Zelal’in ağzından;
Ben istemedim. Hiçbir zaman hayalini kurmadım bu hayatın. Ama kimse sormadı zaten bana ne istediğimi. Sormazlar. Bizim evde kız çocuğuna sadece “susmak” öğretilir.
O gün babam odaya geldiğinde kapıyı bile kapatmadı arkasından. Yanında amcam vardı. Her zamanki gibi sessiz ve sert. Gözleri beni delip geçiyordu. Babam konuştu önce:
— “Veysel seni istiyor. Artık bu iş uzamasın. Elvan yüzümüzü kara çıkardı, sen çıkartmayacaksın.”
Nefesim daraldı. Elimle karnımı bastırdım, sanki içim eziliyordu.
— “Baba… ben…” dedim. Sesim çıkmadı, sadece bir fısıltıydı.
Amcam yaklaştı. Dudaklarının kenarındaki sert çizgiler belli belirsiz bir gülümsemeye dönüştü.
— “Eğer karşı çıkarsan... hem seni... hem ablanı toprağa gömeriz. Ne Elvan kalır, ne sen. Anladın mı?”
Donup kaldım. Birden buz gibi oldum. İçimdeki tüm sesler sustu. Sadece kalbimin hızlı atışlarını duyuyordum.
Ablam... Elvan. Onun yüzünü düşündüm. Kurtulmuştu sanmıştım. Özgürdü artık. Ama değilmiş. Hâlâ bizim gölgemizdi.
Başımı eğdim. “Tamam” dedim.
O kelime boğazımı yaktı. “Tamam.” Sadece bir kelimeydi ama benliğimi paramparça etti.
O günden sonra her şey sustu içimde. Konuşmadım. Sorgulamadım. Elvan geldiğinde ona bile anlatmadım. Anlatamazdım. Çünkü o gitmişti… ben ise burada kalmıştım.
Beni bekleyen hayat bir düğün değil, sessiz bir cenazeydi. Kendi ruhumun gömüldüğü bir gece. Ama ağlamadım. Çünkü ağlamak bile bu evde yasaktı. Şimdi gelinlik giymiş odamda oturuyorum.
Ayna karşımda. Bana bakan bu kız, ben miyim?
Beyazlar içindeyim… ama bu beyazlık, masumiyetin değil; suskunluğun, kabullenişin ve mecburiyetin rengi.
Omuzlarımda yanan o ağır yük, dantelden daha keskin.
Göz kapaklarım ağır, çünkü günlerdir uykusuzum. Ama asıl yorgunluk kalbimde.
Ellerime bakıyorum. Titriyorlar.
Az sonra o eller, başkasının ellerine verilecek.
Sadece adımı almayacaklar; benliğimi de alacaklar.
Zaten ne kaldı ki benden?
“Evet” derken neyi kabul etmiş olacağımı hâlâ tam bilmiyorum.
Kapının ardında ayak sesleri var. Kadınlar fısıldaşıyor, biri kınamı tazeliyor, biri anneme “Ağlama, kızını gelin ediyoruz” diyor.
Kimse bilmez ki annem içten içe yanıyor.
Ama o da sustu. O da benim gibi sesini yuttu yıllarca.
Belki de o yüzden bakamıyor yüzüme.
Ablam… Elvan.
Onun gözlerindeki öfkeyi unutamıyorum.
Beni kurtarmaya geldi. Ama ben… ben onun elini tutmadım.
Çünkü korktum.
Çünkü babam ve amcam sadece tehdit etmedi… gözlerinde o karanlığı gördüm.
Elvan yaşasın istedim.
Ben… ben kendimi feda etmeyi seçtim.
Biliyorum, belki de bu bir seçim bile değil.
Ama benim gerçekliğim bu.
Bu odada, bu aynada, bu sessizlikte…
Ve şimdi…
Kapı çalınmak üzere.
Son bir kez aynaya bakıyorum.
Ve kendime fısıldıyorum:
“Affet beni Elvan.”
Zelal aynadan gözlerini kaçırmadan başını hafifçe eğdi. O an, kapı üç kez vuruldu. Kadınların sesi duyuldu:
— “Zelal, hazır mısın kızım? Hoca geldi.”
Cevap vermedi. Ayağa kalktı. Ayakları yerden kesilmiş gibiydi. Gelinliğinin eteği sürünerek kapıya kadar geldi. Kadınlardan biri kapıyı açtı, onu kolundan tuttu. Kalabalığın ortasında ama kendini en yalnız hissettiği andı bu.
Salon, tanıdık yüzlerle doluydu ama hepsi yabancı gibiydi şimdi. Kadınlar, erkekler... Konuşmalar, mırıldanmalar... Elvan ise kapının eşiğinde durmuş, kıpırdamadan izliyordu.
Zelal, yere serilen ince halının üstüne oturdu. Yanına Veysel getirildi. Hoca sessizce geldi, gözlüğünü düzeltti, sonra hafifçe öksürdü.
— “Allah’ın emriyle, Peygamber’in kavliyle…”
Kelimeler Zelal’in içine dolmayan boşluklar gibi havada süzüldü.
Elvan’ın kalbi göğsünde dövünüyordu. “Dur” demek istiyordu. “Hayır” diye bağırmak istiyordu. Ama annesinin sessizce tuttuğu bilek, onun suskunluğunu mühür gibi eline vuruyordu. O an, ne polise gitmenin, ne de bağırmanın çözüm olmadığını düşündü. Çünkü Zelal razıydı. Çünkü Zelal artık korkunun hükmündeydi.
Hoca sesini yükseltti:
— “Zelal kızım,Veysel’i eş olarak kabul ediyor musun?”
Bir sessizlik oldu. Kalabalığın içinde bile duyulabilen bir sessizlikti bu.
Zelal gözlerini kapattı. Dudakları kurumuştu. Sonra neredeyse fısıltıyla çıkan bir kelime duyuldu:
— “Kabul ediyorum.”