Yazar'dan.
Hilal duyduklarına inanamadı. Berat’ın ölümü kader değildi. Bu ölüm bir cinayetti.
Ev halkının hâli de Hilal’den farklı değildi. Herkes şok içinde Beşir’e bakıyordu.
Hilal yaşadığı şoktan kurtularak Beşir’in yakasına yapıştı.
“Sen ne söylediğinin farkında mısın? Berat’ı benden, kızımdan alma cüretini nasıl gösterebilirsin? O senin abindi!!” diye bağırdı.
Beşir;
“O benim abimdi. Ama seni benden aldı. Seni benden alan herkes düşmanım.” diye Beşir de bağırarak konuştu.
Hilal, Beşir’in yakasını bıraktı.
“Beni senin değildim ki, beni senden alsınlar.” dedi. Hâlâ bağırarak konuşuyordu.
“Sen benimdin. On yıl önce hayalime kavuşuyordum. Ama bunu engelledin. Bu da yetmedi. Arkadaşını benimle evlendirdin. Sırf senin arkadaşın diye bir gün bile kötü davranmadım. Elini bile tutmadım.
Ben seni sevdiğimden beri bir kere bile sana ihanet etmedim. Ama sen bana, Berat’la ihanet ettin. Ben sana kıyamam… Yanlışınla, doğrunla her zaman kabülümsün. Ama Berat’ın ihaneti cezasız kalmamalıydı. Cezası ÖLÜMDÜ!” diye bağırdı.
Hilal şokla dinliyordu. Beşir kendi kafasında kurmuş, oynamıştı. Bunların hiçbiri ne Hilal’in ne de Berat’ın suçuydu. Bu olanlar, Berat’ın ölümü, hepsi Beşir’in hastalıklı beyninin suçuydu.
Hilal Beşir’in yakasına yapıştı. Onu iterek abilerinin olduğu tarafa itti. Miran ve Mihran, Beşir’i kollarından tuttu. Hilal, Firuz Ağa ve Fitnat Hanım’a bakıp;
“Sevgili oğlun abisini öldürmüş. Hastalıklı beyni yüzünden. Sen anne olarak oğlunun hasta bir zihne sahip olduğunu nasıl anlamazsın?” diye bağırdı.
Fitnat Hanım sinirle;
“Bu olanlar senin suçun. Sen olmasaydın eğer, Beşir Berat’a düşman olmazdı. Hepsi senin suçun.” dedi.
“Hâlâ oğlunu mu savunuyorsun?” diye sordu Hilal.
“Hepsi senin suçun. Miran, Mihran bırakın oğlumu!” diye bağırdı Fitnat Hanım.
Hilal abilerine bakıp;
“Abi, bu şerefsizi götürün. Hiçbir yere bırakmayın.” dedi.
Miran ve Mihran, kardeşlerinin sözüyle Beşir’i korumalara teslim ettiler. Ama bir daha kardeşlerinin bu şerefsizle yüzleşmesine izin vermeyeceklerdi. Bu işi babalarıyla birlikte kendileri halledeceklerdi.
“Siz utanmadan Berat’ımın katilini mi savundunuz bana? Bu gece bu şehirden çıkıp gidiyorsunuz. Bir daha sizi bu şehirde görmeyeceğim. Eğer olur da içinizden birini görürsem, o zaman tüm şehir her şeyi öğrenir. Oğlunuzun katilinin diğer oğlunuz olduğunu. Utanmadan katili savunduğunuzu.
İki saat içinde konağımı terk edin. İki saatten bir dakika bile geçerse, konağı sizinle beraber yakarım.” deyip salondan çıktı.
Kimsenin yüzüne bile bakmadı. Biliyordu ki geri kalanını babası hallederdi. Odasına çıktığında ağlamaya başladı. Bu çok fazlaydı.
Beşir’in hastalıklı beyni yüzünden Berat hayatından olmuştu.
Hilal’in bir türlü aklı almıyordu. İnsan nasıl sevdiğinin mutsuz olmasına dayanır ki? Sözde Hilal’e aşıktı Beşir. Ama aşk bu değildi ki.
Hilal aşkı çok güzel bir şekilde tatmıştı. Berat, Hilal’i çok sevmişti. Ama tam tersi de olabilirdi. Berat, Hilal’in hislerine karşılık vermeyebilirdi. Hilal’e âşık olmayabilirdi. Başka birini sevebilirdi. Bu durumda Hilal ne yapardı?
Sevdiğinin mutluluğuyla mutlu olurdu. Elbet üzülürdü. Ama sevdiği için de mutlu olurdu. Sevmek, âşık olmak herkes için farklı bir şey galiba.
Beşir için sevmek dediği şey, sevdiğini öldürmekti.
Hilal, Berat’la anılarını sakladığı dolabın kapısını açtı. İçinden bir bir tüm fotoğrafları, eşyaları çıkardı. Son kez hakkı olarak ağlamaya başladı. Yarından sonra Berat’ın adını bile anmaya hakkı yoktu. Bir kardeşi Berat’ı ondan aldı. Bir kardeşi ise Berat’ın hatırasını bile haram kıldı.
Hilal her zaman güçlü biri oldu. Yaşadıkları onca şeyde tek tesellisi kızıydı. Şimdi de kızı için dik duracaktı. Kızı için sevdiğinin adını bile anmayacaktı. Artık ağlamayacaktı.
Hilal sabaha kadar ağladı. Bütün gece uyumadı. Dışarıdaki sesleri duydu ama odasından çıkmadı. Babasına güveniyordu. Babasının Firuz Ağa ve diğerlerini evden göndereceğini biliyordu.
Ferzan Ağa her zaman kızını dinleyen bir baba oldu. Hilal’in çocukluğundan beri bu böyleydi. Kızını dinler, söylediklerini düşünürdü. Eğer kızı haklıysa, sözünü yerine getirirdi. Şimdi de kızının haklı olduğunu biliyordu.
Hilal ağlamayı kesip pencereden dışarı baktı. Hava çoktan aydınlanmıştı. Konak sessizdi. Bu, Hilal için iyiye işaretti. Sinirlenmeyecekti… Şimdi aşağıya inip babası ve abileriyle konuşmalıydı.
Telefonu eline aldığında saatin 8 olduğunu gördü. Canı o kadar yanıyordu ki güneşin saatler önce doğduğunu bile fark etmemişti. Odadan çıkıp salona geldi. Babası salonda tek başına oturmuştu. Ferzan Ağa kızına bakıp burukça gülümsedi. Kızının yaşadıkları ve yaşayacakları kolay değildi. Bunu çok iyi biliyordu. Hilal babasının yanına oturdu. Ferzan Ağa kızını kollarının arasına aldı.
Hilal;
“Gittiler mi?” diye sordu.
Ferzan Ağa;
“Gittiler. Şehri terk ettiler. Adamlarım peşlerinde, merak etme. Artık bu şehre adım atamazlar.” dedi, güven verircesine.
Hilal hiçbir şey söylemedi. Sadece kafasını salladı. Biraz daha babasının kollarının arasında durdu. Bir süre sonra babasından ayrılıp sessizliği bozdu.
“Beşir’in yaşamasını istemiyorum.” dedi net bir sesle.
Ferzan Ağa derin bir nefes aldı.
“Merak etme. Hak ettiği cezayı alacak. Gözün arkada kalmasın. Senin daha fazla bu işe karışmanı istemiyorum. Babana ve abilerine güven. Biz halledeceğiz.” dedi.
Hilal;
“Size güveniyorum. Ama istediğim bir şey daha var. Beşir cezasını çekmeden önce Selma’dan boşansın.” dedi.
Ferzan Ağa gülümsedi.
“Merak etme kızım. Bunu sabah abilerin halletti. Boşanma evrakları imzalandı. Bugün dava için gün alınacak. Hilal, Selma da benim kızım. Ben kızımın bu şerefsizle adının daha fazla anılmasına müsaade etmem. Merak etme. Allah görüyor. Eğer abilerinin sevdikleri olmasaydı, gelinim yapacaktım Selma’yı. Kısmet… Gelinim olmadı ama kızım oldu. Sen neysen Selma da o. Merak etme.” dedi.
Hilal babasına içtenlikle sarıldı. Selma’yı gerçek bir kız kardeş gibi seviyordu. Bu sözleri babasından duymak onu çok mutlu etmişti.
“İyi ki benim babamsın. Sen ve abilerim bu hayattaki en büyük şansımsınız.” dedi.
Babası Hilal’i başının üzerinden öptü.
“Keşke seni bu evlilikten de kurtarabilsem ama yapamıyorum.” dedi hüzünle.
“Baba, sen benim için elinden gelen her şeyi yaptın. Şimdi sıra bende. Ben de kızım için elimden ne geliyorsa yapmalıyım. Beni merak etme. Ben senin kızınım… Hiç kimse beni üzemez.” dedi.
Ferzan Ağa kızına gülümsedi.
Biraz daha konuştuktan sonra Hilal, Selma’nın odasına çıktı. Kapıyı çalıp içeri girdi.
Selma’nın kanepede oturduğunu gördü. Yanına gidip oturdu.
Selma;
“Ben ne diyeceğimi bilmiyorum Hilal. Beşir’in sana âşık olduğunu anlamıştım ama bu aşkın hastalıklı olduğunu anlamamışım. Belki daha erken fark etseydim bunlar yaşanmazdı. Berat abiyi geri getiremezdik ama onları hayatımızdan çıkarabilirdik. Sen de onlar yüzünden evlenmek zorunda kalmazdın.”
Hilal, Selma’nın sözünü kesmeden dinledi. Selma haklıydı. Eğer onları daha önce bu şehirden yollasaydı, İsmet kız kaçırmazdı.
Hilal;
“Bu olanlar ne benim suçum ne de senin. Bu olanların tek sorumlusu Beşir.” dedi ve derin bir nefes aldı. “Daha fazla bu konu hakkında konuşmak istemiyorum. En kısa sürede Beşir’den boşanacaksın. Abilerim Beşir’e boşanma evraklarını imzalatmış bile. Geriye mahkemeden gün almak kalıyor. Daha fazla o ruh hastasıyla adının anılmasını istemiyorum. Hiçbir bağın kalmayacak onunla.” dedi.
Selma;
“Babamlar boşandığımı öğrenirse beni yanlarına almak isterler.” dedi.
Hilal;
“Hiçbir şey yapamazlar. Olur da öyle bir şeye kalkışırlarsa babam halleder.” dedi, güven verircesine.
“Artık özgür olacaksın Selma. Kim bilir, belki âşık olursun. Âşık olduğun biriyle evlenirsin.”
Selma burukça gülümsedi.
“Âşık olacağımı sanmıyorum Hilal. Hatta yeniden evleneceğimi. Boşanıyorum… Zaten mecburi evlilikti. Benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Bu yüzden üzgün değilim. Üzüldüğüm şey babamın yeniden karşıma çıkma ihtimali.” dedi.
Hilal;
“Sen babama güven. Ne zaman bize söz verdi de yerine getirmedi? Merak etme, korktuğun hiçbir şey olmayacak.” dedi.
Selma;
“Size güveniyorum. Siz benim ailemsiniz.” dedi tebessüm ederek.
Selma’yı tanımayan biri bu tebessümü mutluluktan sanardı. Ama Hilal Selma’yı çok iyi tanıyordu. Bu tebessüm Selma’nın kederiydi. Öz babası ve abileri asla arkasında durmamıştı. Kendisinden yaşça büyük birine üçüncü eş olarak vermeye kalkmışlardı.
Biraz daha konuştuktan sonra Hilal odadan ayrıldı. Kendi odasına geldiğinde saat artık 12’ydi. Banyoya geçip güzelce duş aldı. Duştan sonra saçlarını kuruttu. Üzerine sade, yeşil renk bir elbise giydi. Siyah, düz saçlarını açık bırakarak odadan çıktı.
Bugün Derya ile konuşacaktı. Olanları daha fazla saklayamazdı. Telefonu Derya’yı aramak için açtığında yabancı numaradan arama olduğunu gördü. Aramayı açıp;
“Alo.” dedi.
Karşı taraf;
“Hilal Hanım?” diye sordu.
Hilal, duyduğu kalın tok sesle kim olabileceğini düşündü.
“Buyurun, benim. Siz kimsiniz?” diye sordu.
Karşı taraf;
“Aziz… Aziz Mahsaroğlu.” dedi.
Hilal, Aziz adını duyunca yutkundu. Bu, Sefer Ağa’nın bahsettiği kişiydi. Evleneceği adam…
Hilal:
“Dinliyorum sizi.” dedi, ciddi bir ses tonuyla.
Aziz:
“Yüz yüze konuşmamız gereken konular var.” dedi.
Hilal derin bir nefes aldı.
“Adresi ya da konumu yollayın… Geliyorum.” dedi. Beklemeden Aziz’in suratına telefonu kapattı.
Aşağıya indi. Babasının yanına gidip;
“Benim dışarıda bir işim var. Gecikmeden gelirim. Sen burada kalsan olur mu?” diye sordu.
Ferzan Ağa:
“Ne işin var?” dedi.
Hilal:
“Aziz Mahsaroğlu aradı. Buluşup konuşmak istiyor.”
Ferzan Ağa:
“Aziz Ağa’yı tanırım kızım. Hakkında tek bir kötü şey gelmedi kulağıma. Saygılı, adaletli biri. İki kez evlendiğini biliyorum. İlk evliliğini erken yaşta yapmış. Bir kızı var. 18 yaşında. Eşini trafik kazasında kaybetmiş. Kızı henüz 4 yaşındaymış. İkinci evliliği ise 1 sene sürmüş. Boşanmış… Ama neden boşandığı bilinmiyor. Biraz yaşı büyük kızım. Sen 30 yaşındasın. O ise 40.” dedi.
Hilal babasına bakıp:
“Bu kadar bilgiyi bir yerden duysan bile aklında tutmazsın.” dedi.
Ferzan Ağa gülümsedi.
“Evet, tutmam. Çünkü önemli bilgi değil benim için. Ama dün gece biraz araştırma yaptırmış olabilirim. Ne de olsa artık kızımın adı onunla anılacak. Hakkında her şeyi bilmem gerekiyordu.”
Hilal:
“Anladım baba. Neyse, bekletmeyelim Ağa’yı.” deyip konaktan çıktı. Telefonuna gelen konuma baktı. Arabaya binip konuma doğru yola çıktı.
Konuma geldiğimde lüks bir kafe olduğunu gördüm. Arabadan inip kafenin kapısına doğru yürüdüm. Etrafta bir sürü koruma vardı. Beni gördüklerinde kulaklıklarına dokunup bir şeyler söylüyorlardı. Ağa’larına geldiğimi haber verdikleri çok belliydi. Kafeye girdiğimde boşluk karşıladı beni. Kafeyi kapatmıştı. Masalara baktığımda en orta masada fazla iri olan bir adam oturuyordu. Yanında korumaları da vardı. Aziz Ağa’mız bu olmalıydı. Masaya yaklaştığımda korumalar uzaklaşmaya başladı. Korumalar kafenin kapısına gidince yüzümü Ağa’mıza döndüm. Kendisinin bakışları bendeydi. Beni süzüyordu. Ben de onu süzmeye başladım. Siyah takım elbise, siyah gömlek giymişti. Yakıştığını itiraf etmeliyim. Yaşını göstermiyordu. Dışarıda görsem 35 yaşında derdim. Adam 40 yaşına göre bayağı iyi. Adamı daha fazla süzmek istemedim. Bu yüzden sandalyeyi çekip oturdum. Oturmamla konuşmaya başladı.
“Hoş geldiniz Hilal Hanım.” dedi. Sesi fazla kalın ve sert tondaydı.
“Hoş buldum.” diye kısa cevap verdim.
“Lafı uzatmanın manası yok. Sizi ne için çağırdığımı az çok tahmin ediyorsunuzdur.” dedi.
“Evet ediyorum. Evlilik ya da berdel…” dedim.
Kafasını salladı.
“Evet, evlilik. Babam bana her şeyi anlattı. Ben de istemem küçük bir kız çocuğunun hayatı mahvolsun. Karar verildiğinde de zaten itirazımı bildirmiştim.” dedi.
“Kızım hakkındaki hüküm asla gerçekleşmemeli. Benim kızımın 12 yaşı daha yeni oldu. Asla sözlü diye anılmasını, bir evliliğe mecbur kalmasını istemiyorum. Evlilik için 18 yaş demişler. Ama şimdiden sözlü diye anılacak. Olmaz… Kızımın 18 yaşı olduğunda biriyle evlenmek isterse, bu ancak sevdiği biri olur. Başka türlüsü olmaz. Bu yüzden kararı değiştirmek istiyorum. Elimde olsa kararı ortadan kaldırırdım ama maalesef… Elimde değil. En azından kızımın geleceğini kurtarmak istiyorum.” dedim Aziz Ağa’ya.
Aziz Ağa dikkatle dinledi beni. Gözlerini gözlerimden bir dakika bile ayırmadı.
“Benim de duymak istediğim buydu Hilal. Bu evlilik kabulümdür. Kararı da değişmiş bil. Ben Ağa’larla konuşup halledeceğim.” dedi kararlılıkla. Hilal Hanım’dan Hilal’e terfi ettik.
“Tamam o zaman. Başka bir şey yoksa kalkmalıyım. Halletmem gereken işlerim var.” dedim.
“Nüfus cüzdanını bırak. İşlemlere başlayalım.” dedi.
Nüfus cüzdanını çantamdan çıkarıp masaya koydum.
“Aslında konuşmam gereken birkaç konu var. Ama bugün olmaz. Aklın çok karışık. Ama mutlaka nikâhtan önce konuşmamız lazım.” dedim.
“Konuşuruz. Problem değil.” dedi.
Başka bir şey söylemeden kafeden çıktım. Aziz Ağa’nın bakışlarını hâlâ üzerimde hissediyordum ama dönüp bakmadım. Arabaya binip çalıştırdım. Şimdi sıra Derya ile konuşmaktaydı…