"Parti mi var?” diyen bir ses daha duyuldu salonun dışında. Bu evde olduğu halde salonda olmayan başka kimse kalmış mıydı? Daha kaç kişi gelecekti acaba? Başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde, gelen kişinin Daria olduğunu gördüm. Evet ya, o da buradaydı. Onun Calla için çalıştığına hâlâ inanamıyordum. Bunu nasıl başarmıştı sahi?
“Ah!” dedi Daria bilmiş bir edayla “Calla’nın kaybolduğunu öğrendiniz.” Yüzünde sinirimi bozan bir ifade vardı. Hâlâ, Calla’nın adını ağzına almasına sinirlenmeden edemiyordum. Bu durumda Calla için çalıştığı gerçeğini nasıl kabullenebilirdim ki? Her zaman sürtük gibi davranmasaydı belki de içindeki pisliği gizleyebilirdi ama hayır, Daria her zaman ve daima bir sürtük olarak kalacaktı. Bir zamanlar onu hayatıma almış olduğum gerçeğine inanamıyordum!
Kimse ona cevap vermeye bile tenezzül etmiyordu, çünkü bu odada kimse onunla uğraşmak istemiyordu. En azından şu an… Daria’nın bakışları odanın içinde gezindi. Tüm yüzleri tek tek inceledi ve en sonunda bakışları, Zack’in üzerinde durdu. Kaşlarını çattı ve onu uzun uzun inceledi. “Seni tanıyor muyum?” diye sordu.
Zack afallamıştı. Büyük ihtimal hiç alışık olmadığı bir kargaşanın ortasına düştüğü için dehşete düşmüş bir durumdaydı. Cevap veremedi. Onun yerine, sorusunu Vera cevapladı. “Gavril’le de yatmadıysan, hayır!”
“Vera!” diyerek çıkıştı Robin. Babanın yanında kötü söz söylemekte neyin nesiydi Vera?
Vera, Parker’ın kollarının arasına iyice gömüldü ve kendini olaylardan soyutladı. Sinirleri bozulmuştu ve Daria’ya çatmak onun için inanılmaz bir rahatlama yöntemiydi.
“Onu nasıl elinizden kaçırırsınız?” diye gürledi Marcus “Tanrı aşkına, kızımın sinirlendiğinde gözünün döndüğünü bilen tek kişi ben miyim?”
Hayır, değildi. Kafasına bir şey koyduğu zaman yapacağını ve muhtemelen de başını belaya sokacağını çok iyi biliyordum. Ancak şu an onun neler yapacağına değil, bizim neler yapacağımıza odaklanmamız gerekiyordu.
“Lola,” diye seslendi bu defa Marcus “Bayan Adams’a yukarıdaki odalardan birine götürebilir misin? Oldukça yorgun görünüyor.”
Marcus onu bu kargaşadan uzaklaştırmak istiyordu belli ki! “Ben hiçbir yere gitmiyorum!” diye itiraz etti. “Bayan Jo-” Söylemek üzere olduğu şeyin farkında varıp kısa bir an için sustu ve cümlesini kurmayı yeniden denedi. “Bayan Warner. Kelly! Lütfen! Aklımı kaçırmak üzereyim, hiçbir şey anlamıyorum. Calla ortada yok. Babası yaşıyor ve bana hiçbir şey hatırlanmadığı söylenmişti ama artık bundan da pek emin değilim. Ona ne oldu böyle?”
Bunu ben de merak ediyordum Mindy.
Marcus, göz ucuyla karısına baktı. Bayan Warner “Neden birlikte yukarı çıkmıyoruz?” diye sordu ona “Sana her şeyi anlatacağım ama belki de onları yalnız bıraksak iyi olacak. Calla’yı görmeyi ben de senin kadar çok istiyorum ama bu odada biz hariç herkes bu konuda daha bilgili.”
Mindy haklı olduğunu kabul ederek başını yavaşça salladı. Yenilmiş gibi bir hali vardı. Gitmeden göz ucuyla Henry’e baktı. Sanki ondan onay ister gibiydi. Bunların aralarında ne vardı?
Lola, Bayan Warner ve Mindy’i yukarı çıkarırken, Robin hızla cep telefonunu çıkardı cebinden ve parmaklarını seri hareketlerle ekranın üzerinde kaydırmaya başladı. Tüm dikkatini parlak ekrana vermişti.
“Ne yapıyorsun sen?” diye sordum merakla Robin’e.
“Calla’yı takip etmeye çalışıyorum,” dedi.
“Telefonu kapalı” diyerek cevap verdi ona Marcus. O zaman Robin onu nasıl takip ediyordu?
“Polis olarak eğitilmiş olan sen olabilirsin ama yokluğunda karına ve kızına göz kulak olan bendim sevgili abiciğim,” oldu onun cevabıysa “Calla’nın üzerine takip cihazı koydum.”
Peki, bu niye daha önce benim aklıma gelmemişti? Harika bir fikirdi. Calla’nın nerede olduğunu bilmediğim için endişelenmektense, onu adım adım takip etmek çok daha iyiydi. Buna bizi bizzat kendisi mecbur etmişti!
“Peki ya takip cihazı üzerinde değilse?” diye sordu bu sefer Henry. Bu da çok doğru bir soruydu.
