MİNDY
Kaldığımız bu yer, yani büyük ev, muhteşem bir göl manzarasına sahipti. Pencereden bu manzarayı izlerken insanın içi huzurla, dinginlikle doluyordu. Sanki dünyanın en sakin, en güzel yeri burası gibi hissediyordu. Buraya gelmeden önce kaldığımız yerin etrafında ağaçlardan başka hiçbir şey yoktu. O hiçlik hissi beni huzursuz ederdi. Fakat yine de en azından güvende hissediyordum. Bir şekilde, o hiçliği sahiplenebilmiştim. Buradaysa sunduğu huzur ve dinginlik manzarasına karşın, aslında bir kaosun ortasında yaşadığımı biliyor olmak beni tedirgin ediyordu. Huzur ve sakinlik vadediyordu bu arazi, fakat ben sadece endişe ve korkuyla doluydum.
Göz ucuyla hâlâ sehpanın üzerinde dokunulmamış duran kahvaltıma baktım. Karnıma yine kramplar girmeye başlamıştı tam da o anda. Ellerimin arasındaysa bir bardak çay tutuyordum, beklemekten soğumuş, tadı kaçmış… Belki de yaşadığımı şey tam da bundan ibaretti. Beklemekten soğumuş, tadı kaçmış…
Yine derin düşüncelerde kaybetmiştim işte kendimi, yapacak başka herhangi bir şeyim olmadığından belki de. Fakat sonra, yine kapının çalmasıyla sıyrıldım o derin düşüncelerden. Gelen yine Henry olmalıydı. Ne zaman böyle dalıp gitsem, sanki hissediyormuş gibi, odamın kapısını çalıyordu buraya geldiğimizden beri.
“Gel,” diyerek seslendim ben de böylece kapıya doğru, Henry’nin içeri gelmesini bekleyerek.
Ancak kapıyı açıp başını içeriye uzatan hiç de beklediğim kişi değildi. Ürkek bakışlar ve çekingen bir ses tonuyla “Girebilir miyim?” diye soran ses, Calla’ya aitti. En yakın arkadaşıma ya da bir zamanlar en yakın arkadaşım olan kıza.
“Tabii,” öyle şaşırmıştım ki onu karşımda gördüğüm için, sesimdeki titremeye engel olmadım.
Calla, kapıyı ardından örterek yavaş adımlarla girdi odadan içeri. Bakışlarını nereye sabitleyeceğini bilemiyor gibi bir hali vardı. Bir an bana, sonraki ansa odanın içindeki rasgele bir noktaya bakarak yanıma geldi. Tam karşımda durduğu zaman, hayatımın hiçbir anında bu kadar gerilmediğimi fark ettim. Ne yapmam, ne hissetmem gerektiğini bilemez bir haldeydim.
O da benden farksız değildi aslında. İkimiz de karşılıklı bir gerginlikle öylece durmuş, ne yapacağımıza karar vermeye çalışıyor gibiydik ya da belki de ne hissedeceğimize…
Bu gerginliği biraz olsun kırabilmek niyetiyle, “Otursana,” dedim karşı tarafımda duran berjeri işaret ederek.
Önce bir an şaşkınca dönüp arkasına baktı. O kadar sersemlemişti ki bu anın etkisinden, elinde olsa gülerdim bu haline.
Karşılıklı oturduk sonra. Şimdi ellerim kucağımda kavuşturmuş, bakışlarımı yine huzurlu görüntüsüyle beni kandıran göl manzarasına çevirmiştim.
“Nasılsın?” diye sordu Calla bana. Gözlerime bakamıyordu bir türlü tam olarak. Kaçak bakışlar atıyordu bana doğru.
Nasıldım? Karmaşık, evet, nasıl olduğumu anlatamayacak kadar karmaşıktım.
Fakat yine de “İyiyim,” dedim “Sen?”
“Ben de öyle… İyiyim yani.”
İyi değildik aslında ve bunu ikimiz de biliyorduk ama konuşmak, açıklamak zor geliyordu. O yüzden iyiydik ikimiz de.
“Ben…” bir an susup yutkundu. Sonra devam etti konuşmaya “Ben, özür dilemeye geldim Mindy.”
“Ne için?”
“Her şey için. Liste o kadar uzun ki nereden başlayacağımı asla bilmiyorum.”
“En baştan başla o halde.”
O da bu fikrime katılmış olacak ki konuşmaya başlamadan önce başını onayladığını belirtecek şekilde salladı hafifçe.
“O halde en önce, seni daha en başından bu işlere bulaştırdığım için özür dilerim.”
“Calla-” İtiraz etmek istemiştim ona, cümlesinin tamamladığı hızla. Beni bu işlere o bulaştırmamıştı. Bile isteye girmiştim ben bu cehenneme.
Faka itirazlarımı kabul edecek gibi durmuyordu Calla.
“Hayır!” dedi hemen “İtiraz etme bana. Sana hiçbir şey anlatmamam gerekirdi Mindy. O zaman şimdi ailenin yanında ve güvende olurdun belki de.”
Evet, belki de öyle olurdu. Ailemin yanında olurdum ve güvende… Fakat değildim. Ben şu andaydım, buradaydım ve yaşanan onca olayda Calla’nın yanında olduğum ve olabildiğim için de pişman değildim.
“Öldüğümü düşünmenize izin verdiğim için de özür dilerim,” dedi bu defa. Önce bakışlarını kaçırdı, sonra doğrudan gözlerimin en derinine baktı.”
“İlk önceleri ben de ölmediğimden pek de emin değildim. Yaşıyormuşum gibi hissetmiyordum. Hayat gibi değildi. Ölümden bir sahne gibiydi.”
Son kelimeleriyle tenimde bir ürperti gezindi. Tüylerim diken diken olmuştu bir anda.
“Sonrasındaysa herkes için en güvenli olan buydu,” Ya da onun intikam planlarına en iyi hizmet eden seçenek buydu, fakat bu düşüncemi dillendirmedim “Ben iki babamın arasında savrulup duruyordum. Hâlâ öyle ama…” Bir an iç çekti “Benim varlığım herkes için işleri zorlaştıracaktı ki öyle de oldu. Taylor beni buldu.” Güldü Calla. Taylor’ın onu bulmasından hiç de rahatsız olmuş gibi değildi. “Tamamıyla benim hatamdı. Oraya geri dönmemem gerektiğini biliyordum ama yine de yaptım ve yakalandım işte. Taylor beni buldu. Son zamanlarda başıma gelen hem en iyi, hem de en kötü şeydi.”
Calla’nın sözleriyle içimde anlam veremediğim ama bir o kadar da tanıdık gelen bir his yeşerdi. Neydi bu hislerin kökeni?
“Ona ne söyleyeceğimi, ne anlatacağımı ya da nasıl anlatacağımı bilemedim. Aklıma gelen ilk şeyi yaptım. Düşünmedim aslında, tamamen dürtüsel bir şeydi.”
“Ona hafızanı kaybettiğini söyledin.”
“Evet, söyledim,” Gözlerini sımsıkı yumdu birkaç saniye boyunca. Sonra yeniden açtı. Sanki kendini yeniden açıp kapatan bir makine gibi, yeniden başlarmış gibi “Hiçbir şey hatırlamadığıma inandırdım hepsini ve bir süre benim için işleri kolaylaştırdı. Satır aralarında bir boşluk bulup oraya yerleştim.”
Ne demek istediğini anladığımı belirtecek şekilde hafifçe salladım başımı “Hem Taylor’a yakın olabileceğin hem de onu ihtiyacın kadar uzak tutabileceğin bir boşluk.”
“Evet,” dedi bir solukta. “Benzer şeyleri, o gün seni yeniden gördüğümde de hissettim. Sana neyi, nasıl anlatacağımı bilmiyordum. Anlattığımda bana eskisi gibi bakabilecek miydin? Benden nefret edecek miydin?”
Ve böylece merakıma yenildim “Bana da aynı şeyleri söyler miydin peki?” diye sordum “Eğer yakalanmamış olsaydın?”
“Evet,” dedi Calla. Tereddüt etmedi.
Fakat yalanlar onun oyuncakları gibiydi. Arkalarına sığınmaya çok kolay alıştığı kaleleriydi.
“Son olarak da sürekli bir yerlerde takılıp kalmana sebep olduğum için özür dilerim senden. Özgürlüğünü elinden aldığım için.”
“Özgürlüğümü elimden sen almadın Calla. O aldı. O…” Baban… “Bay Jones yaptı tüm bunları.”
Tüm bu yaşananlar onun hatasıydı. Ondan başka kimsenin hiçbir suçu yoktu. Özür dilemesi, bedel ödemesi gereken kişi oydu.
“Yine de aylarını Henry’le aynı eve tıkılıp kalarak geçirmendeki payımı inkâr edemezsin. Korkunç olmalı!”
Değildi. En azından benim onunla geçen aylarımı tarif edeceğim kelime bu ya da benzerleri değildi. Biraz tuhaftı, yabancıydı ama… Güvenliydi, ben onunlayken güvendeydim çünkü ve yabancı olduğu kadar da tanıdıktı da, tıpkı az önce anlamlandıramadığım hisler gibi.
“Mindy?” diyerek bana seslendi Calla, merakla. “Neden yüzünden onunla olmak hiç de korkunç değilmiş gibi bir ifade var?”
Çünkü değildi, hem de hiç.
“Sen ondan hoşlanmazsın bile Mindy!”
Ve artık bundan da o kadar emin değildim açıkçası.
“Mindy!” Bir kez daha adımı seslendi, bu defa bir haykırışla “Sakın bana aranızda bir şey olduğunu söyleme.”
“Saçmalama!”
“Peki olabilir mi?”
“Ne ?” Tüm yüzümü bir anda alev basmıştı. “Hayır… Yaniii… “ Bir anda paniklerken bulmuştum kendimi. Söyleyecek kelimeleri seçemiyordum. Tanrı aşkına! “Sus Calla! Böyle şeyler söyleyemezsin!”
“Sen böyle karşımda kıpkırmızı kesilirken mümkün değil! Mindy-”
İşte tam o anda geldi kurtarıcım.
Olabilecek en iyi zamanda.
Ve olabilecek en kötü zamanda da aslında.
Calla cümlesini tamamlamaya fırsat bulamadan çaldı kapı Henry ve kapının ardından “Gelebilir miyim?” diye seslendi.
Calla, benim yerime cevap verdi ona. “Gelebilirsin!” diye seslendi. Bu işin peşini bırakmayacakmış gibiydi.
Tanrım Mindy! Ne işinden bahsediyorsun, ortada peşine düşülecek herhangi bir şey yoktu ki zaten!
Henry, Calla’nın ona gelebileceğini söylemesiyle kapıyı açtı ve odama girdi.
“Demek büyük kavuşma yaşandı,” diyerek yüzünden çarpık bir gülümsemeyle bize doğru gelmeye başladı.
Ayağa kalktı, onun bize doğru gelmeye başlamasıyla “Seni yeniden görmek ne kadar güzel Henry. Umarım arkadaşımın canını fazla sıkmıyorsun.”
Omuzlarını silkti Henry umursamaz bir edayla. “Güzel kadınların canını sıkmak günahlarımdan biri değil Calla.”
Aman Tanrım! İşte yine kızarmaya başlıyordum ve kahretsin ki buna engel olamıyordum.
“Eminim öyledir,” diye mırıldandı Calla keyifli bir tınıyla. Ardından bana dönüp göz kırptı. Bu sanırım gözlerini oymam için bir çağrıydı. “Seninle konuşmayı özlemişim Mindy,” dedi “Bir kez başladığıma göre bir daha durabileceğimi sanmıyorum. Şimdi gidip Taylor’ı bulmam lazım ama sonra tekrar geleceğim. Konuşmaya…”
Sonra bana kısaca sarılıp uzaklaştı yanımızdan. Odadan çıkıp gitti ve beni Henry’le yan yana bıraktı. Baş başa… Nedense bir anda bu çok kötü bir fikir gibi görünmeye başlamıştı.
Henry, Calla’dan boşalan koltuğa oturarak ardına yaslandı ve rahat bir şekilde bacak bacak üstüne attı “Neden bu kadar keyifliydi şimdi?”
Karşısına oturdum ben de aynı şekilde “Neden olmasın ki?”
“Bilmem, bir babası peşinde bir orduyla peşimize düştüğü, diğer babası da bizi yedi yirmi dört bir şahin gibi gözetlediği için olabilir mi mesela?”
“Ara ara hepimizin mutlu olmaya ihtiyacı var Henry. Senin bile…”
Yüzündeki o ukala gülümseme yavaşça solmaya başladı. Mutlu ol denilince böylesine mutsuz olan başkası var mıydı? Omuzları gerildi. Sorun neydi? Hangi sırların ardında gizliydi?
Oturduğu yerde doğruldu Henry, dik bir pozisyona geçerek dizinin üzerindeki bacağını indirdi. Sonra gözleri sehpanın üzerindeki tepsiye takıldı.
“İnsanların yemek yemeye de ihtiyacı vardır ama prenses. Senin bile…”
Gözlerimi devirmeden edemedim. Konuyu değiştirerek ya da ukalalık yaparak az önceki anı unutabileceğimi sanıyorsa, yanılıyordu ama kurcalamayacaktım. Sonuçta, bana düşmezdi.
“Peki baba!” diyerek karşılık verdim ona “Ben çocuk değilim. Ne zaman canım isterse o zaman yerim Henry! Ayrıca sen neden geldin buraya? Bana bebek bakıcılığı yapmaya mı? Öyleyse sen görevini çok yanlış anlamışsın!”
Kocaman kahkahası doldurdu sonra birden odayı “Hayır,” dedi “Aslında sana bir şey söylemeye gelmiştim ama olaylar kendiliğinden gelişti.” Öne doğru eğildi ardından. Yüz hatları ciddileşti “Bir şeyler yemen gerek. Kimsenin sana bebek bakıcılığı yapmasını istemiyorsan, kararlarını bir yetişkin gibi davranmalısın. Ayrıca…” Bakışları tamamen benimkilere kenetlenmişti şimdi “Ben görevimin ne olduğunun farkındaydım. Görevim seni korumak ve bu da işimin bir parçası. Seni kendi kötü seçimlerinden ve açlıktan bayılmaktan koruyorum.”
Beni yoruyordu. Beni önce yanaklarıma al basmasına sebep olacak kadar utandırıyor, sonra çileden çıkarıyordu.
“Ne söyleyeceksen söyler misin artık?”
Tekrar doğruldu “Aşağıdan bekleniyoruz. Marcus bir şeyler konuşmak istiyormuş. Ne hiçbir fikrim yok. İşe yarar bir şeyler söyleyeceğine de pek emin değilim doğrusu. O adama hiç güvenmiyorum!”
Panikle iri iri açıldı gözlerim “Sence o da Bay Jones gibi mi? Yani arkadan gizli işler çeviren biri. İyi gibi görünüp aslında kötü olan biri.”
“Sanmıyorum,” diyerek cevapladı sorumu Henry “Ama bize her şeyi olduğu gibi anlatacağına da inanmıyorum. Devlet için çalıştıklarını biliyoruz ve devlet sırlarını korur. Calla’ya bile her şeye anlattığından emin değilim.”
Ama Calla bunu yapmadığındaysa öfkeleniyordu. Henry’nin haklı olması ihtimali iyiden iyiye gerilmeme sebep olmuştu.
“Robin’le konuşabildin mi peki? O bu konuda ne düşünüyor?”
“Hayır, henüz konuşamadım ama pek huzurlu olduğu söylenemez. O da Marcus’u öldü sanıyordu. Tüm bu olaylara Marcus öldüğü için bulaştı ve şimdi de tüm yaptıklarının boşa olduğunu öğrendi. Kral’ın yanındaki yerini kaybettiğini de unutmayalım. İşler onun için de fena halde karışmış durumda.”
Ve geri kalan bizler için de durum farksız değildi. Son aylarda hepimiz sırtımızı Robin’e dayamıştık. Hepimizin güvenebildiği tek kişi belki de oydu. Bizi ve sevdiklerimizi koruyabilmesi için. Ailem… Şimdi onlara ne olacaktı peki?
“Hadi,” diyerek ayağa kalktı Henry sonra “Gidip ne diyecekmiş bakalım. İşler daha fazla ne kadar karışabilir ki zaten?”
Onun gibi ayağa kalktım ben de, az önceki sözleri söylememiş olmasını dileyerek.
Odadan çıkarken ise tek düşünebildiğim buydu. İşlerin her an daha da kötüye gidebileceği ihtimali…