15.Bölüm

3105 Words
Mindy Yine bir köşede saklanıyordum. Sahip olduğum bu yeni hayat hakkında nasıl bir ipucu veriyordu bu? Hayatımı o evden, bu eve, sonra kim bilir başka hangi sığınağa geçerek, birilerinden saklanarak mı geçirecektim? Şimdi yine bir camın önüne tünemiş dışarıyı izliyordum. Hiçliği, yokluğu, asla var olmamışlığı… Asla var olmayan bir hayatı yaşamayı çalışıyordum belki de ve de asla var olamayacak bir hayatı. Beni bu noktaya getiren her şey öyle mantıksız, öyle anlamsızdı ki… Sanki daha dün tek derdim okula giderken ne giyeceğim, Calla’yla dışarı çıkarken ne giyeceğimdi. Calla… Tüm bunların arasında bana en mantıksız gelen şeyse buydu işte. Daha doğrusu oydu. Tek istediğim arkadaşımı görmek, onun iyi olduğunu bilmekti aslında. Fakat benim gördüğüm kişi kimdi, Calla gerçekten iyi miydi, emin olamıyordum. Mantıksız… Evet, her şey çok mantıksız, çok saçmaydı. Bense tüm bu mantıksız olaylar dizisinin ortasında yapayalnız hissediyordum kendimi. Sadece bu evde de değil üstelik. Her yerde, bu dünyada. Ben bu düşüncelerle boğuştuğum sırada, sanki birileri, ilahi bir güç beni duymuş gibi, kaldığım odanın kapısı çaldı. “Gel,” diye seslendim kapının ardındaki kişiye. Bir sonraki an, Henry kapıdan içeri doğru başını uzattı. Belki de beni duyan kişi oydu. Henry. “Müsait misin?” diye sordu odanın içine girmeden. Hafifçe salladım başımı, “Tabii,” dedim “Gelsene.” Henry eşikten geçti ve kapıyı ardından kapayarak içeri girdi. “Nasıl olduğuna bakmak istedim. İyi misin?” “Elbette,” oturduğum yerden kalkarak küçük adımlarla ona doğru ilerledim “Öldüğünü sandığım ama aslında hafızasını kaybettiği için eve dönemediğini öğrendiğim en yakın arkadaşımı bulmaya gitmişken, tam da Hollywood’a layık bir silahlı çatışma ve kaçma-kovalamaca sahnesinin ortasında kaldım. Şimdi kim bilir kimin evindeyim ve bu arada arkadaşım da hafızasını kaybetmemiş, ona kesinlikle bir şeyler olmuş ama bu gerçekleşirken hafızası tamamıyla yerindeymiş. İyi olmamak için hiçbir sebebim yok gördüğün üzere.” Henry odanın içindeki berjerlerden birine oturdu ve arkasına yaslanarak rahat bir biçimde bacak bacak üstüne attı “Sahi, Jenkins neden ona cici kız diyor? Çünkü bu yaptığı hiç de cici bir hareket değil…” Bu yaptığı… Calla’nın bu yaptığını tarif edecek bir kelime ya da duygu bulamıyordum. Belki nedenlerini bilebilseydim, onunla bir kez olsun konuşabilseydim… Fakat ortadan kaybolmuştu. Ona sadece birkaç saniye için görebilmiştim ve şimdi yine yoktu. Henry’nin karşısına oturdum ve onun aksine öne doğru eğilerek dirseklerimi dizlerime yasladım. Yüzümü ellerimin arasına sakladığım yorgun bir iç çekişle. “Mind…” Adım dudaklarından yumuşacık dökülmüştü. Sanki beni teselli etmek ister gibi. Başımı ellerimin arasından kaldırıp ona baktım. Henry’e… Daha iki gün önce köşe bucak kaçtığım adama. Şimdiyse hep burada, yanımda kalsın istiyordum. Güvenli bir duvar gibiydi sanki benim için, şimdi sahiden de korumam gibiydi. Fakat sanki görevi beni fiziksel tehlikelerden korumak değil de kalbimin alabileceği yaralardan