Taylor
Banyonun içini ince bir buhar tabakası kaplamıştı şimdi. Duşa kabinin kapağını açtığım anda tüm alanı yayılmıştı. Kabinden çıkıp banyonun içinde dolaba doğru ilerledim ve kendim için bir tane temiz havlu alıp vücudumu kurulamaya başladım. Omuzlarımdan aşağıya kayan su damlaları havlunun izlediği yolda yok olup gidiyordu şimdi. Tüm vücudumu kuruladıktan sonra havluyu belime doladım ve aynanın karşısına doğru ilerlemeye başladım. Buhar aynanın üzerine çökmüş, tüm yüzeyi kaplamıştı. Elimde sildim aynan üzerindeki buhar ve buğulu görüntümle karşılaştım.
Dün gece hiç uyuyamamıştım. Kafamın içinde sürekli Marcus’un sözleri dönüp durmuştu sabaha kadar. Uykusuz geçen bir geceden sonra bu duşa ne kadar çok ihtiyacım olduğunu ancak suyun altına girdiğimde anlayabilmiştim. Duş başlığından su akıp tüm bedenimi sararken her bir damlada hızla rahatladığımı hissetmiştim. Sanki içinde bulunduğumuz bu kaosun tüm kabusları damlalarla akıp gitmişti. Bir duşla sadece bedenim değil, ruhum da biraz olsun temizlenebilmiş gibi hissediyordum.
Elimi omzuma götürerek pansumanınım etrafına sardığım streç filmi kaldırdım. Calla bunu ilk önerdiğin de ona gülmüş ve saçma bir fikir olduğunu söylemiştim ama sahiden de işe yaramıştı. Pansumanım çok da ıslanmamıştı. Yaranın üzerindeki pamuğu kaldırdığım da onun da fena durumda olmadığını fark ettim. Fakat en kısa zamanda yaramı birine gösterip pansumanımı yeniletmem gerekiyordu. Yaranın üzerine yeniden örttükten sonra ellerimi yıkadım ve banyo kapısına doğru ilerledim.
Ben banyodan çıktığımda Calla çoktan odaya dönmüştü. Yatağın üzerinde oturmuştu ve belli ki beni bekliyordu. Sabah uyandığımda onu yanımda bulamamıştım. Erkenden kalkıp yapacak ne işi olduğunu bilmiyordum fakat bu evin için de başını belaya sokabileceği çok da fazla seçeneceği olmadığından pek sorgulamamıştım.
Ben duştan çıktığımda oturduğu yerden kalktı ve “Günaydın,” diyerek beni selamdı.
Hızla ona doğru ilerledim ben de ve yanına geldiğim an bir kolumu belinin etrafına dolayarak onu kendime doğru çektim. Küçük elleri göğsümün üzerine yerleşirken, ben de burnumu saçlarının arasına gömerek kokusunu içime çektim.
“Günaydın,” dedim ben de aynı şekilde. “Bu sabah nereye kayboldun?”
“Mindy’i görmeye gittim.”
Geri çekilerek gözlerinin içine baktım derhal. Bunu yapmayı düşündüğünden haberim yoktu. Fakat Mindy’i görmeye gitmesine üzüldüğüm de söylenemezdi. Bana kalırsa bu onun için büyük bir adımdı ve bu adımı attığı için memnundum.
Boşta kalan elimde yüzünün önünde duran saçları usulca kulağının arkasına ittim. “Öyle mi?” diye sordum “Konuştunuz mu?
“Evet,” dedi “Konuştuk.”
“Ne konuştunuz?”
“Ondan her şey için özür diledim. En başından beri olup biten her şey için. Yaşadığı her şey benim suçum ve ben en yakın arkadaşımın hayatını çalmış gibi hissediyorum.”
Diğer kolumu da belinin etrafına dolayarak onu daha sıkı çektim kendime, sımsıkı sardım kollarımın arasında. “Onun hayatını sen çalmadı Calla. Hatasız değilsin, hiçbirimiz değiliz ama hayatlarımı çalan, bizi korku ve endişeyle yaşamaya, kaçmaya mecbur bırakan kişi sen değilsin.”
Öne doğru eğildi ve başını göğsüme yaslayarak derin bir nefes aldı “Mindy de böyle söyledi.”
“Doğru söylemiş. Her zaman zeki biri olmuştu zaten.”
“Belli ki ben hariç herkes ultra zeki.”
“Sen de oldukça zekisin Calla, fakat zekanı başka şeyler için kullanıyorsun.” Bana kalp krizi geçirtmesi muhtemel şeyler için.
Göğsündeki ellerini yukarı doğru uzattı ve başını göğsümden kaldırmadan, kollarını omuzlarımın etrafına doladı. “Bu konuşmayı sen giyinikken yapmalıydık Şampiyon. Sen çıplakken ciddi bir konuşma yapmam mümkün değil.”
Kollarının zar zor sardığı omuzlarım kahkahalarla sarsılmaya başladı o anda. Mindy’le yaptığı konuşma onu ruhen yormuş gibiydi, belki de ona karşı taşıdığını sandığı vicdan yüklerinden kurtulmanın yorgunluğuydu bu ama yine de bu sabah keyfi yerindeydi dersem, pek de haksız sayılmazdım bence.
“Konuşmayalım o zaman. Ciddi konuşmalar yerine yapabileceğimiz başka şeyler geliyor aklıma. Onları da en az bu konuşma kadar ciddiye alacağıma söz veriyorum üstelik.”
Tıpkı az önce benim yaptığım gibi o da kahkahalarla gülmeye başladı. Başını göğsümden kaldırarak gülen gözlerle bana baktı “Harika olurdu ama giyinmen gerek. Aşağıdan bekleniyoruz.”
Az önceki keyifli ifademin üzerine meraklı bir bakış oturdu o anda. “Aşağıdan mı? Kim bekliyor bizi? Ve neden?”
“Buraya gelirlen yolda Lola’yla karşılaştım,” diye açıklamaya başladı Calla “Babam herkesin aşağıya inmesini istemiş. Hepimizle konuşacakları varmış.”
“Ne konuşacakmış onu da söyledi mi Lola?”
“Hayır, söylemedi.”
“Sen biliyor musun peki?”
“Hiçbir fikrim yok,” diyerek cevapladı bu defa “Dün bana bir şeyler anlattı diye, bir anda sırdaşı olacağımı sanmıyordum zaten. Asla bana her şeyi anlatacağına inanmıyorum ama onunla savaşacak halim de kalmadı. Ben de herkesle birlikte öğreneceğim ne söyleyecekse.”
Calla bu durumdan hiç de hoşnut gibi durmuyordu. Güvenebileceği bir baba istiyordu o sadece. Marcus, Jones’un açtığı yaraları sarsın istiyordu cici kız ama bu konu da fena halde çuvallıyordu. Eğer Calla’nın soru sormasını istemiyorsa onu bu işe en baştan bulaştırmaması gerekirdi. Madem bu devlet kontrolünde bu operasyondu, tüm planı çocukları işe getirme gününe çevirmemesi gerekiyordu. Fakat o, Calla’yı almış ve bir yangının ortasına atmıştı. Böylece Calla’nın içinde hali hazırda yanmakta olan alevler de körüklenmiş olmuştu. İki babası vardı ve ikisi de onu dört bir koldan yavaş yavaş öldürüyorlardı.
Daha sıkı tuttum onu kollarımın arasında. Sonsuza kadar orada tutmak ve onu her şeyden, en önce de babalarından korumak istiyordum. Tekrar göğsüme doğru çektim onu ve başımı kızıl saçlarının arasına gömüp derin derin nefesler almaya başladım.
Bu huzursuzluk hiç geçecek miydi?
Calla, sanki aklımda dolanan bu soruyu duymuş gibi “Neden huzursuzsun?” diye sordu bana. Sanki huzursuz olmak için bir nedene ihtiyacım varmış gibi.
“Calla,” dedim, pozisyonumuzu bozmadan, saçlarının arasına doğru fısıldadım “Baban… Anlattığı plan… Beni tedirgin ediyor. Sakladığı şeyler beni huzursuz ediyor. Yine kendimizi aynı uçurum kenarında bulacakmışız gibi hissetmeden duramıyorum.”
Yine aklımın içinde Marcus’un anlattıklarını düşünüp duruyordum şimdi. Jones’u tahttından indireceklerini söylediği an zihnimde durmadan dönüp duran bir film gibiydi. Yerine başkasını getireceklerini söylemişti. Fakat kimdi o kişi? Ona güvenebileceğimiz ne malumdu? Marcus’un devlet için çalışıyor olması içimi hiç de rahatlatmıyordu. Eğer tüm bu gizli servis saçmalığı çok güvenilir ve güçlüyse, neden ellerinde bunca kanıt varken bu planı daha önce harekete geçirmemişlerdi? Kral’dan bir çıkarları olduğunu düşünmeden edemiyordum tam da bu nedenle. Belki Marcus değildi bunu yapan ama birilerinin işine gelmişti onun istediği gibi hayatlarımızı mahvetmesine izin vermek. İşte o yüzden, tüm bu plana karşı inancım yoktu.
“Haklısın,” dedi Calla karşılık olarak “Aynı şeyleri ben de hissediyorum. Fakat elimden de artık bir şey gelmiyormuş gibi. Tek yapabildiğim öfkeden delirmiş gibi etrafta dolaşmak ve çaresizce bir çözüm yolu aramak ama bulamıyorum. Belki babam sahiden de bir iyi plan bulmuştur ve tüm bunlara bir son verecektir.”
Bir kez daha geri çekildi Calla ve gözlerime baktı “Söylediği şeyler bana da güven vermiyor Taylor, fakat elimden inanmayı denemek, inanmayı seçmekten de başka bir şey gelmiyor.”
Haklıydı. Kral bu kadar yakınımıza gelmişken, oturup beklemekten başka şansımız yoktu, çünkü öbür türlüsü açık bir hedef gibi oturup avlanmayı beklenmek anlamına geliyordu. Fakat olayların dışında kalmanın ve yaşananlar üzerinde kontrolümü kaybetmiş olmanın yarattığı huzursuzluktan bir türlü kurtulamıyordum. İçimde alev alev bir tedirginlik, endişe yangını vardı. Hiçbir su damlası o yangını alıp götürmeye yeterli değildi. Hayatımın Kral’ın avı olduğum günleri ne zaman geride kalacaktı? Boynumdaki bu zincirlerden bir gün kurtuluşum olacak mıydı sahi?
Calla’ysa hâlâ Jones’un hasta ve ölmek üzere olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye çalışıyordu. Yorgundu, sarsılmıştı. Sevmek bazen hem çok zor, hem çok kolaydı. Elimizde olmadan seviyorduk, yavaş yavaş ama şiddetle. Bir ömür sevmişti Calla onu ve bundan sonraki ömrüne yetecek kadar da çok seviyordu hâlâ, ancak Jones, Calla’nın onu sevmesini çok zor, hatta imkansız hale getiriyordu.
Marcus ne planlıyor bilmiyorduk ve işe yarayıp yaramayacağından emin değildik. Fakat ikimiz de korkuyorduk. Bu işin sonunda son şansımızı boşa harcamış olmaktan korkuyorduk.
**
Aşağıya indimizde henüz herkes gelmemişti. Yemek odasında bulunan masanın etrafında Daria ve Robin oturuyordu sadece. Birbirilerine bakmıyor, sanki masada tek başlarınaymış gibi davranıyorlardı. Eh, Daria’ya karşı takınılacak en yanlış tavır sayılmazdı.
Bizim geldiğimizi fark edince Robin bakışlarını kaldırıp bize baktı “Selam,” diyerek karşıladı bizi yavaşça oturduğu yerden kalktı. Sonra Calla’ya dönerek “Neden bizi topladığını biliyor musun?” diye sordu.
Araya girdim hızla. Onu Marcus’la aralarında bir köprü olarak görmelerini istemiyordum “Nereden bilebilir? Calla onun kızı, elçisi değil.”
Gözlerini devirdi Robin. “Evet, Taylor biliyorum. Hatta senden daha uzun süredir biliyorum. Size de ben söyledim zaten. Bu konuyu netleştirdiğimize göre, biraz sakinleşebilir misin? Tanrı aşkına, etrafta bir ayyaş gibi dolandığın zamanları özlememe sebep oluyorsun.”
Ben ona tam bir cevap vermeye hazırlandığım sırada arkasını döndü ve tekrar gidip yerine oturdu. Bu adamın gözünü sahiden de hiç korkutamıyordum, belki de tam da ortada bir ayyaş gibi dolaştığım zamanlar yüzünden. Kahretsin!
Yavaş yavaş herkes toplandı yemek odasında ve son olarak Marcus ve ekibi de aramıza katıldı. Marcus’un masaya oturur oturmaz yaptığı ilk şey hepimize orada toplandığımız için teşekkür etmek oldu. Bizimle dalga geçiyor olamazdı değil mi? Sanki başka şansımız varmış gibi!
“Öncelikle,” diyerek başladı konuşmasına Marcus “Şu an hepinizin için olan biteni anlamanın zor olduğunun farkındayım. O yüzden ilk olarak genel durumumuz hakkında konuşmak istiyorum.”
Genel durum şuydu, Jones senin canına okumuştu ve şimdi de nasıl karşılık vereceğini bilemeden çırpınıp duruyordun.
“Bizler gizli servis için çalışan bir organizasyonun üyeleriyiz. Çok uzun süredir Jones’un peşindeyiz fakat onu yakalamak sizlerin de tahmin edeceğiniz gibi hiç de kolay değil. Ancak son zamanlarda fazlasıyla açık vermeye başladı, ve böylece bizim de elimiz güçlenmeye başlamış oldu.”
Calla’yı ve Kelly’i kaybetmiş olmak onu bu kadar sarsmış mıydı sahiden de?
Calla’nın yanımda bir anda gerilmeye başladığını hissettim. Belki de aynı sorular onun da aklından geçiyordu.
“Calla’yı bulmam büyük bir tesadüftü aslında. O gün Jones’u takip ediyorduk. Gerisini aşağı yukarı hepiniz biliyorsunuz.”
Marcus’a güvenmiyor olabilirdim ama o gün Calla’yı bulmasına sebep olan her tesadüfe binlerce kez şükrediyordum. Eğer onu sudan çıkarmamış olsaydı ne olacağını düşünmek bile tüm kemiklerim kırılıyormuş gibi hissetmeme sebep oluyordu. Kırık kemiklerden bazıları ciğerlerime batıyor, nefesimi kesiyor, bazılarıysa doğrudan kalbime batıyordu.
“Robin sizi saklamak konusunda çok başarılıydı. Alexander nasıl anladı, sizi nasıl buldu bilmiyorum ama sonuç olarak sizi bulduğumuzda işler hepiniz için olduğundan daha tehlikeli bir hal almıştı. Sizi buraya getirmek ve güvenliğinizden emin olmaktan başka çaremiz yoktu.”
Bir sonraki an Jeffrey konuşmaya başladı “Bunu bir tanık koruma programı olarak görebilirsiniz,” dedi Jeffrey “Sizler bizim Alexander Jones’a karşı en büyük tanıklarımızsınız ve zamanı geldiğinde yaptığı her şeyi bir bir anlatabilmeniz için hayatta ve güvende olmanız gerek. Bunun tek yoluysa burada olmanız.”
Yeniden söz aldı Marcus “Tedirgin olduğunuzun farkındayım,” dedi “Fakat burada güvendesiniz. Alexander sizi burada bulamaz. Yüksek güvenlik önlemleriyle korunuyor bu ev. Gizli servisin en yetenekli ajanları tarafından korunuyor. O sizi burada bulamaz.”
İçimde, bunun doğru olmadığını fısıldayan bir ses vardı. Hiç susmadan, durmadan, yılmadan yineliyordu o sözcükleri: Sizi bulamayacağı hiçbir yer yok…
Masanın etrafında oturanlara baktığımda, onların da benimle benzer şeyler hissettiğini anlayabiliyordum yüzlerinden. Daria bile tedirgindi, korkuyordu. Hatta umursuyor gibiydi.
Marcus bize onlara güvenmemizi söylüyordu, güvende olduğumuzu, fakat hiç kimse buna inanıyor gibi değildi.
“Sizin önceliğiniz,” diyerek devam etti sözlerine “Şu andan itibaren yalnızca ve yalnızca kendi güvenliğinizi düşünmek ve buna göre hareket etmek olmalı.”
“Bunun tek yoluysa,” diyerek söz aldı Lola “Burada kalmak ve geri kalan her şeyi bize bırakmak.”
Nişanlısı Ian “Şimdiye kadar durumu çok iyi idare etmişsiniz. Buna bir itirazımız yok,” diye ekledi Lola’nın sözlerinin üzerine “Fakat Jeffrey’nin de az önce söylediği gibi, zamanı geldiğinde Alexander Jones’a karşı tanıklık yapabilmeniz için size ihtiyacımız var. Bunun için de sizi burada kalmanıza ve hayatta olmanıza. Eğer yardımcı olmak istiyorsanız, yapabileceğiniz en iyi ve en önemli şey bu.”
Bunu ne kadar da kolay söylüyordu? Kral’la savaşmak için hayatlarımızı ortaya koymuştuk biz. Kayıplar vermiştik. Yaralar almıştık. Ölümlerden dönmüştük! Şimdi nasıl olur da hiçbir şey yapmadan durabilirdik?
“Burada kalın,” diye yineledi Marcus “Güvende kalın ve rahatlamaya çalışın. Çok uzun zamandır ondan kaçıyorsunuz ve bence hepiniz biraz durmaya ve ardına bakmadan rahat bir nefes almaya ihtiyacı var. Bu ev, bunu yapabilmeniz için tam da ihtiyacınız olan yer.”
Marcus, sandalyesini geriye doğru itti ve ayağa kalkmak için harekete geçti. Fakat tam o anda Vera “Nasıl?” diye sordu.
Marcus sorusunu algılayamamış gibiydi “Ne nasıl?”
Vera’nın bir eli usulca karnının üstünü örttü “Onu, yani Kral’ı nasıl yakalamayı planlıyorsunuz?”
Şu anda bu kadar gergin olmasam kalkıp onu öpebilirdim. Bu oldukça yerinde bir soru olmuştu. Sırası gelmişken, benim de bazı sorularım vardı.
“Güzel soru,” diye ekleyen Henry oldu bu defa “Bu planları bizimle de paylaşmayı düşünüyor musunuz, yoksa burada bir avuç aptal gibi oturup siz gelene kadar örgü filan örmemiz gerekiyor?”
Sanırım bizden bekledikleri tam olarak buydu. Bir avuç aptal gibi oturup beklememiz.
Daha fazla tutamadım kendimi ve bir soru da ben sordum: “Eğer bizimle planlarınızı paylaşacaksanız, belki de Kral’ın yerine kimi getirmeyi düşündüğünüzü açıklayarak başlayabilirsiniz.”
Bir anda tüm odanın içinde derin bir sessizlik duyulmaya başladı. Herkes donup kalmış bir şekilde bana bakıyordu. Ortaya bıraktığım bombadan sonra bu normaldi. Marcus’un bu bomba elinde patlamadan önce doğru olanı yapıp bize salak muamelesi yapmaya bir son vereceğini umuyordum, çünkü kimsenin karanlıkta kalmaya sabrı yoktu bu masada.
Marcus’un yüz hatları bir anda gerilmişti. Çenemi kapalı tutamadığım için oldukça sinirlenmiş gibiydi. Biraz bile umursamamam ne yazıktı.
Yüzümde kendine güvenenen bir gülümsemeyle “Sır mıydı?” diye sordum sanki cevabını çoktan bilmiyormuşum gibi. “Tüh.”
Bu pişkinliğim onu daha da kızdırmış gibiydi. Bana sadece kızının hatırına katlandığı her halinden belli oluyordu. Aynı hisleri ben de onun için besliyordum. Calla olmasaydı bu konuşmayı başka şekilde yapıyor olurduk, bundan emin olabilirdi.
“Neyse ki,” diyerek devam ettim konuşmama “Hiçbirimiz buradan çıkamıyoruz. Pencerelerimizin önüne de adam diktin mi?”
Calla uzanıp usulca elime dokundu. Bana sakin olmamı söylüyordu kendince ancak babası karşıma geçip arkama yaslanıp keyfime bakmamı söylerken b pek de mümkün değildi. Kimse buraya tatile gelmemişti. Söz konusu olan hayatlarımızdı, sevdiklerimizin hayatları. Nasıl olur da bu kadar rahat bir şekilde keyfimize bakmamız söylerlerdi? Benim durulmaya ihtiyacım yoktu. Burada olmak hayatım daha az tehlikedeymiş gibi hissettirmiyordu hiçbirimize, onun sandığın aksine. Savunmasız birer av hayvanı gibi hissediyorduk ve yeniden güçlü hissetmeye ihtiyacımız vardı çünkü zamanı geldiğinde Jones’a karşı kullanabileceğimiz tek şey, tanıklığımız değil bu güçlü duruşumuz olacaktı.
“Ne yazık ki sizlere bu konuda bilgi veremem,” oldu Marcus’un cevabı. Ne yazık ki bu yanlış cevaptı. “Fakat,” diyerek ekledi “Size planımız hakkında genel bir açıklama yapabilirim.”
Yüzüne karşı gülmekle yüzüne sert bir yumruk atmak arasında gidip geliyordum. Göz ucuyla baktığımda Robin’in de benimle aynı hisleri paylaştığını anlamıştım.
“Jones’u yakalamak bizim için yeterli değil. Bir Kral gider, yenisi gelir. Alexander kendine yıkılamayacak kadar karanlık ve derin bir krallık inşaa etmiş. O karanlığı yıkamaya biliriz ama kendi amacımıza hizmet edecek şekilde kullanabiliriz. Bir başkası kontrolü eline almadan, bunu biz yapacağız o nedenle.”
Ve bu masada kimse bunu yapmaları için onlara güvenmiyor gibiydi. Güven kazanılan bir şeydi fakat bu adamlar bize güven verecek herhangi bir şey yapmıyorlardı.
Hızla ayağa kalktı Marcus, bu defa kimsenin ona engel olmasına fırsat tanımayarak “Siz bunları dert etmeyin,” dedi, sanki çok parlak bir fikirmiş gibi. “Biz her şeyi halledeceğiz ve hepinizi, hepimizi bu kaostan kurtaracağız. Siz sadece bize güvenin ve rahatlayın.”
Sonra da, muhteşem konuşmasını tamamlamış olacak ki, ekibiyle birlikte çıkıp gitti. Onun gidişi, ardında öncekinden daha da endişeli bir bakış, daha derin bir sessizlik bırakmıştı.
Hepimizi sessizce öylece durmuş birbirimize bakıyorduk. Marcus’un sözlerinden sahiden de rahatlayabileceğimiz bir şeyler yakalamak istiyorduk ama bu pek de mümkün değilmiş gibi duruyordu. Kimse Marcus’un söylediği gibi rahatlamışa benzemiyordu. Belli ki Marcus insanların içini rahatlatmak konusunda pek bir şey bilmiyordu. Eğer birine önce açık açık tutsak olduklarını söyleyip, sonra da rahatla derseniz, bunun işe yaramasının pek de imkanı yoktu zaten. Çok da akıllı sayılmazdı. Calla zekasını annesinden almış olmalıydı.
Bir anda evin duvarları üzerime gelmeye başlamıştı. Jones’un suç krallığında tutsak olduğum çocukluğum, bir ringde tutsak geçen hayatım… Şimdi hepsi birer birer gözlerimin önünden geçiyordu. Şu anda da Marcus’un sözde koruması altında tutsaktım. Nefes alamıyordum. Artık özgür olmak istiyordum. Bu parmaklıklardan kurtulamam gerekti. Fakat ben çırpındıkça daha çok ve açması daha zor kilitler takılıyordu zincirlerime. Kaçmaktan yorulduğumuzu söylemişti Marcus. Yanılıyordu. Kaçmaya başlayamamıştık bile çünkü denediğimiz her seferinde daha da imkansız bir hale gelmişti bu. Belki de çırpınmayı bırakmalıydım. Calla haklıydı. Marcus’a inanmayı denemekten başka bir çaremiz kalmamıştı.
Ben bu düşüncelerle boğuştuğum sırada, Robin olduğu yerde kendi kendine gülmeye başladı. Mutlu, keyifli bir adamın gülümsemesi değildi bu. Tıpkı bir deliye benziyordu bu şekilde.
“Duydunuz mu?” diye sordu gülüşlerinin arasında “Rahatlayacakmışız…” Ve bu defa daha da gürültülü bir şekilde kahkaha atmaya başladı. “O kendini ölmüş gibi gösterdiği yıllarda ben öyle çok rahatladım ki daha fazla yapabilir miyim emin değilim.” Ve kahkaha atmaya devam etti.
Marcus sonunda Robin’i delirtmişti. Sanırım onların ailesinde bir motifti bu. Alexander, Marcus’un hayatını mahvetmişti ve şimdi de Marcus aynısını Robin’e yapıyor gibiydi.
Robin’in sinirleri oldukça bozulmuş durumdaydı. Vera onun kahkahalarının arasına karışıp “Sakin ol Robin,” dedi.
Fakat bu Robin’in öfkeyle patlamasına yetmişti “Nasıl sakin olabilirim ki?” diyerek aniden yükseldi. “Yıllar sonra çıkıp geliyor ve bizi bir eve tıkıp her şeyi halledeceğini söylüyor. Hiçbir şeyi halledemez o!” Derin bir nefes alıp biraz sakinleşmeyi denedi “Alexander’ı tanıdığını sanıyor ama yanılıyor. Her ne planlıyorsa, elinde patlayacak ve hepimizin ölümüne sebep olacak.”
Robin masaya dirseklerini yaslayarak öne doğru eğildi ve başını ellerinin arasına aldı. Parmaklarını sımsıkı saçlarına dolamıştı. Her birini tek tek yolmak ister gibi bir hali vardı.
Yeniden doğrulduğu sırada “Marcus her şeyi kurallarına uydurmaya çalışıyor,” dedi “Ama Kral’ın dünyasında işler pek de bürokrasiyle yürümez. Kendine ait, bizzat kendi elleriyle işkence ederek yetiştirdiği bir ordusu var ve kurallara pek uymaz onlar.” Ben bizzat o işkencelerden geçmiş biri olarak söyleyebilirdim ki haklıydı “Marcus eninde sonunda yakalanacak ve o zaman da bunu anlamak için çok geç kalmış olacak. Hepimiz için öyle.”
Sonra hışımla yerinden kalktı ve yemek odasından çıkıp gitti. Ardından sözlerinin derinden sarstı bir çaresizlik girdabı bırakmıştı.