Uraz ve Asya birbirlerini garip bir tesadüfle bulduktan sonra kamp yapılacak yere doğru yola çıktılar. İkisi de iki yaralı yürekti. Acılar iki insanı bir araya getiren duygular değil miydi zaten? Birbirlerinin acısı farklı yerden de gelse, en sevdikleri iki insanın kaybını yaşıyordu her ikisi de…
Asya
Ellerim bu tanımadığım adamın belini sımsıkı kavramış halde yol alıyorken aklımdan bin bir türlü şey geçiyordu. İlk binerkenki rahatlığıma içimden küfretmeye başladım. Elin herifinin beline neden sarılıyordum ki? Tipi dağ kaçkınlarını andırıyordu. Kamp etkinliğine onu davet etmekle doğru bir iş mi yapmıştım? Ya madde falan kullanıyorsa? Mezarlıktan tanıdığım adamın hikayesi doğru muydu? Pek araştırmadan adamı tutup kampa davet etmiştim. Oradaki arkadaşlara durumu nasıl açıklayacaktım? Her şey çok hızlı gelişmişti. Onu biraz daha tanıma ihtiyacı hissettim.
“Uraz, ailen nerede yaşıyor? Annen baban ne iş yapıyor?”
Uraz’ın surat ifadesi, sorularla birlikte garip bir hal aldı. Başını çevirip sorgulayıcı bakışlarla baktı.
“Anlamadım Aile kütüğümü ne yapacaksın ki?”
“Hiç, öyle… sohbet olsun diye.”
Sorgulamalardan hoşlanmazdım. Hele de ailemi konuşmak sevdiğim bir konu değildi.
“Öldüler…” Ancak böyle soru sormaktan vazgeçer diye umdum.
“Ah canımm… Çok üzüldüm. Başın sağ olsun.”
Canım kelimesinin gereksiz durduğunun farkına sonradan vardım. Susmak daha iyi bir fikirdi.
Uraz
Bu kız ne kadar da naifti! Herkese böyle canımlı mı konuşuyordu acaba? Ben ne yapıyorum? Bu kızın aklına uyup neden onun dediğini yapıyorum ki? Ben insanları sevmezdim. Orada, kalabalıkta ne işim vardı? Pişman olmaya başlamışsam da artık çok geçti. Kızı yolun kenarında bırakamazdım. Yoksa sırf beni kampa gidebilmek için mi kullanıyordu?!
“Baksana, ben olmasam kampa nasıl gidecektin?”
“Ne demek istiyorsun? Tabi uygulamadan birini arayacaktım, ya da en kötü otostop çekecektim.”
“Tabi… Mezarlığın orada bekleyen bir kızı da kesin alırlardı araçlarına…” Sesimi kıssam da aslında duymasını istiyordum.
“Yolda kalmış her kıza yardım eden biri bulunur, merak etme.”
“Durduranların ne için durduğunu bilmiyoruz sanki.”
“Durdurur musun motoru, ineceğim!”
“Saçmalama, hava kararıyor! Bu saatte başına bir şey gelirse karışmam… Ben öyle demek istemedim.”
“Gelirse gelir, sana ne bundan! Salaklık bende ki seni aramıza almaya çalıştım. İyilik yapmak istedim ama sen bana resmen… Neyse, ağzımı bozmayacağım.”
“Yemin ederim sana bir imada bulunmadım. Ben karşı taraf için söyledim. Erkekleri tanımıyorsun. Belki aramızda bir şey olur diye seni araca alıyorlar, buna emin ol.”
“Kişi kendinden bilirmiş işi!”
“Ha yok! Bak ben o tip erkeklerden değilim. Yalvarsan da olmaz yani, hem tipim değilsin…”
“Ne gıcık herifsin sen ya! Ben de sana mezarlıkta acımıştım. Bak sana ne diyeceğim, suratın sakaldan saçtan gözükmüyor ama sen kendine fazla güveniyorsun. Dikkat et de bitlenmiş falan olmayasın.”
“Ahaha! Bana fazla yapışma o halde, bitler sana geçer filan…”
Elimi belinden çekerken herif inadına gaza basmıştı! Elimi arka koltuğun demirlerine sımsıkı yapıştırdım ve gözlerimi kapadım.
“Yavaş sürsenee! Bizi böcek gibi asfalta mı yapıştıracaksın!”
“Bu saatte benden daha iyi bir seçeneğin yok, sıkı tutun bana bence!”
“Hayvan ya!”
Ağzımın arasında yuvarladığım kelimeyi duymamış olmasını istedim. Çünkü bu karanlık, ıssız yolda bırakırsa pek iyi şeyler yaşanmayabilirdi. Mecburen sesimi kesip adamın kıyafetinden elimin ucuyla tutundum. Vücuduna değmemek için yoğun çaba sarf ediyordum.
Yarım saat sonra kamptan gelen kahkaha sesleri bizi çağırıyordu.
“Ohh çok şükür!” Hemen inip derin nefes aldım. Utanmasam eğilip toprağı öpecektim. Motorun üstünde vücudumu kasarak epey ağrı oluşmasına sebep olduğumu yeni fark ediyordum.
“Sana iyi eğlenceler…”
“Gidiyor musun?”
“Teklifini kabul etmemeliydim. Neyse, seni sağ salim getirdim. Ben sözümü tuttum.”
“Yapma Allah aşkına! Buraya kadar geldin, nereye gideceksin bu saatte? Sabah dönersin.”
“Kalabalık sevmiyorum… Sen takıl işte!”
“Paranı vereyim o halde?”
Sırt çantasını indirip içinden bir şeyler ararken ben çoktan arkamı dönüp yürümeye başlamıştım. Onu buraya para için getirmemiştim.
“Heyy, nereye!”
Arkamı dönüp cevap vermezsem peşimi bırakmayacaktı anlaşılan.
“Ben senden para istemedim ki. Koy onu çantana. Ben sözümü tutmak için getirdim.”
Ne kadar inatçı bir adamdı. Ne kalıyor, ne para istiyordu. Ama ben hakkını bir şekilde ödemem gerektiğini biliyordum. O inatsa, ben ondan daha inat olacaktım.
“Yok öyle yağma! Madem söz senin için bu kadar önemli, kampa gelmeyi de kabul etmiştin. Ama sözünde duramıyorsun.”
“Geldim işte… Gördüm ve şimdi gidiyorum…”
“Ölümü gör! Para almayacaksan en azından yemek ısmarlayayım, öyle git…”
“Yemek mi var burada?”
“Var elbette… Sucuk ekmek, köfte ekmek ne istersen…”
“Bak, buna hayır diyemem.”
“Bir erkeğin kalbine giden yol ne de olsa midesinden geçer derler…”
“Onu başka bir şey için diyorlar ama yine de sen bilirsin… Yani beni etkilemeye çalışıyorsun diyeceğim ama…”
“Ya öyle demek istemedim elbette. Erkekler boğazına düşkün olur ya hani…”
Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Asya çok kolay manipüle edilecek bir kızdı. Açıklama çabaları gerçekten komik duruyordu. Bu huyunu kullanmak beni epey eğlendirecekti. Kalmaya karar verdim.
“Neyse… Bence artık susalım ve midemiz çalışsın.”
Önce kızdırıp sonra hiçbir şey olmamış gibi davranması çok sinir bozucu olsa da bu gece buraya eğlenmeye gelmiştim. Ona bu gece bakıcılık yapmak niyetinde değildim. Yemek yedikten sonra nereye giderse gitsin, umurumda değildi.
Mangalda pişen sucukçuların kokusunu takip ettik. Manzara müthişti. Kıpkırmızı, ağız sulandıran sucuklar çubuklara dizilmiş halde ateşin üstünde pişiyordu. Bu görüntü neredeyse ağzımın sularının akmasına sebep olacaktı. Hemen ikimiz de birer çubuk sucuğu elimize alıp yumulduk. Sıcaklığı dudağımızı, dilimizi yaksada umurumuzda değildi. Üfleye üfleye afiyetle yedik. Bir yandan gözüm tanıdık yüzler arıyordu. İşte oradalardı: Gizem ve Cem çifti. Onlara başka bir kampta rastlayıp tanışmıştım. O günden sonra birbirimizle iletişimi hiç kesmemiştik. Uygun kamp alanlarını, etkinlikleri birbirimize haber veriyorduk. Ayrıca onların aşkına özeniyordum. Bir yerde çakılı kalmaktansa, evlendikten sonra ikisi de işinden istifa edip yollara düşmüşlerdi. Çift olarak gezmek muazzam bir şey olsa gerekti…
“Asya! Gelebilmene çok sevindim. Seni aradım ama ulaşamadım.”
“Gizem, benim telefon sorunları biliyorsun…”
“Hala mı? Yenisini almama konusunda niye diretiyorsun acaba? Başına bir şey gelse ulaşamayacağız!” Yüz ifadesi çocuğunu azarlayan ebeveyni gibiydi.
“Tamam anne, söz, ilk seferde değiştireceğim. Ha bu arada sizi Uraz’la tanıştırayım. Beni buraya o getirdi. O da bizim gibi gezgin.”
“Öyle mi, memnun olduk Uraz. Kızımızı buraya getirdiğin için ayrıca sağ ol.”
“Ben de memnun oldum. Rica ederim.”
“Uraz, bu ikisi beni çocukları sanıyor da.”
“Evet, Asya’yı evlat edindik. Çocuk düşünemediğimiz için…” Bu espriye hepsi neşeyle güldüler.
“Hadi Uraz, Asya! Film başlayacak birazdan. Yerlerimizi alalım.”
“Aa doğru!” Aslında Uraz’la ilgilenmeyecektim ama arkadaşlarımla tanıştırma gafletinde bulunduktan sonra yanında gezdirmeye mecbur kalmıştım.
Ateşin karşısına oturan kalabalık sabırsızlıkla projeksiyona yansıtılacak filmi bekliyordu. Hangi film olduğunu bilmiyorduk. İçimden komedi olsa bari diye geçirirken en ağlamalısından bir film çıkınca suratım düştü.
Not Defteri.
Bu filmi kim seçmişti ki? Aşklı meşkli filmlerden nefret ediyordum. Gizem ve Cem çoktan başlarını birbirlerine yaslamış, filme kilitlenmişlerdi. Uraz’ın ne halde olduğunu merak ediyordum. O da benim gibi huysuzlanmış görünüyordu. Ama ortamı bozmamak için oturmaya devam ettiğini hissediyordum; tıpkı benim gibi…
Film ilerlerken öpüşme sahnelerinde ikimiz de gözlerimizi ekrandan kaçırıp bu filmi yapanlara içimizden küfür ediyorduk. Yani en azından ben ediyordum. Uraz sevdiğini kaybetmişti. Onun daha fazla acı duyduğunu yüz ifadesinden anlayabiliyordum. Bize inen son darbe ise Gizem ve Cem’in öpüşmeye başlamasıydı. Artık ikimiz de bu ortamda daha fazla durmak istemediğimize emindik. Birbirimizin gözlerine bakıp onaylar gibi aynı anda kalktık ve kimsenin olmadığı uzak bir yere kadar sessizce yürüdük. Nasılsa Gizem ve Cem bizi fark etmemişti.
“Ben özür dilerim. Bu film olduğunu bilsem çağırmazdım.” Yüzüne bakamayacak kadar utanıyordum.
“Senin bir suçun yok Asya. Ben yemekten sonra gitmeliydim. Hem sen de çok beğenmedin filmi. Aynı şeyleri yaşadık. Sorun yok.”
“Onca zaman geçti… Hala bir film içimizi nasıl acıtabiliyor Uraz? Ben artık yoruldum geçmişe takılı kalmaktan. Sadece beni üzüyor. Yok mu bunun bir kurtuluşu?”
“Benimkinin yok ama belki sen yeniden bir erkeğe güvenebilirsin. Hepsi aynı değil neticede.”
“Bence erkeklerin hepsi aynı.”
Uraz öksürdüğünde saçmaladığımı fark etmiştim. Derin bir nefes alıp gözümü devirdim.
“Tamam peki, sen farklısın… Hala sevgilinin yasını tutuyorsun, bunu unutmuşum. Ama bu da normal değil sana söyleyeyim. Sen de yeniden birini sevmeyi deneyebilirsin.”
“Sanmıyorum. Onu aldatmış gibi hissederim.”
“Sevgilinin bir ömür yas tutmanı isteyeceğini sanmıyorum. Bence mutlu olmanı isterdi.”
“Bilmiyorum, belki… Ama ya onu sevdiğim gibi sevemezsem? Ne kendime ne başkasına haksızlık etmek istemiyorum. Hem hiçbir şey bana onun gibi hissettiremez.”
Aniden durup karşısına geçtim Uraz’ın. Uraz şaşkın şaşkın bana bakıyordu.
“Farkında mısın? Önyargılarımızla ölüp gideceğiz. Ben de başkasına hiçbir şey hissedemem gibi geliyor. Ama ya öyle değilse? Bunu denemeden bilemeyiz, değil mi?”
“Anlamadım? Neyi deneyeceğiz?”
Yine bir iç çekmem gerekti. Nasıl söyleyecektim bilmiyorum ama gözümü kararttım.
“En son ne zaman biriyle öpüştün Uraz?”
“Ondan başkasıyla öpüşmedim ben!”
“Yuh yani, üç senedir! Senin halin benimkinden de beter… Bak sana ne diyeceğim, hadi öp beni. Uzun zaman sonra bir kadını öpmek nasıl bir his, sonra bana söyle. Ben de sana söyleyeceğim.”
“Saçmalama, olmaz! Neyin deneyi bu?”
“His deneyi… Korkma, birbirimize aşık olacak değiliz. Sadece birine dokunmak, öpmek… Bunları hatırlamamız lazım. Yoksa ikimiz de tek başımıza yaşlanıp yollarda geberip gideceğiz, karşı cinsten ikimizde nerdeyse kaçıyoruz, belki bunu aşabiliriz, birbirimiz üzerinde alıştırma yapmak gibi düşün.”
“Ne korkacağım! Ama yine de saçma. Ha bir duvarı öpmüşüm ha bir kadını… Masal’dan başkası bana hiçbir şey hissettirmez!”
“Ayy, ben de sana ölüyordum. Korkak!” Arkamı dönüp hızlı adımlarla oradan uzaklaşmayı düşünürken Uraz’ın güçlü kolları arasında kendimi buldum. Kolumdan tutup çekerek bedenimi bedenine yapıştırdı. Dudaklarımı dudaklarına…
Şaşkın, korunmasız, ona teslim oldum. Gözlerimi kapadım… Önce duygusuzca öpmek için öpen dudakları, sonra arzuyla şiddetlendi. Dudaklarımı dudaklarıyla yoğururken içimde garip bir hissin aylar sonra uyandığını fark ettim. Lanet olsun, bu adam çok güzel öpüşüyordu!