korumaktı. Aylardır bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda kelimeyi paylaşmıştık birlikte. Neden şimdi onun varlığı rahatlatıyordu beni? Neden tüm bu kâbus başladığından beri ilk kez yalnız değilmiş gibi hissediyordum onunla. “Herkes nerede?” diye sordum düşüncelerimden sıyrılarak “Bayan Jo… Kelly yanımdan ayrıldığından beri buradan çıkmadım. Aşağıda neler oluyor?” Ellerini iki yana açarak “Hiçbir fikrim yok,” dedi “Calla’nın peşinden giden grup henüz dönmedi. Kimse bana bir şey anlatmıyor. Tek bildiğim, bu işin artık birkaç karanlık tipin kavgasından fazlası olduğu. Bu adamlar devlet için çalışıyor ve olaylar sandığımızdan da fazla büyüyecek gibi.” Her şey daha da kötüye gidiyordu ve ben bu karmaşanın arasında kim için endişelenmem gerektiğini bilmiyordum. Ailem, Calla veya kendim için? Ve belki de… Belki de Henry için. Sahi, onun için endişelenmiş biri olmuş muydu hiç bu hayatta? Merakıma yenildim. Sormadan edemedim. “Henry?” dedim meraklı bir ses tonuyla “Sana bir şey sorabilir miyim?” Sadece başını sallamakla yetindi Henry. “Ailene ne oldu?” Uzun süre sessizce bana baktı. Ne anlama geliyordu bu? Onlara ne olduğunu bilmiyor muydu yani? Belki de biliyordu fakat esas bilmediği, bunu nasıl anlatacağıydı. “Annem ben doğduktan hemen sonra ölmüş. En azından bana söylenen bu,” dedi Henry. “Peki ya baban?” Yüz hatları ani bir şekilde gerildi. Dişlerini ne kadar sert sıktığını anlamak için ona tek bir bakış atmanız yeterliydi. “O… yaşıyor. Zebanileriyle birlikte cehenneminde hayatına devam ediyor.” Bu da ne demekti böyle? Hızla ayağa kalktı Henry bir anda “Gidip mutfağa bir bakacağım. Belki bizim için yiyecek bir şeyler bulabilirim.” Sonra hızlıca çıktı odadan ve beni ardında onun sırlarını merak ederken bıraktı. Sahi, Henry kimdi gerçekten? Hangi sırlardan ibaretti bu adam? Taylor Polisler balık çiftliğini terk eder etmez, oradan ayrılmıştık. Arabayla, büyük eve yaptığımız yolculuk boyunca, etrafımız bir ölüm sessizliği ile çevrelenmişti. Ölüm… Bu kelime hayatımıza öyle bir yerleşmişti ki asla çıkmamasından korkuyordum. Sahip olduğumuz tüm havayı kirletmesi an meselesi gibi geliyordu. Kirli hava bizi boğana ve biz nefes alamayacak konuma gelene kadar adeta bir toz bulutu gibi saracaktı etrafımızı, biliyordum. Korkuyordum. Bunu itiraf etmekten çekinecek bir durumda değildim. Deli gibi korkuyordum. Calla’nın bakışları koyulaşmıştı. O bakışlarda tarif edemediğim bir çılgınlık vardı. Bomboştu ama insanı çıldırtacak kadar yoğundu. Sanırım Calla’nın vereceği tepkiden daha çok korkuyordum. Alexander Jones ölüyordu… Dünya üzerinden silinip gitmesi için dua ettiğimiz adam, kral ölüyordu ve ölürken bile hayatlarımızı mahvediyordu. Büyük eve sonunda geldiğimizde, Calla’yı arabada tutup tutamayacağımı düşündüm. Belki de eve dönmek yerine başka bir yere gitmeliydik. Belki de buradan bir süre uzak durmalıydık. Cici kız kızgındı. Tam olarak neye kızgın olduğunu bilmiyordum ama öfkesiyle hepimizin canını yakacağını hissediyordum. Daha Robin kontağı yeni kapatmıştı ki Calla arabadan fırladı ve büyük eve doğru hızlı adımlarla yol almaya başladı. Arkasından fırladım. Bela kokusu buram buram duyuluyordu. Ya da belki de bu koku üzerimizden gelen pis lağım kokusuydu. “Baba!” diye bağırdı evin içinde tüm sesiyle Calla. Bir fırtına gibi dalmıştı eve, kasırga gibi esip gürleyecek ve bir esinti gibi çekip gidecekti. “Baba!” Gürültüsü tüm ev halkını etrafımıza toplamıştı. Olay çıkacaktı. Bu kesindi artık. “Bu koku da ne!” diye söylendi yanımıza gelen Ian “Ölü balık gibi kokuyorsunuz” Bunun farkında olmadığımızı mı sanıyordu? Daha duş bile alamadan cici kız olay çıkarmıştı. Bazen sırf bana hayatı zindan etmesi için kral tarafından gönderilmiş bir casus olduğunu düşünüyordum. “Neler oluyor?” diyerek, panikle yanımıza geldi Marcus ve anında yüzünü buruşturdu “Bu berbat kokuda ne?” Şu an tek sorunumuz koku muydu yani? “Biliyor muydun?” diye gürledi Calla Marcus’un yüzüne kafası karışmış bir ifade yerleşti. Neyi biliyor muydu? Biraz daha açık konuşman gerek cici kız “Neden bahsediyorsun, Calla? Ne oldu size? Nereye gittiniz?” Calla sanki onu duymuyordu. Düşünceleri sadece tek bir şeye odaklanmıştı ve onun dışında ki her şeye sağırdı. “Kralın hastalığını biliyor muydun?” Ölüm sessizliği geri dönmüştü. Herkes sustu. Calla hızlı ve derin nefesler alıp verirken, herkes susup dinledi. Sadece ölüm konuştu…  “Bunu bana nasıl söylemezsin? Bana babamın hasta olduğunu nasıl söylemezsin?” Bu konuşmanın sonunun hiç iyi bir yere gitmiyordu. Birkaç kalbin kırılacağını şimdiden hissedebiliyordum. Cici kızı buradan uzaklaştırmalıydım. “Calla,” Kolunu tuttum ve bir adım geriye doğru çektim onu. “İlk önce bir duş alıp dinlenelim, sonra konuşuruz” Dedim ya, olan biten diğer bütün şeylere sağırdı. Beni dinlemedi. Kolunu hızla çekip kurtardı ve Marcus’un üzerine doğru yürümeye başladı. “Benden bir şeyler saklamayacağına söz vermiştin! Sana hayatımda artık sır istemediğimi söylemiştim ve sen de bana söz vermiştin. Beni yine kandırdın. Aynı öldüğünü düşünmemize sebep olduğunda yaptığın gibi!” “Calla…” Araya girmeye çalıştım ama tabi ki bir işe yaramadı. Marcus’un üzerine yürümeye ve ona bağırmaya devam etti. Ne dediğinin farkında bile değildi. Sadece bağırıyor ve Marcus’u suçluyordu. Ancak onun da bir sabrı vardı ve bunca ayın üzerine, artık sabrı kalmıştı. “Yeter artık Calla! Sana babanın hastalığını söylemediğim için üzgünüm ama bu benim umurumda değilmiş gibi davranmaktan vazgeç. O benim kardeşim. Onu ben de bir zamanlar sevdim ve ona hâlâ değer veriyorum. Aynı senin gibi! Alexander sadece senin hayatını mı mahvetti sanıyorsun? Hayır! Benimkini de mahvetti. Tam iki yıl boyunca hayatımı sürünerek geçirdim. Gerçek anlamda! Ama yine de hep içimde onun iyi biri olduğuna dair umut besledim. Benden karımı kızımı çaldı ama ben onu yine de sevdim. Ve şimdi tek amacım onu durdurmak ve mümkünse bunu onu öldürmeden yapmak. Ama onu yine de durdurmalıyım ve sen onun öleceğini öğrenip delirme, delirip her şeyi berbat etme diye sustuğum için özür dilerim ama kendini ve babanı düşünmekten vazgeçip etrafına bir bak! Sana değer veren ve sen iyi ol diye uğraşan bir sürü insan var hayatında. Bu şımarık tavırlarına son ver. Beni ve olanları kabullenemeyebilirsin ama bu kafana göre hareket edebileceğin anlamına gelmiyor!” Bu konuşmanın üzerine Marcus’un canını mı okumalıydım yoksa ona hak mı vermeliydim bilmiyordum. O çekip gittiğinde, hala arkasından bakıyordum. Calla hâlâ öfkeliydi. Ellerini iki yanında yumruk yapmış, derin nefesler alıyordu. Tekrar bağırmaya başladı. “Sen bencil adamın tekisin Marcus Fisher! Ve bunu kabullenemeyecek kadar da kibirlisin!” Harekete geçip, hızla merdivenleri tırmanmaya başladığında, ben de peşinden gittim. Şu an ne yapacağını bilemiyordum. Çok öfkeliydi. Öfke ve Calla ise oldukça tehlikeli bir karışımdı. Merdivenleri hızlı adımlarla aşıp, odası olduğunu tahmin ettiğim kapıya doğru ilerledi. Hızla kapıyı açıp içeri girdiğinde, tahminlerimde haklı olduğumu gördüm. Burası onun odasıydı. Çok fazla kullanılmamıştı anlaşılan çünkü etrafta çok fazla eşya yoktu. Kralın evinde ki odasından çok farklıydı. Hiç de cici kıza göre bir oda değildi. Duygusuzdu… Evet, bu oda için kullanabileceğim en iyi tabir buydu. “Ona inanamıyorum! Bu kadar bencil, duygusuz ve umursamaz olmayı nasıl başarıyor? Hep kendini düşünüyor. Zaten beni ve annemi düşünseydi şu an tüm bunları yaşıyor olmazdık. Bizi krala bırakıp gitmeseydi… Ve onu hala sevdiğim için ben suçlu oldum bir de. Ona güvenmemeliydim. Ona güvenmektense o okyanusun dibinde balıklara yem olmayı tercih ederdim” Daha son sözleri ağzından çıkar çıkmaz onu iki bileğinden hızla yakaladım ve kızgın bakışlarım altında kendime çektim. “Sakın… Sakın bir daha bunu söyleme! O okyanusta ölmüş olman hiçbir şekilde daha iyi değil. Anlıyor musun? Kendine gel! Kızgınsın. Sonradan pişman olacağın şeyler söyledin ve söylemeye devam ediyorsun. Biraz sakinleş, sonra harekete geç” Kendini geriye doğru çekti ve bileklerini benden kurtarmaya çalıştı. Ancak bu o kadar kolay değildi. Ona karşı sabırlı olabilirdim ama benim de bir sınırım vardı. Aştığını görmeyi ikimiz de istemezdik. “Bırak beni, şampiyon” Sinirli olduğunu hiç gizleyemiyordu, değil mi? Sakinleşene kadar onu bırakmamalıydım belki de “Bırakmıyorum! Sus artık, Calla! Babana söylediklerin doğru değildi. Herkese, her şeye öfkeli olduğunu görebiliyorum ama öfkeni hak eden kişi o değil. Kim olduğunu çok iyi biliyorsun ama kabullenmek istemiyorsun. Anlıyorum. Gerçekten anlıyorum ama artık dur. Sana değer veren, seni koruyan insanları kırarak hiçbir yere varamazsın.” Harika, şimdi de öfkesinin merkezinde ben vardım. Bakışları ateş saçmaya başladığında, bugünü oldukça huzursuz bir şekilde geçireceğimizi biliyordum. “Yani babam haklı öyle mi? Şımarıklık yapıyorum. Sadece kendimi düşünüyorum?” “Ben öyle bir şey demedim.” “Evet, dedin!” Tekrar kendini geriye doğru çekip, ellerimden kurtulmaya çalıştı. Ah, cici kız, benden asla kurtulamayacağını ne zaman anlayacaktın? Ben ne zaman izin verirsem, o zaman benden kurtulabilirdin ve ben buna asla izin vermeyecektim. “Debelenmeyi kes! Seni bırakmayacağım” “Beni anlamıyorsun!” “Bu konuşmayı kaçıncı yapışımız? Her seferinde de sana seni anladığımı kanıtladım. Bir şeyleri anlamayan biri varsa o da sensin! Öfken adeta bir at gözlüğü gibi yerleşmiş gözlerine. Kurtul artık şu öfkenden. Nefes al, Calla. Yoksa eninde sonunda boğulacaksın!” “Ben zaten boğuluyorum ve kör olan biri varsa o da sizsiniz! Hiç biriniz beni boğduğunuzu görmüyorsunuz. Sen de buna dâhilsin, şampiyon.” İşte o an, onu bıraktım, çünkü artık ona başka ne söyleyebileceğimi bilmiyordum. Onu boğduğumu mu düşünüyordu? İyi, onu özgür bırakıyordum. Ne zaman nefes almaya başladığını hissederse, gelebilirdi. Onu sonsuza kadar beklerdim. Ama artık yorulmuştum. Onun peşinde koşmaktan yorulmuştum. Onun bebek bakıcısı olmak istemiyordum. Eşit olalım, birlikte hareket edelim istiyordum. Bugün olanların amacı buydu ama hiçbir işe yaramamıştı. Calla’nın kendi dünyası vardı. Kimseyi o dünyaya almıyor ya da o dünyayı terk etmiyordu. Ve ben artık o dünyaya girmeye çalışmaktan yorulmuştum. Tükenmiştim… “Ben duşa giriyorum. Sen de bu zaman zarfında biraz nefes alırsın. Belki beynine hava giderse, daha sağlıklı düşünmeyi başarabilirsin.” Başka bir şey söylemesine izin vermedim ve onun odasından çıkıp, Marcus’un bana verdiği odaya doğru gittim. Nasıl olduğunu bilmiyordum ama geride bıraktığım tüm eşyalarım şimdi buradaydı.  Acilen duşa girmem gerekiyordu. Bu koku ve strese artık katlanamıyordum. Odaya girer girmez, eşyalarımın olduğu çantadan temiz kıyafetler çıkardım ve banyoya ilerledim. Kirli kıyafetleri banyodaki kirli sepetine attım ve neredeyse hemen, sıcak suyun altına attım kendime. Su bedenimin üzerinden akıp giderken, kendimi daha iyi hissediyordum. Aslında omzumdaki yara yüzünden duşa girmemem gerekiyordu ama yapabileceğim bir şey yoktu. Berbat kokuyordu. Daha sonra pansumanımı yenileyebilirdim. Duşa girmemin üzerinden yaklaşık on dakika geçmişti ki, banyonun kapısının açıldığını duydum. Bunu bekliyordum… Gerçekten. Onu benim kadar kimse tanımıyordu ve ben cici kızımın ne kadar çabuk pişmanlık duyabildiğini çok iyi biliyordum. Hiçbir şey yapmadım. Ona seslenmedim ya da başımı duş kabininden çıkarıp ne yaptığına bakmadım. Bana kendisi gelmeliydi. Bunu yapmaya ihtiyacı vardı. Bir dakika sonra, kabinin kapısı açıldığında, yine hareket etmedim. Ona bakmadım bile. Biraz da süründürsem fena olmazdı hani. “Bana da yer var mı?” diye sordu oldukça sevimli bir ses tonuyla. Bir de cici bir kız olmadığını mı iddia ediyordu? Söylediği tüm o sözler, ona cici kız demekten vazgeçmem için üretilmiş bahanelerdi ama böyle bir şey asla olmayacaktı. Bu sıfatı sevmediğini belli ederek bile bana yeteri kadar çanak tutması yetmiyormuş gibi bir de bu sıfatı çok seviyordu ve bu, cici kız olarak sonsuza kadar yaşayacağı anlamına geliyordu. Bu sefer göz ucuyla dönüp ona baktım ve birkaç saniye onu inceledikten sonra bir adım geri çekildim. Bir adım geri çekilmemin sebebi büyük ihtimalle karşımda tamamen çıplak bir şekilde duruşu olabilirdi ama kesin konuşmak istemiyordum. Ben bir adım geri çekilince, kabinin içine girdi ve kapıyı ardından yavaşça kapattı. Ardından ürke adımlarla yanıma geldi ve tam önümde dikildi. “Benimle konuşmayacak mısın?” Belki. “Pişman olduğumu biliyorsun.” Belki. “Haklıydın. Tüm o şeyleri söylemek istememiştim.” Daha inandırıcı olması gerekiyordu. “Ve beni boğduğunu söylerken ciddi değildim.” Hâlâ inandırıcı değildi. “Aslında, bence ben seni boğuyorum.” Bu konu da ciddi şüphelerim vardı. “Ve kalbini kırdığımı da biliyorum.” Bu da bir seçenekti. “Canını yaktım.” Evet,  belki biraz.  “Belki bana acıyan yeri gösterirsen, iyileşmesine yardımcı olabilirim?” İşte şimdi dikkatimi çekmeye başlamıştı. Başımı hafifçe aşağıya eğdim ve gözlerimi, gözlerine kenetledim. Sakın gülme Taylor! “Mesele ben öpücüklerin çok iyileştirici olduğunu duydum.” Ne yani? Kendini affettirmek için, beni baştan mı çıkaracaktı? Güzel fikir, beğendim. Küçük parmakları, yumuşak dokunuşlarla, omzumda ki bandajın üzerinde geziniyordu. “Bunu ıslatmamalıydın.” Sen de beni lağıma sokmamalıydın. Bana doğru bir adım attı. Artık bedenlerimiz tamamen birbirine değiyor ve su, ikimizin bedenleri arasında ki o ufacık boşluktan akıp gidiyordu. Başını öne doğru eğdi ve tam kalbimin üzerine bir öpücük kondurdu. “Acıyan yer burası mıydı?” Bak işte bu hiç de cici kızlara yakışan bir davranış değildi. Cici kızlar böyle seksi oldukları zaman, kontrolümü kaybetmeme sebep oluyorlardı. Ona daha fazla surat yapmayacaktım. Kollarımı etrafına doladım ve hızla dudaklarımla, dudaklarını buldum. Islak dudakları benimkilere değer değmez, içimde bir bomba patladı. Alevler her yanı sardı. Ne ona yeteri kadar yakın olabiliyordum, ne de su ne kadar soğursa soğusun, alevleri söndürebiliyordum. Beni delirtiyordu… Asla tahmin edemeyeceğim şeyler hissetmeme sebep oluyordu. “Bana güvenmen gerek, Calla,” diye fısıldadım dudaklarına doğru “Sana güveniyorum.” “Hayır, bana her zaman yanında olacağım dair güvenmelisin. Öfkeni bana yönlendirmek yerine benimle konuşmalısın. Seni iyileştirmeme izin vermelisin. Eğer birbirimizin yaralarını saramazsak, bu savaştan sağ çıkmayız.” “O zaman biz de birlikte ölürüz” Birlikte ölmek… Onsuz yaşamaktansa, onunla ölmeyi tercih ederdim ama hayır, biz ölmeyecektik. Birlikte yaşayacak, savaşacak ve kazanacaktık. Bir kez daha öptüm onu ıslak dudaklarından. “Bana güven, cici kız.” “Sana her şeyden çok güveniyorum, Şampiyon.” Sonra onu sımsıkı sardım. Ve ona yeteri kadar yakın olduğumu hissedene kadar da bırakmadım. * Duştan sonra, onu Marcus’la konuşmaya ve ondan özür dilemeye ikna etmiştim. Bunu yapması gerekiyordu. Marcus için değil, kendisi için. Pişmanlık ona hiçbir kazanç sağlamazdı. Kralı sevmek ve Marcus’u sevdiğini gizlemek onu yoruyordu. İkisini de aynı anda sevebileceğini kabullenmesi gerekiyordu. Marcus’un odasına geldiğimiz de önce ben kapıyı çalıp içeri girdim. Robin, Marcus, Ian ve Jeffrey içerdeydi. Marcus başını bir eline yaslamış, diğer eliyle de içki bardağını tutmuştu. Calla kasırgasının etkileri hemen geçmiyordu maalesef. “Müsait misin, Marcus?” diye sordum yumuşak bir ses tonuyla. “Gel, Taylor.” Kapıyı yavaşça açtım ve Calla’nın da kapının ardından görünmesini sağladım. Cici kız ve ben içeri girerken, herkesin gözü bizim üzerimize çevrilmişti. Calla ise bana gergin bakışlar atıyordu. Onun yerine özür dileme mi filan mı bekliyordu? Son bir kez elimi sıkıp, güç aldıktan sonra Marcus’un yanına doğru gitti ve hiçbir şey söylemesini beklemeden ona sarıldı. İşte benim cici kızım. “Özür dilerim,” dedi babasına titrek bir sesle. Marcus’un kolları anında kızının etrafına dolanmıştı. Bu manzaraya imrenmeden edememiştim. Bazılarımızın asla sahip olamayacağı şeyler vardı. “Söylediklerim de ciddi değildim. Kızgın ve üzgündüm ve sen de öfkemi boşaltabilme için oradaydın.” Geri çekildi. Ellerini onun omuzlarına koyup gözlerinin içine baktı. “Aramızın çok iyi olmadığını ve sana karşı anlayışlı davranmadığımın farkındayım ama birilerine sinirlenmezsem, nasıl devam ederim bilmiyorum. Yani bilmiyordum. Artık böyle olmayacağım. Seni suçlamaktan vazgeçiyorum. Olanların bencil olduğun için değil bizi düşündüğün için olduğunu biliyorum. Ama söz veriyorum bundan sonra daha anlayışlı olacağım. Ama sen de benden bir şey saklama ve ne olursun artık tüm bu olanlara bir son ver. Daha fazla onunla savaşmak istemiyorum. Sadece dursun ve hayatımı çalmaktan vazgeçsin istiyorum.” Bütün bunları istiyordu ve ben bunları ona veremezdim. Bunun düşüncesi canımı sıksa da, Marcus bunu yapabilirdi ve ölmediği için gerçekten mutluydum. Calla eğer ikimizin arasında bir seçim yapması gerekirse, onu seçeceğini söylemişti. Anlıyordum. Ve bunu onaylıyordum. Marcus’u seçmeliydi. Bu beni mahvederdi ama onun yanında benim yanımda olduğundan bile daha çok güvende olurdu. “Söz veriyorum Calla,” dedi kızına Marcus. “Çok az kaldı. Her şey daha iyi olacak. Kral’a son darbeyi indirmeye hazırlanıyoruz. Ona bir şey olmaması için elimden geleni yapacağım. En azından doktorların söylediği zamandan önce ölmemesi için. Ama Calla, Alexander’ın günleri sayılı. Tedaviyi reddediyor. Kabul etse bile, onlar doktor, Tanrı değil. Onu öldürmeyeceğiz ama o bir gün ölecek. Zamanından önce…” Calla tekrar sıkıca sarıldı babasına. Omuzları titriyordu. Başını onun göğsüne yasladı ve boğuk hıçkırıklarla ağladı. Ağlamasından nefret ediyordum. Ama biliyordum ki bu sefer ağlaması gerekiyordu. Ağlamazsa nasıl rahatlardı bilmiyordum. İçinde ki zehri akıtmalıydı. Nefes almalıydı. “Söyle ona Marcus,” dedi Ian “ Ona planını söyle” Ne planı? Krala indirmeyi planladıkları son darbe mi? Calla meraklı gözlerle geriye doğru çekildi. “Ne planı?” “Kralı tahtından indirme planı” Şaka yapıyorlardı değil mi? “Kralı tahtından indireceğiz,” dedi Marcus kendinden emin bir ses tonuyla “Ve yerine başkasını geçireceğiz. Bizimle birlikte çalışacak birini.” Kralın yerine başkasını mı geçireceklerdi? Bu planın sağlamlığından emin değildim. Amacı ne bilmiyordum. Ve bilmediğim bir şey daha vardı ki, tüm şüphelerimin esas sebebi oydu. Veliaht prens kimdi?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD