de bir zombi görmüştü. Etrafımız son zamanlarda bunlarla dolu gibiydi zaten. Aslında öldüğünü sandığımız yaşayanlarla. Gizemli adam bana elini uzattı. “İsmim Marcus Warner” dedi elini uzattığı sırada “Ama sen beni Marcus Fisher olarak da tanıyor olabilirsin. Kızımı koruduğun için sağ ol evlat.” O an yaşadığım şokun tarifi imkânsızdı. Bunca ay Calla’yı kimin koruduğunu merak edip durmuştum. Onu kim kurtarmıştı? Gizemli adam kimdi? Tüm bu olayların arkasında kim vardı? Ama hiçbir zaman bunu ölü bir adamın yapacağı gelmemişti aklıma. Marcus Fisher, Calla’nın öz babası hayattaydı. Calla ona kızgın olduğunu söylemişti… Ona kızgındı çünkü onu ve annesini Jones’a bırakmıştı. Onu seçeceğini söylemişti çünkü… Çünkü onun babasıydı. Pekâlâ, ben asla kendi babamı seçmezdim ama eğer annem ve Calla arasında bir seçim yapmam gerekseydi… Bu bir hayli zor olurdu. Hatta neredeyse imkansız. Onu yavaş yavaş anlamaya başlamıştım ya da en azından, bunu deniyordum. Söylediği her sözcüğü kafamda tartıyor ve yaptıklarına mantıklı bir açıklama getirmeye çalışıyordum. Ancak bu hâlâ kafamdaki soru işaretlerinin varlığını gidermeye yetmiyordu. Hâla kafam karışıktı ve bu başımı ağrıtıyordu. Calla neredeydi? Neden hâlâ gelmiyordu? Bir ona, bir eline baktım. Calla’nın hayattaki en büyük şanssızlığının babaları olması ne acıydı! “Senin ölü olman gerekiyordu.” Biri hak etmediği halde nefes almaya devam ediyordu, diğeriyse ölü olması gerekirken hayattaydı. “Bir zamanlar Calla için de aynısını söylemişlerdi. Onlara inandın mı?” Ne demek oluyordu bu şimdi? Calla ve onun durumunun ne gibi bir alakası vardı? Bu adam yaklaşık on dokuz yıldır ölüydü! Üstelik Calla hiçbir zaman bir ölü olmamıştı benim için, çünkü buna bir an olsun inanmamıştım. “Ölü olman gerekiyordu derken, neden hayattasın demek istiyor seni lanet herif!” diye gürledi Robin. Evet, biraz sorun çıkartacağa benziyordu. Haksız da sayılmazdı üstelik. “Kahretsin! Şu an bir ölü değilsen bile seni birazdan ellerimle geberteceğim.” Bunu izlemekten zevk alabilirdim, tabii bana Calla’nın yerini söyledikten sonra. Tam Calla’nın yerini sormak için ağzımı açmıştım ki, salon bir anda kalabalıklaşmaya başladı. “Taylor!” Adım salonda yankılandı. Başımı kaldırdığımda, Kelly’nin bana doğru geldiğini gördüm. Calla’nın annesi olan Kelly… Bayan Warner… Elbette! Bayan Warner ondan başka kim olabilirdi ki? “Sen iyi misin, oğlum?” diye sordu endişeyle. Ancak Kelly böyle bir durumda bile başkalarına karşı hassaslığını koruyabilirdi. Onun konuştuğunu duymak tuhaftı. Tekrar konuştuğunu bilmek beni rahatlatıyordu. Calla’nın bundan haberi var mıydı? Annesini görmediğini biliyordum… Bunu bana söylememişti… Ama biliyordum işte. Onca söylediği yalanın arasında gerçek olan nadir şeylerden biri olduğunu şimdi fark ediyordum. “İyiyim,” diyerek ona gülümsedim. Benim için endişelenmesi gerekmiyordu. “Calla nerede?” diye sordu bu sefer. Kahretsin! Bunu ben de merak ediyordum doğrusu. Bakışlarımı Marcus’a doğru çevirdim. Her şeyi düşünmüş ama bunu düşünememişti anlaşılan. “Benimle gelmedi, ne yazık ki” Oysa benimle gelmesini her şeyden çok istiyordum. Ancak gitmeyi seçmişti. Neden? Bu da cevaplanmamış bir soruydu. Ya da nereye? “Ama… Ama o seninleydi. Niye bir türlü gelmiyor?” Başını kaldırdı ve Marcus’a baktı. “Niye gelmiyor Marcus? Kızım niye beni görmek istemiyor? Ona söylemedin mi? Benim de her şeyden habersiz olduğumu söylemedin mi? Bana kızgın mı yoksa?” Bayan Warner’ın gözleri dolmaya başladığında, Marcus’un yüz hatları hızla gerildi. Çaresiz görünüyordu. Anlaşılan Calla’yı kontrol etmekte o da zorlanıyordu. “Elbette sana kızgın değil, sevgilim. Yakında gelecek. Sana söz veriyorum” Jones’la ne zaman boşanmıştı? Yani, Marcus’la evlenebilmesi için bu gerekiyordu değil mi? Bu konuyu sonra sorgulayacaktım. Şimdi Bayan Warner’a iletmem gereken bir mesaj vardı. “Bayan Warner,” dedim. Ona böyle seslenmek tuhaftı ama Bayan Jones olmasından kat kat daha iyiydi. “O burada değil ama sana bir mesajı var,” Bayan Warner’ın meraklı ve ıslak bakışları hızla bana doğru döndü. “Sana iyi olduğunu söylememi istedi. Yakında geleceğine eminim. Calla işte, ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Bir şeyi kafasına taktığı zaman onu durdurmak mümkün değil” Kelly’nin üzgün bakışları yere eğildi. Bir adım öne attı ve kocasının kolları arasına girdi. Ne olursa olsun, huzurlu olduğu belliydi. Yüzünde ki o acı çeken, korkak ifade silinmişti. Jones’tan kurtulmak ona iyi gelmişti. Bu sefer odanın içini bir öksürük sesi doldurdu. “Merhaba. Şey… Bölmüyorum ya” Tüm bakışlar sesin geldiği yöne döndü. “Lola?” diye hayretle haykırdı Marcus ve Kelly’i bırakıp ona doğru yönlendi. Kızgın mıydı? “Burada ne işin var? Senin Calla’yla birlikte Los Angeles uçağında olman lazımdı!” Los Angeles mı? Lanet olsun onu ülkenin diğer ucuna göndermişti. “Evet… şey….” Ney? “Konuşsana!” diye bağırarak onu zorlamaya devam etti Marcus. Bense sessizce onları izliyordum. Doktor çoktan pansumanımı bitirmişti ve ben acısını hissetmemiştim bile. Anlaşılan bunun sebebi daha dikiş atmaya başlamamış olmasıymış. “Marcus bir sorun var ama benim hiçbir suçum yok. Senin o çatlak kızın insanı ihtiyaçlarımı bana karşı kullandı” “Ne diyorsun sen?” “Havaalanındaydık ve o lavaboya gitmek istediğini söyledi. Birlikte gittik ve kabinlerden birine girince… şey… benim de ihtiyacım vardı. Ama çıktığımda….” “Çıktığında ne?” Bu sefer soruyu soran bendim. “Çıktığımda Calla yoktu. Şey… Calla kaçtı ve onu hiçbir yer de bulamıyoruz” İşte bu sorun demekti. Çünkü cici kız gizlice kaçtığı zaman, mutlaka başını belaya sokardı. Bugün Marcus Fisher bulunmuştu ancak onlar bunun, Calla’nın kaybolması gibi tehlikeli bir olayı gölgelemesine izin vermek gibi büyük bir aptallığa imza atmışlardı. Şampiyonun günün kurtarma zamanımı gelmişti ne?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD