Robin, Calla ve ben, Boş binanın üst tarafını saran, asma katın metal zemini üzerinde durmuş, korkulukların üzerinden eğilerek teslimatı izliyorduk.
“Eğer bu işi yapacaksak,” diye fısıldadı Robin. Yani şu an yaptığımız işi mi? Ee? “Bazı kurallarımız olmalı”
İşte yine babacılık oynamaya başlamıştı. Kuralsızların peşindeydik. Ne kuralından bahsediyordu bu?
“Taylor’ın elini tut Calla!” Kural bu muydu? Birazdan da onu öpmemi filan mı isteyecekti? Daha ileri gidecekse, eve dönmemizi beklemesi gerekiyordu. “Ve buradan çıkana kadar da bırakmayacaksın!”
Sıkkın bir nefes aldı Calla yanımda “Ne biçim bir kural bu? Karşıdan karşıya geçmiyoruz, Robin”
“Sen onu yaparken bile başını belaya sokmayı başarırsın. Dediğimi yap. Eğer Taylor’ın elini bırakıp bir yere gidersen, bu sefer senin için üzülmem ve Kelly’nin seninle ilgilenmesini sağlarım. Annenin dişli tarafını tanımıyor olabilirsin ama ben tanıyorum!”
Kelly mi? O melek gibi kadının altında bir şeytan mı vardı yani? Ben de Calla’nın kime çektiğini merak etmeye başlamıştım.
“Off! İyi ya, tuttum işte!” parmaklarını sıkıca parmaklarımın arasına geçirdi ve yüzünü buruşturup, Robin’e fısıldamaya devam etti “Sanki başımı sürekli belaya sokuyormuşum gibi davranmanız çok gıcık”
“Sokmuyor musun?”
Biraz daha tartışırlarsa yakalanacaktık. Ancak öyle komiklerdi ki kendimi izlemekten alı koyamıyordum. Calla’ya böyle kafa tutabilen biri olduğunu hiç bilmiyordum. Ben bile onunla mücadele edemezken, Robin’in onu susturduğunu izlemek çok eğlenceliydi.
Anlaşılan Robin’in tek kuralı buydu çünkü Calla istediğini yerine getirir getirmez susmuştu. Sonra hep birlikte, ayaklarımızın altında gerçekleşene tüyler ürpertici sahneyi izlemeye koyulduk.
Neredeyse 20 çocuk, bir sıra halinde dizilmişti. Tanrı aşkına nereden buluyordu bu kadar çocuğu? Gerçekten de dünya da bu kadar kayıp çocuk var mıydı? Korumalar çocukların etrafına, binanın önemli çıkış noktalarının önlerine dizilmişti. Birkaç tanesi, seçicilerin arkasında duruyorlardı. Evet, yer altında onları böyle çağırıyorduk. Onlar seçicilerdi. Kazananları seçiyorlardı. Zayıf çocukların sonları ise sonsuz karanlık oluyordu. En azından orada huzur buluyorlardı zavallılar. Korkulardı. Deli gibi korkuyorlardı ama sonunda, daha fazla acı çekmeden huzur buluyorlardı. Kraldan her geçen gün daha çok nefret ediyordum. Başkalarının çocuklarının hayatlarını mahvedip duruyordu. Calla’ya bile aynısını yapmıştı. Ne hakkı vardı buna? Hastaydı Kral. Başkalarına acı çektirmekten zevk alan hasta ruhlu pisliğin tekiydi.
İki adet seçici vardı çocukların önünde. Yaş ortalamaları en fazla ondu bu çocukların. Bazıları ağlıyordu. Bazıları titriyor, bazıları korkularını gizlemeye çalışıyorlardı. Sonlarını bilmeden, endişeyle seçicilerin yüzlerine bakıyorlardı.
Seçicilerden biri öne doğru bir adım attı. Kralın kendini tanrı pozisyonuna koyduğunun bir başka kanıtıydı bu sahne. Kendini tanrı, seçicileri de melekleri gibi görüyordu belki de. Biri onları yeraltına alıyor, diğer ölüme gönderiyordu. Kral tanrı değildi. Bunu anlamak için dindar olmak filan gerekmiyordu. Tanrı bizi ve bu dünyayı, en ince ayrıntısına kadar hesaplayarak yaratmış yüce bir varlıktı. Kralsa küçük hesapların peşinde, kibirli bir sürüngenden başka hiçbir şey değildi. Bu düşüncemi sesli dile getirmedim. Calla babasını hala seviyordu. Kahretsin, aynı şeyi biri benim babam için söylese, muhtemelen ben de kızardım. Off! Çok boktan bir durumdu bu. Birinden nefret etmeye çalışmak çok zordu. Neden babam bir pislikti? Neden beni bir babanın sevmesi gerektiği gibi sevememişti? Neden kumar oynamak yerine, iyi bir baba olmaya çalışmamıştı? Bütün bunları şu anda sorgulamam tuhaftı. Bazen kendimi eksik hissediyordum. Annemi özlediğim zamanlar oluyordu. Çok sık rüyamda görüyordum onu ve bunu kimse bilmiyordu. Calla bile… Neyse ki geceleri sayıklamıyorum.
Ve Calla’nın da sık sık benzer şekilde kendini sorguladığına emindim. İçin de bulunduğu durum karılıktı ve bu nedenle ona destek olacağıma inanması gerekiyordu. İşte bu yüzden buradaydık. Çatıda eğer gidelim deseydim benimle gelirdi ama içinde şüphe kalırdı. Burada onunla yan yana durup, olanları izleyebileceğimi görmesi gerekiyordu.
Elimi daha sıkı tuttu. Çünkü seçiciler ilk elemeyi yapmışlardı. Gözümün önünde bir mezar açıldı. Tek tak çocukları kontrol ediyorlardı. Baştan ayağa, her bir kası, her bir uzvu elliyor, kontrol ediyor ve sağlamlıklarını türlü şekilde kontrol ediyorlardı. Onlara vuruyor, canlarını çeşitli yöntemlerle acıtıyor ve dayanıklılıklarını ölçüyorlardı. Çığlık atarsan, ölürsün, kural buydu. Zavallılar bunu biliyorlarmış gibi sıkıyorlardı dişlerini ama işte ikinci bir çocuk daha dayanmamıştı bu işkence. Bir mezar daha kazındı gözümde. Calla elimi daha çok sıktı.
Yavaşça Marcus’un adamlarına çevirdim bakışlarımı. Ne yapacaklarını görmek için onları dikkatle incelemeye başladım. Ellerinde telsizler, sessizce olanları izliyorlardı. Adamlardan birinin eli havadaydı. İşaret vermek için bekliyordu. Ne yapacaklardı? Doğru anı bekliyorlardı harekete geçmek için.
“Ne yapacaklarını biliyor musun?” diye sordum, Calla doğru eğilip, fısıltıyla.
“Hayır,” diye yanıtladı sorumu Calla “Genelde bana son ana kadar söylemezler. Genelde beni getirmekte istemezler.”
Genelde ben de buraya gelmesini desteklemiyordum. Evde oturup kitap filan okusaydı ya! NE gerek vardı kötü adamların peşinden koşmasına?
Adamları incelemeye devam ederken ben, üçüncü bir mezar daha kazındı. Sonra başta ki adam, telsizine fısıldadı ve havada ki eli aşağıya indi.
O andan sonra her şey, çok hızlı bir şekilde gelişti. Önce kapıların sert bir şekilde açıldığını duyduk. Sonra kavga sesleri geldi. Onun ardından duyduğumuz ‘Polis!’ ikazıyla, olduğumuz yere çakılıp kalmıştık. Kahretsin ya! Bir polis eksikti. Robin ve ben etrafımıza bakınıp bir kaçış yolu arıyorduk. Calla koluma sıkıca sarılmış ve bir kedi gibi bana sokulmuştu. Bir daha bu depoya gelmek istemeyeceğini de garantilemiş olmuştum. Zaten buraya her gelişinde başına bir olay geliyordu. Yürüyen belaydı resmen. Gidip yürüyen bir belaya aşık olmuştum. Zaten başka hiçbir derdim yoktu ya iyi olmuştu bu!
“Ne yapacağız?” diye fısıldadı Calla panikle
“Kaçacağız. Aşağıya inmenin bir yolunu bulmalıyız. Balık havuzlarının arka tarafında bir çıkış daha var. Oradan gidebiliriz. Hadi şimdi aşağıya inelim”
Sonra etrafımızı gözetleyerek, ben önde, Robin arkada, Calla ortamızda aşağıya doğru inmeye başladık. Polis kaçan adamları kovalamaya başlamış ve kalanlarla çatışmaya girmişti. Olabilecek en gizli şekilde merdivenlerden inmiş ve konteynırların arkasına saklanarak oradan kaçmaya çalışmıştık. Ama illa ki kaçışımız zor yoldan olacaktı. Hikayemizin olmazsa olmazıydı bu.
“Durun!” diye bağırdı polisin biri. Kendimi fare gibi hissediyordum. Bir delikten çıkıp diğerine giderken, ev sahibine yakalanmıştık. Şimdi diğer deliğe, kafamıza süpürgeyi yemeden ulaşmak zorundaydık. Daha sıkı tuttum Calla’nın elini ve daha hızlı koşmaya başladım. Aşağı kata inen koridorlara indik ve merdivenlere doğru koşmaya devam ettik. Nefesim kesilmişti. Ciğerlerim adeta yanıyordu. Adrenalin ve korku yer yerimi sarmıştı. Ama pes etmedim. Koşmaya devam ettim. Polis bize çok ama çok yaklaşmıştı. Neredeyse enselenmek üzereydik ama koşmaya devam ettik.
Sonunda en alt kata inmiştik. Şimdi tam balık havuzlarının önünde duruyorduk. Calla göz ucuyla onlara bakıyordu. Eğer bir daha o suya girmeyi aklından bile geçirirse sonuçlarına katlanırdı.
“Saklanmalıyız!” dedi Robin panikle. İyi de nereye?
“Benim bir fikrim var!” dedi Calla
“Havuz olmaz”
“Off! Sussanıza biraz! Hayatımızı kurtarmaya çalışıyorum. Ama biraz pis bir fikir”
“Nasıl pis bir fikir?”
Calla’yı dinlediğime inanamıyordum. Bir daha ‘Bir fikrim var!’ dediğinde, onu bayıltacaktım. Çünkü şu anda o ‘pis’ fikrinden de ondan da nefret ediyordum. Fikrinin tüm ‘pis’ kokusu üzerime yapışmış durumdaydı. Tam anlamıyla acı çekiyordum.
Calla’nın bir fikri olarak, beş saniye içinde Robin ve ben kendimizi logar kapağını kaldırırken bulmuştuk. Ardından hep birlikte kanalizasyondan aşağıya inmiş ve kapağı arkamızdan kapatmıştık. New York’un pis su kanallarına inen merdivenlerin dibinde beklerken, bir yandan öfkemi bastırmaya çalışıyor, bir yandan da olanları dinliyordum. Peşimizde ki polis gitmişti ancak çatışma sesleri buradan bile duyuluyordu. O sesler kesilene kadar logar kapağının altında on beş dakika boyunca kalmış olmalıyız. Sesler kesildikten hemen sonra çıkmadık elbette oradan. Bir süre etrafın ‘temiz’ olduğuna emin olana kadar bekledik. Lanet olsun, acil duş almaya ihtiyacım vardı ve cici kız ceza olarak sırtımı yıkamama yardım edecekti!
“Sence gittiler mi?” diye sordu Calla. Bizi buraya soktuğuna göre bu konuda da bir fikri olması gerekmiyor muydu?
“Bilmiyorum,” diyerek yanıtladı sorusunu Robin. “Bir iki dakika daha bekleyelim…”
Robin konuşması üstümüzden gelen koşma sesleriyle kesilmişti. Anlaşılan daha uzun süre bu iğrenç yerde kalacaktık. Yeraltından kurtulamayacak mıydım ben?
“Polisleri iyi atlattık” dedi bir erkek sesi. Bu kralın adamlarından biriydi.
“Evet, ama sana söylüyorum. Bu sondu. Bir daha asla bir teslimata gelmeyeceğim. Her seferinde bir sorun çıkıyor”
Marcus iyi çalışıyordu demek.
“Jones’un devri bitmek üzere. Artık attığı her adımda tahtı sallanıyor. Belki de onu koltuktan biz indirmeliyiz”
İki adam kendi kendilerine iğrenç birer kahkaha atıp gülmeye başladılar. Fantezi dünyaları kralın tahtına oturmaktan mı ibaretti yani? Nereden bulmuştu bu zavallıları, Jones?
“Zaten bir ayağı çukurda, o uyuz ihtiyarın. Bir veliahttı da yok bildiğim kadarıyla. Şampiyon kayıp. Taca aday kimse yok”
Çünkü şampiyon taca çok meraklıydı. Böyle bir şeyin şakası bile komik değildi. Ayrıca Jones bir ayağının çukurda olduğu da tam bir saçmalıktı.
“Ne kadar ömrü kalmış?”
Ya da değildi.
“Doktorlar en fazla bir yıl daha yaşar diyormuş”
Calla’nın kolları gövdemi bir ahtapot gibi sıkıca sardı. Hızla inip kalan göğsünün ağırlığını sırtımda hissedebiliyordum.
Kral ölüyordu… kral ölüyordu. Calla… Calla babasını kaybediyordu. İçimden bir ses, esas fırtınanın şimdi başlayacağını söylüyordu. Ölümün kokusu etrafımızı sarmıştı. Tek dileğim, bizden birini almamasıydı. Çünkü bize verilen bu ikinci şansı, bir ölümle daha kirletmek en son istediğim şeydi.