“Üzerinde,” diyerek araya girdi Vera “Robin ve ben takip cihazını Calla’nın kolyesine yerleştirdik. Kolyeyi asla çıkarmaz.”
O kolyeyi gittikçe daha çok sevmeye başlamıştım. Her seferinde cici kızımı bana getiren o kolye oluyordu. Bir kelebek gibi kanatlanıp bana uçuyordu. O kolyeyi ona aldığım gün, hayatımın en doğru kararını verdiğimi biliyordum.
Hızla Robin’in yanına gittim ve telefonun ekranındaki konumu incelemeye başladım.
Ama burası… Takip cihazında Calla’nın olduğu konumu gördüğüm anda nereye gittiğini anlamıştım.
“Burayı biliyorum!” diye atıldım heyecanla.
Çok mu zeki, yoksa çok mu aptal bir türlü karar veremiyordum.
Calla’nın neden oraya gittiğine dair en ufak bir fikrim yoktu doğrusu. Orada ne bulacağını umuyordu? Zaten en başından neden kaçmıştı ki? Calla’nın anlamadığı şey, birilerini kurtarmanın ilk kuralının önce kendini korumak olduğuydu. Tıpkı uçaklardaki anonslarda söyledikleri gibi. Acil durum anında önce kendinizi korumaya almanız, sonra başkalarına yardım etmeniz gerekti. Calla fütursuzca hareket ediyordu. Öfkesi, belki de bitmek tükenmek bilmeyen sevgisi mantığının önüne geçiyordu. Herkesi kurtaramazdı ama ilk önce kendini koruyarak, büyük bir fark yaratabilirdi. Bu savaşta, önce kendini kurtararak, Alexander Jones’a karşı tahmin bile edemeyeceği kadar büyük bir başarı elde edebilirdi. Neden bunu anlamak onun için bu denli zordu?
Son bir kez daha Robin’in elindeki ekrana ve Calla’nın bulunduğu konuma göz attım ve yüzümde biraz olsun keyiflendiğimi, hatta umutlandığımı gösteren bir gülümsemeyle Calla’yı almak ve bir daha asla bırakmamak üzere yola çıktım.
Cici kızım geri dönmüştü. Her şeyin başladığı yere… Her şeyin bittiği yere geri dönmüştü.
*
Kimse geride kalmak istemese de sonunda Calla’yı almaya gidecek grup konusunda bir karara varmıştık. Şimdi Jeffrey’nin kullandığı bir arabada, sevgilimin amcası ve babasıyla birlikte, onu almaya gidiyordum. Eğer Calla yine ortalığı karıştırmış olmasaydı, bu tuhaf durum hakkında düşünüp gerilebilirdim. Ben Calla’nın sahip olduğu tüm akrabalarla tanışmış ve bunları hiç de normal olamayan şartlar altında yapmıştım. Eh, öyle peri masallarındaki gibi destansı bir ilişkimiz de yoktu zaten bizim pek. Şu anda hepimizin önceliği Calla’ydı ve herhangi başka bir şeyi umursayacak durumda değildik. Marcus burnundan soluyordu. Biraz daha zorlarsam başından yükselen dumanları görebilecekmişim gibiydi. Ne beklediğini bilmiyordum. Yıllarca Kral’ın eline bırakmıştı onları düpedüz. Sebebi ne olursa olsun, Calla’nın o pislik ve yalanlarıyla büyümesine göz yummuştu. Annesinin onu koruyamamanın verdiği çaresizlikle sessizliğe sığınmasına sebep olmuştu. Marcus, Calla’nın onu sevmesine izin vermişti. Calla’nın bunu öyle kolay affedeceğini sanmıyordum. O da sanmamalıydı.
Calla’nın takip cihazı, onun kazayı yaptığımız uçurumda olduğunu göstermişti bize. Neden orada olduğunu bilmiyordum ama gidip onu alacaktım. Ona kızgındım ve omzum fena halde acıyordu filan ama onu kollarımın arasına aldığım sürece geri kalan hiçbir şeyin önemi yoktu. İsterse yalvarsın, bundan sonra onu gözümün önünden ayırmayacaktım. Benim haberim olmadan nefes bile alamayacaktı. Onu kendime kelepçelemeliydim belki de, çünkü gözümü kırptığım anda başını belaya sokmak gibi huyları vardı. Hiçbirimizin onunla ne yapacağı hakkında herhangi bir fikri yoktu. Eğer peşinde hayatını zindana çevirmek için dolanan bir bela olmasa, onu kendi haline bırakmamızı önerebilirdim. Başının çaresine bakabilirdi. Ancak şu an şartlar, sadece onun değil, herhangi birimizin tek başına hareket etmesi için elverişli değildi.
Kaza yerine ulaştığımızda, Jeffrey arabayı yavaşça durdurdu. Calla tam uçurumun ucunda, uzak bir nokta olarak gözüküyordu. Tek başına yere çökmüş, dizlerini kendine doğru çekmiş ve başını üzerine yaslamıştı. Kısa kızıl saçları rüzgârın etkisiyle dalgalanıyordu. Orada oturmuş nereye bakıyordu? Ne düşünüyordu? Aklından geçenleri tahmin etmek ne kolaydı sadece üç ay önce. Şimdi onu hiç tanımamışım gibi hissediyordum. Calla hafızasını kaybetmişken bu hisle baş etmek kolaydı, ancak şimdi, bu yalanların ardına saklanan kadını tanıyamamak beni yoruyordu, yaralıyordu.
“Taylor’ın tek başına gitmesi daha doğru olur bana kalırsa,” diye öneride bulundu Robin ve ekledi “Ondan başkasını dinlemeyecektir.”
Ben de tek başıma gitmek istiyordum. Onunla konuşurken yalnız olmayı tercih ederdim. Zaten yarım kalmış bir konuşmamız vardı ve onu tamamlamayı gerçekten de çok istiyordum.
“Ya yine kaçarsa?” diye sordu Marcus.
“Eğer hep birlikte gidersek kaçar,” dedim ben de karşılık olarak ona. “Bunu duymak hoşunuza gitmiyor biliyorum ama gözlemlediğim kadarıyla, sizi görmek de şu an kaçmasına sebep olabilir.” Yüz hatları anında gerildi. Şaşırmamıştı sözlerime. Şaşıracak bir şey yoktu. Calla biraz da ondan kaçmıştı ve bu ortadaydı.
“Pekala,” dedi Marcus “Eğer başarabilirsen, mantıklı düşünmesini sağla, çünkü ben beceremiyorum.”
Ben de bunu pek beceremiyordum. Hiç yapabilmiş miydim bunu, ondan da emin değildim ama yine de şansımı deneyecektim.
Kimsenin başka bir yorum yapmasına izin vermedim ve hızla kapıyı açıp arabadan indim. Adımlarım kendiliğinde ona doğru yöneldi. Ben hep ona gidiyordum. Yolum hep ona çıkıyordu. Aldığım her nefes onun için ciğerlerimde hayat buluyordu. Ona kızgındım ama onu sırf ona kızgın olduğum için kaybetmeyecektim.
“Yalnız başına ne yapıyorsun burada?” diye sordum yanına yaklaştığım sırada. Calla, bir anda yerinden sıçrayarak arkasını döndü. Gözleri kocaman açılmıştı ve iri gözlerindeki kırmızı çizgiler bu şekilde daha net görünüyordu. Bunca zamandır burada oturmuş ağladığı her halinden belli oluyordu.
“Özlemime dayanamayıp ağladın mı bakayım sen?” diye dalga geçerken, yavaşça yanına çöktüm.
Kıkırdadı. Zaten böyle güzel gülerken niye ağlıyordu ki?
“Beni nasıl bulduğunu sorardım ama gerçekten alacağım cevaptan korkuyorum,” dedi, yaşlı gözlerinin altına bir tebessüm kondururken “Babam ve Robin’e birlikte kim bilir hangi tuhaf yöntemlere başvurdular.”
Şey… Zaten sorsa da ben ona söylemeyecektim. Kolyedeki takip cihazının küçük sırrım olarak kalmasını istiyordum. Ne olur ne olmaz diye…
“Niye kaçtın?” diye sordum bu sefer konuyu tamamen değiştirerek.
“Çünkü,” dedi Calla “Gitmek istemiyorum.”
Teknede tam tersini söylememiş miydi? “Bana pek öyle gelmedi.”
Derin bir iç çekti cici kız “Tamam, sabah gitmem gerekiyordu ama New Haven’dan değil,” derin bir iç çekti “Burada kalmak istiyorum. Kaçmak yerine yüzleşmek, savaşmak istiyorum ama o bunu anlamıyor. Kimse anlamıyor,” bakışlarını uçuruma doğru çevirerek devam ettik konuşmaya “Beni Kaliforniya’ya göndereceğini bilmiyordum bile. New Haven’dan gitmek istemiyorum. Ben burada sana yakın kalmak istiyorum,” durdu. Uzun bir sessizliğin ardından bakışlarını bana çevirdi ve üzgün gözlerini üzerime dikti “Sen büyük ihtimalle bir daha beni görmek istemiyor olsan bile.”
Onu bir daha görmek istiyor muydum? Aslında onu görmeden başladığım herhangi bir günü hayal dahi edemiyordum. O benim gün ışığımdı, umut kaynağımdı. Hayatımdaki yegâne güzel şeydi. Bazen beni çok sık sinirlendirdiği ve en önemli ayrıntıları benden gizlemek gibi bir alışkanlığı olduğu doğruydu, evet, ama bu ondan vazgeçeceğim anlamına gelmiyordu. Ondan asla vazgeçmedim. Herkes öldüğünü söylerken bile vazgeçmemiştim ben ondan.
Ondan tarafta olan kolumu kaldırdım ve kollarımın altına girebilmesi için ona yer açtım. “Gel buraya,” dedim temkin eden, en azından bunu deneyen bir ses tonuyla.
İtiraz etmedi. Hızla oturduğu yerde kaydı ve kolumun artına girip, bana sıkıca sarıldı. Başı göğsüme yaslandığı anda, gözyaşları tekrar akmaya başladı. Omuzları hıçkırıklarla sarsılırken, uzun süre sessizce tuttum onu. Doya doya ağlasın, rahatlasın diye bekledim. Ona daha önce de söylemiştim. İyi olacaksa, onu sonsuza kadar böyle tutabilirdim.
“Özür dilerim,” diye fısıldadı hıçkırıklarının arasında Calla “Özür dilerim,” diye yineledi “Sadece seni uzak tutmak istedim. Kendimden korumak istedim seni.” Bu sözlerinin üzerine önce bir süre sessizleşti. Sanki bir sonraki an kuracağı cümle bir türlü dudaklarından dökülmüyor gibiydi “Artık kim olduğumu bilmiyorum, Taylor. Ben bile kendimden korkuyorum.”
Ne saçmalıyordu bu kız? Beni kendinden uzak tutmak istemesi de neyin nesiydi? Benim güvende olabilmemin tek yolu, onun yanımda olmasıydı ve bir de başına buyruk davranmaması ama o bambaşka bir konuydu. Aylarca ona yeniden kavuştuğum anın hayaliyle nefes almaya devam etmiştim ben. Şimdi ona yeniden bulmuşken, hayattayken, iyiyken, benden kurtulabileceğini sanıyorsa, yanılıyordu. Ben hiçbir yere gitmiyordum. O da gitmeyecekti. Bir daha ayrılmamızı ikimizin de kaldırabileceğini sanmıyordum.
“Yaptığım şeylerden asla pişman olmayacağımı düşünüyordum.” Konuşmaya, açıklamaya devam etti Calla “Ama bugün bana bakışlarını gördüğümde,” konuşurken sesi titredi bu defa “Sana yalan söylediğimi öğrendiğinde yüzünün aldığı o ifadeyi gördüğümde, saf bir pişmanlıkla doldum.” Başını göğsümden kaldırdı ve ıslak bakışlarını üzerime dikti cici kız “Aylarca neden annemi görmeye gidemediğimi sorguladım. Meğer tüm sebep buymuş. Kendimi kirlenmiş hissediyorum ben Taylor. Kin ve nefretle doluyum. Öfkeme yenik düşüp büyük hatalar yaptım. Şimdi sana baktığımda sadece pişmanlık hissediyorum. Ve nefret… Kendimden nefret ediyorum.” Bunu söylerken yüzünde nefretini yansıtan acı dolu bir ifade belirdi “Çünkü öyle yanlış tercihler yaptım ki artık kendimi senin cici kızınmış gibi hissetmiyorum. Daria bana, sana söylediklerini anlattı. Sana cici kızın o kazada öldüğünü söylemiş. Haklıydı,” Tanrı aşkına, Daria’ya o da hak veriyorsa, sorun cidden büyük demekti. Calla bu kadar kötü ne yapmış olabilirdi ki sahi? “Uyandığımda öfkeden başka bir şey hissedemedim. Ben artık senin cici kızın değilim”
O anlatmaya devam ettikçe, kalbimin daha çok sıkıştığını hissettim. Gözlerindeki acıyı görebiliyordum. Acı çekiyordu… Hem de çok ve kendini kirlenmiş hissettiğini söylüyordu. Ne yaparsa yapsın o hep benim tanıdığım en masum, en saf kişi olacaktı. Kendi hakkındaki bu düşüncelerini dinlemek bana kendimi çok çaresiz hissettiriyordu. Onu koruyamamıştım ve Calla şimdi acı çekiyordu.
“Benim cici kızım olduğuna göre, hala öyle olup olmadığına karar vermek de bana düşer! Bu konu da sen de dâhil kimsenin söz hakkı yok. Ve sen, hep benim cici kızım olacaksın. Ne yaparsan yap, bu asla değişmeyecek. Çünkü bu senin nasıl davrandığınla değil, nasıl biri olduğunla ilgili. Öfke yaşadıklarından sonra doğal bir tepki, Calla. Ama öyle güçlü, öyle iyimsersin ki, bitti dediğin zamanlarda bile ayağa kalkabiliyorsun. Her seferinde bir çıkış yolu buluyorsun. Bana umut veriyorsun. Sana bakınca aslında dünyanın o kadar da kötü bir yer olmadığını düşünüyorum. Bana yalan söylemen ya da her ne yaptıysan o, senin kim olduğunu değiştirmiyor. Sen yine de benim cici kızımsın.”
Sustu. Gözlerini hiç gözlerimden ayırmadı. Dikkatle yüz ifademi inceliyor ve sanki kelimeleri beyninin içinde ki görünmez bir süzgeçten geçiriyordu. “Birini öldürdüm” dedi. Öyle aniden… Ve nefesimi tuttum. Öyle aniden… Bu ondan duymayı beklediğim bir itiraf değildi. Tamamen şoke olmuş bir haldeydim. Birini öldürdüğünü söylemişti. Nasıl? Ne zaman?
“Ben iyileştikten bir iki hafta sonraydı,” diyerek anlatmaya başladı Calla olanları “Babam ve ekibi, Jones’un teslimatlarını tek tek durduruyorlardı. Ayağa kalktıktan sonra onu beni de götürmesi için zorladım. Geride duruyor ve kralın işlerinin mahvoluşunu izliyordum. Bunun bana ne kadar büyük bir zevk verdiğini tahmin edemezsin. Çünkü her seferinde daha fazla çocuk kurtuluyordu. Sonra bir gün,” Sonra bir gün ne? Bir saniye için sustu ve derin bir nefes alıp bakışlarını eğdi. Parmakları şimdi kucağında sımsıkı kenetlenmişti “Bir gün yine babamla ve ekibiyle gittim, ancak bu sefer bir teslimat değildi. Sorun çıkaran bir çocukla alakalıydı” Ve bu kötüye işaretti. Kral kötü çocukları sevmezdi. Birkaç sorun çıkaran çocuk tanımıştım. Bir kez gidiyor ve geri gelmiyorlardı. Kral sorunlardan kurtulmasını iyi bilirdi “Çocuk çok küçüktü Taylor. Neredeyse on yaşındaydı. Korkmuştu. Ağlıyordu. Öyle çok titriyordu ki konuşmuyordu. O… Onu babasından satın almış kral. Kumar borcuna karşılık!” Adi herif! Jones’tan ve kendini baba sanan tüm pisliklerden nefret ediyordum. Çocuklarının ve tüm ailelerinin hayatlarını mahveden o aptallardan birinin yüzünü dağıtabilseydim… Yumruklarım istem dışı sıkılmıştı. Nefesimi tuttum ve Calla’yı dinlemeye devam ettim “Kral onu eğitmeye çalışıyormuş ancak çocuk astım hastası olduğu için her yumruktan sonra kriz geçirmeye başlıyormuş. Bu yüzden kral onu sorun çıkaran çocuklar listesine almış. Olayları izlerken öyle büyük bir dehşetin içindeydim ki tüm düşünme yeteneğimi kaybetmiştim. Kralın lanet cellatlarından biri silahı çocuğun başına dayadığında, dayanamadım ve çığlık attım. Kendimi tutamadım. Çocuk öylece sonunu bekliyordu. Sanki onun yerine ben çığlık atmalıymışım gibi hissettim.” Konuşmak gittikçe onun için daha zorlaşıyordu sanki. Nefes alamıyordu sanki. Cümlelerini kurmakta zorlanıyordu “Adamlar bizi fark edince, babamın adamları da hemen karşı saldırıya geçti. Ama ben, doğruca o adamın peşinden gittim. Cellatın. Elimde değildi. Ondan öyle çok nefret ediyordum ki… Ama sırf bir çocuğun hayatını mahvetmek üzere olduğu için değil. O çocuk bana seni hatırlattığı için.” Bakışlarını sımsıkı kenetledi benimkilere. Doğrudan gözlerimin içine baktı. “Senin de kralın sorun çıkaranlar listesine girmiş olabileceğin ihtimalini düşünüp öfkeden deliye döndüm. Sonra komada olduğunu düşünüp ondan daha çok nefret ettim. Sonunda o adamı köşeye sıkıştırdığım zaman, aynı o küçük çocuğa yaptığı gibi silahı anlına dayadım.”
Calla anlatırken, neredeyse nefes almadan dinliyordum onu. O anlar, tüm dehşet vericiliği ile gözümün önünde canlanıyordu ve tüylerim diken diken oluyordu. Aynı öldürme dürtüsü, benim içime de doğmuştu. Ancak tüm bu dehşete ve şoka rağmen, dudaklarımdan dökülen o alakasız soru oldu.
“Sen silah kullanmayı nereden biliyorsun?”
“Kral’ın kendi kızını korumasız bırakacağını düşünmüyordun değil mi Şampiyon? Sekiz yaşımdayken bana zorla o lanet dersleri aldırdı. Bir yıl boyunca ders aldım ve sonra bir daha elimi sürmedim. Ancak babam eğer onlara katılacaksam, silah bulundurmam gerektiğini söyledi. Kendimi korumak için… Babalarım aslında birbirlerinden o kadar da farklı değil, değil mi?”
Silah kullanan Calla… Onunla bir türlü bağdaştıramıyordum bu görüntüyü. Fakat düşününce, onu tanıdığım günden beri hayal dahi edemeyeceğimiz öyle çok şey yaşamıştık ki hiçbir şeye şaşırmamamız gerekiyordu bu noktada. Bana şimdi kalkıp uçak kullanabildiğini söylese, şaşırmayabilirdim bence.
“Devam et,” dedim düşüncelerimden sıyrılarak.
“Sonra gözümü bile kırpmadım. Düşünmedim ve doğruca harekete geçtim. Sadece öfkeme odaklandım ve tetiği çektim ve ne biliyor musun Taylor?” Yüz hatları gerginleşti “Hiç de pişman değildim. Yaptığımın arkasındaydım. Etrafımdaki herkes bunun hiç sağlıklı olmadığını düşünüyordu ama sorun şuydu ki ben biraz bile olsun düşünemiyordum. Tüm sağduyumu kaybetmişim sanki. Sanki kendimi, olduğum kişiyi kaybetmiştim ben. Kendimi öfke, kin ve nefret dışında her şeye kapatmıştım.” Bir kez daha sımsıkı sarıldım ona. Yanında olamadığım, acısını, öfkesini ondan çekip alamadığım her an için sımsıkı sarıldım cici kıza. “O olaydan sonra benzer birkaç olay daha yaşadım ancak kimse yaralanmadan durdurdular beni. Babam bu yüzden teknede seninle kalmama izin vermedi, çünkü Gavril karşımıza çıkarsa, kendimi tutamayacağımı düşünüyordu. Ama sen beni bulduğundan beri daha iyi hissettiğimi ona söylemiştim. Kazadan sonra kendimi kaybetmiş gibiydim ben ama sen yanımdayken her şey daha iyi Taylor… Ben daha iyiyim! Ancak bu sabaha kadar hâlâ hiç pişmanlık duymuyordum. Yaptığımın tamamıyla doğru olduğunu düşünüyordum.” İç çekti “Bana nasıl baktığını hiç unutmayacağım. Benim için kötü, çok kötü bir kâbustan uyanmak gibiydi bu. Tek bir bakışınla, bir anda kendime geldim sanki. Aylardır boğuluyordum ve bir anda nefes almaya başlamışım gibiydi. Ciğerlerim deli gibi yanıyordu. Pişmandım. Hem de çok pişmandım. Birini öldürmüştüm ve onu, onu öldürmeden de cezalandırabileceğimizin ancak farkına varıyordum. O anda düşünmem gereken kişi küçük çocukken, ben bir katil olmayı seçtim.”
Calla anlatmaya devam ettikçe, omuzları daha çok titremeye başladı. Yaşadığı şeyleri hatırlamak ona acı veriyordu. Gerçekten de pişmandı. Ben de pişmandım. Onu daha sıkı tutamadığım için. Orada olup, onun yerine tetiği çekemediğim için pişmandım. Keşke yapabilseydim… Keşke ona daha iyi bir hayat verebilseydim.
“Daha kötüsü de var üstelik.”
Daha kötü ne olabilirdi ki? Birini öldürmüştü! Bundan daha kötüsü olamazdı. “Hızlı söyle. Yara bandı çeker gibi.”
“Onu hâlâ seviyorum ben,” dedi. Kimi hala seviyordu? “Babamı… Kralı… Biliyorum bu korkunç bir şey ama ben her şeyi öğrenene kadar bana hiç belli etmedi o. Nasıl bir pislik olduğunu hayatım boyunca göremedim, çünkü hayatım boyunca, iyi bir baba oldu. En azından ben gerçekleri öğrenene kadar. Ondan nefret etmek istiyorum. Bu çok yorucu Taylor ve sırf ondan nefret edemediğim için, Marcus’u sevemiyormuşum gibi hissediyorum. Ona kızgınım ve bunun doğal olduğunu biliyorum. Bizi bıraktığı için ona benim için sıkı bir yumruk atmanı çok istiyorum ama onu sevmek de istiyorum. Seviyorum da ama… Ama onun kadar değil. Jones kadar değil. Hâlâ çocukluğumun güzel anılarıyla yaşarken bunu bir türlü yapamıyorum. Sanki imkânsız bir şey istiyormuşum gibi geliyor ve ben bu hislerle yaşamaktan çok yoruldum. Sadece doğru babayı sevmek istiyorum ben. Hak edeni. Bizi uzaktan da olsa koruyabilmek için bizden vazgeçeni. Bu neden bu kadar zor ki?”
İki babası vardı Calla’nın ama hangisini sevmesi gerektiğini bilmiyordu. Benimse sadece bir babam vardı ama ondan nasıl daha fazla nefret edebilseydim, bunu yapardım. Hayatın bize neden bu kadar büyük zorluklar yaşattığını düşünüyordum sık sık. Belki de sonunda her şey güzel olduğunda, kötünün ne olduğunu bilip, ona göre davranmamız için en baştan uyarıyordu bizi hayat. Belki de bu onun, bize büyümeyi öğretme şekliydi. Yara alarak büyüyor, düşe kalka yürümeyi öğreniyorduk. Yaşıyorduk… Bir şekilde. Buna yaşamak denebilirse elbette.
Ona milyonlarca dek Jones’un sevilmeyi biraz bile hak etmeyen biri olduğunu söyleyebilirdim. Hatta denersem, eminim bu konu hakkında günlerce sürecek bir konuşma yapabilirdim. Kral hakkında kurabileceğim o kadar nefret dolu cümle vardı ki bir güne sığdırabileceğimi sanmıyordum. Fakat her şeye rağmen, onun kızıydı. Bunu şu anda görebiliyordum. Bunu Jones’a benziyor anlamında söylemiyordum ama Calla’nın kafasında, Alexander Jones, hepimizin tanıyıp nefret ettiğinden farklı bir şekilde yaşıyordu. O hasta herif, Marcus’a en büyük kötülüğü, kızına iyi bir baba olarak yapmıştı. Belki de içten içe bugünün bir gün geleceğini biliyordu ve Calla’nın o noktada kendisini seçeceğinden emin olmak istemişti. Hiçbir güç beni Jones’un Calla’ya sadece onu çok sevdiğinden iyi bir baba olduğuna inandıramazdı. O sevmeyi bilmiyordu. Sadece zorlamayı, zorbalık yapmayı, acı çektirmeyi biliyordu. Kral sadece gücü severdi ve en iyi bildiği şey gücünü herkesin gözüne sokmaktı. Bu nedenle Calla’yı sevdiğine inanmıyordum. O iyi baba rollerinin ardında bile Kral’ın güç gösterileri yatıyordu. Calla’yı eğer sevseydi, onu ölüme göndermezdi. Jones onu kendi elleriyle uçurumdan aşağıya itmişti. Ne yazık ki Calla, bunu görse de bilse de, etkisinden kurtulamayacağı bir konumdaydı. Şimdi keşke diyordum, keşke gerçekten de hafızasını kaybetseydi. O zaman belki Jones’u bu defa gerçekten olduğu kişiyle tanıma şansı olur ve onu sevdiği bir hayata mahkûm kalmazdı.
“Kendine bu kadar yüklenmeden önce neden biraz zaman vermiyorsun?” diye sordum yumuşak bir sesle “Hâlâ öfken bu kadar tazeyken doğru düşünemiyorsun. Kralı hâlâ seviyor olman çok normal. Ona acı çektirtmek istesen de… Ama Marcus’la her şey daha çok yeni Calla. Tanrı aşkına, ben hâlâ hayatta olduğuna bile inanamıyorum mesela! Başka ölümden dönecek kimse kalmamıştır umarım,” ikimiz de hafifçe güldük “Ona zaman ver, kendine zaman ver. Her şey iyi olacak. Sen, annen, baban, biz… Bu bizim şansımız ve yolun sonunda bu sefer huzur bekliyor bizi.”
Küçük elleri yüzümü iki yandan kavradı ve parmakları yanaklarımın üzerinde dolanmaya başladı. Bana dokununca, ona olan tüm kızgınlığım silinip gitti sanki. Yüzüme değil, kalbime dokunuyordu sanki. Onu avuçlarının arasında tutuyordu. “Benden nefret edersin sanmıştım.”
“Konu sen olduğunda,” dedim gülümsememe engel olamadan “Nefret etmek kavramının anlamını sözlüğümden tamamıyla silip atıyorum ben cici kız.”
Dudakları harika bir gülümseme için usulca kıvrıldı. Bana doğru daha çok yaklaştı ve kendini yukarıya iterek, dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı. “Sendin” diye fısıldadı.
“Ne bendim?” diye sordum kafam karışmış bir şekilde ona.
“Kazadan sonra kendime gelmeye başladığım zaman, adını söylediğim ilk kişi sendin Taylor. Tek düşündüğüm kişi sendin.”
Çekip aldım onu kendime. Başka bir sözcük kaçmasına izin vermedim dudaklarından. Son sözcüklerinin tadını doyasıya çıkarmak istedim. Bu anın içinde kaybolmak… Dudaklarının tadıyla iyileşti kalbimdeki tüm yaralar sanki. Söylediğim tüm sözlere kendim de inandım. Biz iyi olacaktık… Yolun sonunda, dimdik ayakta olacaktık. Şu an geçmişin yükleri altında ezilsek de biz yine birlikte olacaktık.
Onu öperken ne de kolay geliyordu hayat. O yanımdayken, kollarımın arasındayken ve o beni tutarken. Neden dokunuşunun beni sakinleştirdiğini şimdi anlıyordum. Bana tutunacak, direnecek bir sebep veriyordu. O yokken nasıl da pes etmek üzere olduğumu hatırlatıyordu. Hâlâ hayatta olduğunu hatırladıkça öfkelenmek için karşıma sunulan, bizzat onun önüme serdiği sebepler, önemini yitiriyordu.
“Bundan sonra ilk kuralımızı unutmayacaksın” dedim net bir sesle, geri çekildiğim zaman
“Neymiş o kural?”
“Bu işte birlikteyiz ve benden artık hiçbir şey saklayamazsın. Bildiğin ne varsa, bana söyleyeceksin ve aklından geçen her türlü planı birlikte tartıştıktan sonra ortak kararımızla hayata geçireceksin. Biz seninle ortağız ve sen bunu asla unutmamalısın”
Keyifsiz ve kaybolmuş hali hızla silinirken, daha çok gülümsemeye başladı. Gözlerinde ki ıslaklık, yerini rahatlatmış bir ışıltıya bırakmıştı. “Her şeyi mi?” diye sordu
“Evet, her şeyi.” Bu konuda kesinlikle bir istisna tanımayacaktım ona.
“Pekala,” diyerek kabullendi. Bana pek de inandırıcı gelmedi. “Marcus sana hiç annem hakkında bir şey söyledi mi? Onu kazadan beri görmedim ve deli gibi merak ediyorum,” Mahcup bakışlarını yere eğdi “Ama karşısına çıkacak cesaretim de yok. Onunla yüzleşmekten neden bu kadar korktuğumu da bilmiyorum. Sadece… Yapamıyorum işte.”
“Annen iyi,” dedim karşılığında ben de ona “Şu anda büyük ev dedikleri yerde ve seni deli gibi merak ediyor.”
“Annem büyük ev de mi?” diyerek biraz şaşkınlık ve biraz panikle haykırdı “Kahretsin! Şimdi nereye gideceğim ben?”
Kendine bu kadar yüklenmesi beni kızdırıyordu. Sonsuza kadar geçmişte yaptığı hataların yüklerinin altında ezilemezdi. Ayağa kalkmalı ve yaptıklarıyla yüzleşmeliydi. Annesinden kaçamazdı.
“Annenden neden kaçtığın hakkında sahiden de hiçbir fikrin yok mu?” Çünkü bu söylediğine pek inanmıyordum. Bunu düşünmemiş olması imkânsız gibi geliyordu.
“Bilemiyorum,” dedi omuzlarını silkerek “Sanırım Babamla… Yani Alexander’la alakalı. Sanırım kendimi onu sevdiğim için çok fazla suçluyorum. Anneme olanlar, yaşadığı bu hayat… Ona ihanet ediyormuşum gibi geliyor. Yüzüne bakamayacakmışım gibi.”
“Kendini bu kadar yıpratma. Suçlama da. Sevmek yanlış değildir. Fakat sevilmeyi hak etmemek… O ciddi bir suç, çünkü gerçekten de kötü olanlar sevilmeyi hak etmezler. Sen onu severek kötü bir şey yapmıyorsun, kimseye ihanet etmiyorsun. Bu elinde olan bir şey de değil zaten. Tüm hayatın boyunca bunu yapmışsın ve şimdi onu artık nasıl sevmeyeceğini bilmiyorsun sadece Calla. Ben bunu anlıyorum. Eminim annen de anlayacaktır.”
Sadece başını sallayarak onayladı sözlerimi. Yine duyuyor, anlıyor ama sözlerimi nasıl hislerine yansıtacağını bilmiyor gibiydi.
“Peki ya Mindy?” diye sordu bu defa “Sence o da beni anlar mı?”
“Bunu ona sorman gerek Calla. Bunun için de Mindy’le konuşman.”
Sanki boğuluyormuş gibi bir inleme döküldü dudaklarından “Anlamıyorum,” dedi “Neden oradaydı ki? Yani teknede. Onu bir anda karşımda görünce ne yapacağımı bilemedim,” Bana çevirdi bakışlarını hızlıca “Ayrıca yanındaki Henry miydi? Tanrı aşkına, o salağın Mindy’nin yanında ne işi var?”
O salakla Jones’un işini baltalamaya gittiğinde ben de aynısını düşünmüştüm. Yanında ne işi var diye sorarken kendi kendime Henry’nin kafasını kırmak gelmişti içimden.
“Kazadan sonra Kral, Mindy’nin de peşine düştü. Sonuçta, onun sırlarını biliyor artık. Robin de böyle bir çözüm buldu. Henry artık onun için çalışmıyor, doğal olarak. Hâlâ inanamıyorum ama bir taraf seçti ve o biz olduk. Robin Mindy’nin ailesini koruduğunu söyledi ama karşılığında onun saklanması gerekiyordu. Henry de onunla gitti. Onu saklamak için. Orada ne işleri olduğunu bilmiyorum. Henry’nin neden onu getirdiğini ama Robin yanlarındaydı. Eminim mantıklı bir açıklaması vardır.”
“Robin’in her şeye bir açıklaması olduğuna eminim,” dedi Calla karşılık olarak “Fakat çoğunun mantıklı olduğuna emin değilim.”
Kahkahalarla güldüm Calla’nın bu sözlerine. Haklıydı. Hem de fazlasıyla.
Sonra, ayağa kalktım hızlıca “Seni bugünlük oraya götürmemenin bir yolunu bulabiliriz bence,” dedim. “Ama,” diye ekledim “Yarın, büyük eve geri döneceğiz ve sen anneni göreceksin. İyi olduğunu bilmeye ve seni görmeye onunda hakkı var. Sonsuza kadar kaçamazsın. Savaşmak istediğini söylemiştin. Saklanmak istemediğini. O zaman ona göre davranmanın vakti geldi.”
Başını salladı bir kez daha, yavaşça, az önce benim yaptığım gibi ayağa kalktı “Tamam,” dedi “Deneyeceğim.” Ve sonra ekledi: “Ama nereye gideceğiz ki?” diye sordu cici kız karşıma dikilirken.
“Şansımızı sonuna kadar değerlendirmeye.”
“Bu da ne demek şimdi? Kafamı karıştırma da açıkça aklından ne geçiyorsa söyle. Şu an fark ettiysen pek de havamda değilim.”
“Sana daha önce çok fazla mızmızlandığını söylemiş miydim?”
Surat astı Calla. Tıpkı küçük bir çocuk gibi. Cici bir kız gibi… Ayrıca huysuzdu da. “Taylor!”
“Sadece bana güven tamam mı?” Huysuzlanmaktan daha iyi bir seçenekti bana kalırsa “Her şey iyi olacak. Annenle bir gün daha yüzleşmek zorunda değilsin ve ben yanındayım. Daha ne istiyorsun ki?”
Dudağının bir kenarı hafif bir tebessümle kıvrıldı “Liste oldukça uzun aslında. Nereden başlamamı istersin Şampiyon?”
Uzanıp küçücük öptüm dudaklarından. O anda muhtemelen babasının bizi izlediğini düşünmemeye çalışıyordum. “İstediğin yerden başlayabilirsin cici kız,” diye fısıldadım dudaklarım hâlâ onunkilerin üzerindeyken “Ömrümün sonuna kadar sürse de her birine sahip olduğundan emin olacağım. Sana söz.”
“Ya sadece seni istiyorsam? Seninle bir hayat?”
Sormasına bile gerek yoktu “Ona zaten sahipsin Calla,” Uzanıp kolyesini parmaklarımın arasına aldım “Ve daima da sahip olacaksın.”