bc

[Aşka teslim serisi 1] Saklı Kan

book_age18+
3.4K
FOLLOW
27.1K
READ
dark
contract marriage
family
HE
fated
opposites attract
second chance
drama
sweet
lighthearted
serious
kicking
bold
city
small town
secrets
war
love at the first sight
surrender
like
intro-logo
Blurb

Bazı insanlar doğduğu ailenin kaderini taşır. Bazılarıysa o kaderi değiştirmek için kendi kanına karşı savaşmak zorunda kalır.

Mihra Karabey, devletin yıllardır peşinde olduğu güçlü bir aşiretin içinde büyüdü. Kendi babasının evinde bir evlat değil, fazlalık olarak görüldü. Sevgi görmeden, korunmadan; şiddetin, ağır işlerin ve aşağılanmanın içinde hayatta kalmayı öğrendi.

Ta ki beş yıl önce, dağların arasında yaralı bir asker bulana kadar.

Ölümün eşiğindeki Binbaşı Kürşat Bozdoğan'ı kurtaran Mihra, onun geride bıraktığı künyeyi sakladı. Bir gün sahibine geri vereceğine inanarak...

Beş yıl sonra Mihra, ailesinin devletin güvenliğini tehdit eden karanlık bağlantılarını öğrenince bir seçim yapmak zorunda kaldı.

Kanını mı koruyacaktı, yoksa doğru olanı mı seçecekti?

Mihra ailesine sırtını döndü ve devletin kapısını çaldı. Tek istediği asker olmaktı.

Karşısına çıkan kişi ise beş yıl önce hayatını kurtardığı adamdı: Binbaşı Kürşat Bozdoğan.

Kürşat, Mihra'nın kim olduğunu ve hangi aileden geldiğini biliyordu. Fakat onun konağın duvarları ardında neler yaşadığını bilmiyordu.

Mihra ise geçmişini anlatmadı. Çünkü artık kimsenin ona acımasını istemiyordu. Kendi soyadının gölgesinden çıkıp her şeyi kendi emeğiyle kazanmak istiyordu.

Kürşat'ın eğitimleri ağırdı. Mihra'nın geçmişi ise daha ağır.

Her düştüğünde kalktı. Her yara aldığında devam etti. Ve zamanla Kürşat, karşısındaki kadının sessizliğinin ardında sakladığı yaraları görmeye başladı.

Önce güven oluştu. Sonra dostluk... Ve ikisinin de kaçamayacağı bir aşk.

Ancak Mihra'nın geçmişi onları bırakmayacaktı.

Ailesinin sırları ortaya çıktıkça, yıllardır sakladığı künye de geçmişle bugün arasındaki bağı yeniden kuracaktı.

Çünkü Kürşat bir gün gerçeği öğrenecekti.

Beş yıl önce hayatını kurtaran o gizemli kızın, bugün nefret ettiği kadın olduğunu...

Mihra ise doğduğu soyadının kaderi olmadığını kanıtlamak zorunda kalacaktı.

Çünkü bazen insanın en büyük savaşı düşmanla değil, doğduğu kanla olur.

Ve bazen kaderi kan değil, insanın yaptığı seçimler belirler.

chap-preview
Free preview
1.Bölüm"Künyedeki Adam”
Mihra... İnsan doğduğu evi seçemiyormuş. Bunu bana yıllar sonra biri söylemedi. Ben bunu, kendimi bildim bileli yaşadım. Çünkü bazı çocuklar gözlerini açtıkları evde evlat olurlar, bazıları ise daha ilk nefeslerini aldıkları anda fazlalık ilan edilirler. Ben ikinci gruptandım. Karabey Konağı'nın taş duvarları arasında dünyaya gelmiş, ama hiçbir zaman o konağın kızı olamamıştım. Kanım Cabbar Karabey'in kanını taşıyordu belki ama onun soyadını hiçbir zaman taşıyamadım. Dışarıdaki insanlar beni konağın hizmetçilerinden biri sanıyordu. İçeridekiler ise gerçeği biliyordu. Biliyordu ama bilmezden geliyordu. Çünkü ben, aşiretin reisinin takıntılı ilişkisinden doğan utancıydım. Adımı söyleyen çoktu ama bana "kızım" diyen hiç olmamıştı. Kapının sertçe vurulmasıyla gözlerimi açtım. Daha hava aydınlanmamıştı. Kerpiç duvarların arasından içeri dolan ayaz, ince yorganın altına kadar işlemişti. Rutubetin ağır kokusu, tandırdan kalan is kokusuna karışıyordu. Yattığım yer oda bile sayılmazdı aslında. Konağın en alt katında, yıllar önce erzakların konulduğu küçük bir depoydu. Daha güneş doğmadan herkes ayaktaydı. Çünkü bu evde güneşten önce uyanmayanın gün doğmadan suçu olurdu. "Mihra! Hâlâ yatıyor musun sen?" Zeliha'nın sesi kapının ardından bütün odayı doldurdu. Gözlerimi ovuşturacak kadar bile vaktim yoktu. Hızlıca ayağa kalktım. Ayaklarım taş zemine değer değmez bütün vücudum ürperdi. Eski şalımı omuzlarıma aldım, uzun siyah saçlarımı örüp başıma yazmamı bağladım. Küçük aynaya ilişen yansımama sadece birkaç saniye baktım. Annemin gözleri derlerdi bana. Onu hiç tanımadım. Doğduğum gün ölmüş. Bazen köyün yaşlı kadınları beni görünce gözlerini kaçırır, Anasına ne kadar benziyor...” diye fısıldardı. Sonra hemen susarlardı. Çünkü bu evde annemin adı da benim adım kadar istenmeyen bir isimdi. Kapıyı açıp avluya çıktığım an Şırnak/ Beytüşşebap'ın sabah ayazı yüzüme çarptı. Dağların zirvesi hâlâ karla kaplıydı. Sis, taş evlerin arasına çökmüş, koyunların çan sesleri rüzgârla birlikte yankılanıyordu. Karabey Konağı, köyün en yüksek tepesine kurulmuştu. Babam insanlara yukarıdan bakmayı severdi. Her sabah o devasa taş konağa baktığımda içimden aynı cümle geçerdi. "Bir gün buradan gideceğim." Nasıl olacağını bilmezdim. Nereye gideceğimi de bilmezdim. Ama burada ölmeyeceğimi bütün kalbimle hissederdim. Mutfağa girer girmez tandırı yaktım. Hamuru yoğurmaya başladım. Ellerim yıllardır aynı hareketleri yaptığı için düşünmeme bile gerek kalmıyordu. Avuçlarımın üzerindeki yanık izlerine baktım. Hangisi tandırdan kalmıştı, hangisi kaynar sudan, hangisi çocukken yediğim dayaklardan, artık ayırt edemiyordum. Bu evde canımın yanmasına kimse şaşırmazdı. Şaşırılan tek şey, hâlâ neden ayakta olduğumdu. "Mihra!" Bu kez ses üst kattan geldi. Koşarak merdivenleri çıktım. Revşan, evin küçük kızıydı. Bana kaç kere küçücük bedenini siper etti; benim gibi çok dayak yedi... Bakır tepsiyi hazırlayıp büyük salona girdim. Babam çoktan masanın başına geçmişti. Sağında altı oğlu, solunda kızları oturuyordu. Ben sessizce fincanları dağıttım. Kimse yüzüme bakmadı. Kimse "Günaydın." demedi. Kimsenin aklına benim de o sofraya ait olabileceğim gelmedi. Babam çayından bir yudum aldı. Kaşları çatıldı. “Şekeri eksik. "Sesi yine aynıydı. Soğuk. Sert. Yabancı. “Özür dilerim... Ağam.” "Baba demedim. Hiç diyemedim. Çünkü bana izin verilmedi. “Beceremiyorsan söyle. Yerine başkasını buluruz.” Masanın etrafında hafif bir gülüş yükseldi. Ben ise sadece fincanı alıp mutfağa döndüm. İçimde ne öfke vardı ne de kırgınlık. İnsan aynı yarayı yıllarca taşıyınca acısı diner sanıyor. Dinmiyormuş. Sadece onunla yaşamayı öğreniyormuş. Çayı yeniden hazırlarken mutfağın küçük penceresinden dağlara baktım. Güneş nihayet doğuyordu. İlk ışıklar karların üzerine vururken içimde yine o aynı his büyüdü. Belki bugün değildi. Belki yarın da değildi. Ama bir gün bu dağların ötesine gidecektim. Kimsenin bana hizmetçi gözüyle bakmadığı, kimsenin beni doğduğum günah yüzünden yargılamadığı, adımın sadece Mihra olarak söylendiği bir hayat mutlaka vardı. Ve ben, bütün yalnızlığıma rağmen, o hayata kavuşacağıma herkesten çok inanıyordum. Bakır tepsiyi iki elimle dikkatlice tutup büyük salondan çıktım. Çayın sıcaklığı parmak uçlarımı yakıyor, fincanların birbirine hafifçe çarpan sesi taş koridorda yankılanıyordu. Konağın içi her zamanki gibi hareketlenmeye başlamıştı. Hizmetçiler mutfakla avlu arasında koşuşturuyor, ağabeylerim hazırlanmaya başlıyor, ahırdan gelen hayvan sesleri taş duvarların arasında dolaşıyordu. Bu ev hiçbir zaman gerçekten sessiz olmazdı. Gürültünün içinde kaybolan tek şey, benim sesimdi. Başımı eğmiş yürürken karşı koridordan hızla gelen birini fark etmedim. Bir an... Sadece bir an. Sert bir omuza çarptım. Bakır tepsi elimden kaydı. Taş zemine çarpan metalin sesi bütün konağın içinde yankılanırken porselen fincanlar tek tek kırıldı. Demli çay, beyaz taşların üzerine yayılırken nefesim boğazımda düğümlendi. Gözlerimi yavaşça kaldırdığımda karşımda Mirza'yı gördüm. Babamın en sevdiği oğullarından biri... Öfkesiyle nam salmış, çocukluğumdan beri yüzüne baktığımda içimi istemsizce ürperten ağabeyim. Yüzündeki ifade bir anda değişti. Öfke... Aşağılama... Tahammülsüzlük... Hepsi aynı bakışta birleşmişti. "Dikkat etsene!" Sözünü bitirmesine fırsat kalmadan sert bir darbe yanağıma indi. Başım istemsizce yana savruldu. Dengeyi sağlayamayınca dizlerim taş zemine çarptı. Canımın neremin daha çok yandığını anlayamadım. Yanağım mı... Dizim mi... Yoksa yıllardır aynı şekilde kırılan gururum mu... Koridorda bir sessizlik oldu. Kimse konuşmadı. Kimse "Yeter." demedi. Kimse elini uzatmadı. Sanki biraz önce yaşanan şey bu konağın en sıradan sabahlarından biriymiş gibi herkes işine devam etti. "Bir işi de becer!"Mirza'nın sesi kulaklarımda yankılandı. Başımı kaldırmadım. "Özür dilerim..." Sesim o kadar kısıktı ki belki kendim bile duymadım. Mirza ayağının ucuyla kırılan fincan parçalarını kenara itti. "Gözünü aç da yürü. Sürekli ayak altında dolaşıyorsun. Sonra arkasını dönüp hiçbir şey olmamış gibi uzaklaştı. Ben ise olduğum yerde birkaç saniye kıpırdamadan kaldım. Yerdeki kırıkları toplamaya başladım. İnce porselen parçalarından biri avucumu kesti. Sıcak kan, parmaklarımın arasından yavaşça süzülüp kırık fincanların üzerine damladı. Hiç önemsemedim. Acıya alışmıştım. Çocukluğumdan beri en iyi bildiğim şey buydu. Kırıkları tepsiye yerleştirirken gözlerim dolmaya başladı. Hızla başımı eğdim. Kimse ağladığımı görmesin istiyordum. Çünkü bu evde gözyaşı bile zayıflık sayılırdı. Ben zaten yeterince değersizdim, bir de zayıf görünmeye niyetim yoktu. Tepsiyi göğsüme bastırıp sessizce merdivenlere yöneldim. Her basamakta boğazımdaki düğüm biraz daha büyüdü. Konağın alt katına indiğimde ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı. Hizmetçilerin kaldığı küçük odanın kapısını açıp içeri girdim. Kapıyı arkamdan usulca kapattım. Sırtımı kerpiç duvara yasladığım anda bütün gücüm bir anda çekilip gitmiş gibi hissettim. Dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerim hâlâ kanıyordu. Ama canımı en çok acıtan ne yanağımdaki sızıydı ne de avucumdaki kesikti. Yıllardır ilk defa olmuyordu. Belki de bu yüzden en çok buna ağlıyordum. Çünkü insan, bir gün şiddet gördüğü için değil... Bir gün bunun normal olduğunu fark ettiği için ağlardı. Ve ben... Sessizce ağlamayı çok küçük yaşta öğrenmiştim. Mihra... Kapıyı arkamdan sessizce kapattığım anda konağın bütün sesleri duvarın öbür tarafında kaldı. Yukarıda hayat her zamanki gibi devam ediyordu. Ağabeylerimin yüksek sesli konuşmaları, mutfakta birbirine çarpan bakır kaplar, avludan gelen koyun sesleri... Ben ise her zamanki gibi yalnızdım. Sırtımı kapıya yasladım. Gözlerimi kapattım. Yanağım hâlâ yanıyordu. Mirza'nın avucunun izi tenimden çok kalbimde kalmıştı. Avucumdaki küçük kesi kanamaya devam ediyordu ama ona bakmadım bile. Acıya alışmıştım. İnsan aynı acıyı yıllarca yaşayınca canı yanmıyor sanıyorlar. Yanıyordu. Sadece bağırmayı bırakıyordu. Ben de çok küçük yaşta sessiz ağlamayı öğrenmiştim. Yavaşça yatağımın yanına çömeldim. Kimsenin bilmediği tek sırrım yine beni bekliyordu. Ahşap karyolanın en altındaki tahtayı dikkatlice yerinden kaldırdım. Küçük boşluğa uzanan elim, yıllardır aynı yere sakladığım metale dokunduğu anda kalbim yine eskisi gibi atmaya başladı. Parmaklarım titreyerek künyeyi çıkardım. Üzerindeki tozları avucumla usulca sildim. Sanki yıllardır bekleyen eski bir dostu uyandırıyordum. Gözlerim her zamanki gibi önce ismine gitti. Kürşat Bozdoğan... Dudaklarım istemsizce kıpırdadı. Kürşat.İsmini her söylediğimde içimde tuhaf bir huzur oluşuyordu. Sanki yıllardır konuşabildiğim tek insan oydu. Künyeyi iki elimin arasına alıp göğsüme bastırdım. Gözlerim yine dolmaya başlamıştı. "Biliyor musun... diye fısıldadım. "Bugün yine canım çok yandı. Sessizce güldüm. Gerçi buna da alıştım. Başımı yatağın kenarına yasladım. Gözlerim tavana dalarken zihnim yine beş yıl öncesine gitti. O günü unutmam mümkün değildi. O gün de yine böyle ağlayarak kaçmıştım bu konaktan. Çocukluğumdan beri ne zaman nefes alamayacak gibi hissetsem dağın yamacındaki o küçük mağaraya giderdim. Kimsenin bilmediği yerdi orası. Benim saklandığım, ağladığım, hayal kurduğum yer... Ama o gün... İlk defa yalnız değildim. Mağaranın girişindeki kanı gördüğüm an dizlerimin bağı çözülmüştü. İçeri girdiğimde seni gördüm. Üzerindeki kamuflaj paramparçaydı. Omzundan akan kan toprağa karışmıştı. Nefes alışın düzensizdi. Gözlerin yarı kapalıydı. İlk başta korkmuştum. Hayatımda ilk defa bu kadar yakından bir asker görüyordum. Sonra gözlerini açtın... Ela gözlerini... O an zaman durmuştu sanki. Bugün bile hatırlıyorum. O kadar yorgundun ki... O kadar bitkindin ki... Ama yine de gözlerinin içinde korku yoktu. Yaralarını temizlerken ellerim titriyordu. Bez bulamayınca kendi başörtümden parça koparmıştım. Suyu azar azar dudaklarına değdirirken sürekli aynı cümleyi söyleyip durmuştum. "Ne olur ölme..Ne olur..Çünkü nedenini bilmediğim bir şekilde ölmeni istemiyordum. Seni tanımıyordum. Adını bilmiyordum. Nereden geldiğini bilmiyordum. Ama seni kaybetmekten korkuyordum. Belki de ilk kez birinin yaşaması için bu kadar dua etmiştim. Sonra gözlerin yeniden kapanmıştı. Bilincin gidip gelirken cebinden küçük bir kâğıt çıkarmış, titreyen elinle bana uzatmıştın. Ara.. demiştin. Bu numarayı.. Sesin neredeyse duyulmuyordu. Sonra yine bayılmıştın. Saatlerce başında bekledim. Her nefes alışını dinledim. Korkudan gözümü bile kırpmadım. Sonunda cesaretimi toplayıp o numarayı aradım. Gelen askerler seni sedyeye koyup götürürken ben mağaranın girişinde öylece kalmıştım. Sen gidince içimde kocaman bir boşluk kalmıştı. Tam dönecekken yerde parlayan metali gördüm. Eğilip aldığımda bunun künyen olduğunu anlamam uzun sürmemişti. İki taneydi. Biri hâlâ boynundaydı. Diğeri düşmüştü. Koşup vermeyi düşündüm. Ama helikopter çoktan havalanmıştı. Ben de onu sakladım. Önce seni tekrar görürsem veririm diye... Sonra günler geçti. Aylar geçti. Yıllar geçti. Sen gelmedin. Beş yıldır her gün bu künyeye baktım.Her canım yandığında sana anlattım. Her ağladığımda seni dinliyormuşsun gibi konuştum. Parmağımla adını okşadım. "Kürşat Bozdoğan..." Gözyaşlarım sessizce metalin üzerine düştü. "Sen beni hatırlamıyorsun biliyorum."Belki yüzümü hiç görmedin bile. Belki sesimi bile hatırlamıyorsun...Ama ben.. Boğazımdaki düğüm büyüdü...Ben seni bir gün bile unutmadım. Künyeyi dudaklarıma götürüp usulca öptüm. Sonra yeniden göğsümün üzerine bastırdım. "Bir gün seni bulacağım."Bu kez sesim ağlamıyordu. Kararlıydı. "Nasıl olacağını bilmiyorum.” Nerede olduğunu bilmiyorum.Belki beni istemeyeceksin. "Belki bana bir yabancı gibi bakacaksın. "Belki beni hiç tanımayacaksın."Derin bir nefes aldım. "Ama yine de seni bulacağım." Çünkü yıllardır ilk kez birine ait hissettiğim tek an, senin yaralarını sardığım o birkaç saatti. Ve ben... Hayatım boyunca bana ait olmayan bu dünyada, ilk kez bana umut olan adamı bulmadan vazgeçmeyecektim. Künyeyi usulca yeniden yatağın altındaki küçük bölmeye bıraktım. Ahşap tahtayı yerine oturtup elimin tersiyle gözlerimi sildim. Ağlamayı sevmiyordum. Daha doğrusu, ağlarken yakalanmayı... Çünkü bu evde gözyaşı bile zayıflık sayılırdı. Derin bir nefes alıp ayağa kalktığım sırada kapı hafifçe tıklandı. Kapıyı açar açmaz yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi. Bu köyde bana gülümsemeyi hatırlatan tek insan yine karşımdaydı. Dicle... Elinde her zamanki gibi eski bez torbası, dağınık örgüsünden kurtulmuş saç tutamları yüzüne düşmüş, yanakları pembeleşmiş hâlde kapıda dikiliyordu. Onu her görüşümde içimde tarif edemediğim bir huzur oluşurdu. Belki de çocukluğumdan beri bana hiçbir karşılık beklemeden yaklaşan tek insan oydu. "Girebilir miyim?" diye sormasına bile fırsat vermeden kenara çekildim. İçeri girer girmez elindeki torbayı yatağın üzerine bıraktı. “Börek yaptım. Sana da ayırdım.” dedi neşeyle. Gözlerim istemsizce doldu. Bana bir şey ayıran insanlar olduğunu unutalı yıllar olmuştu. "Yine mi?" diye gülümsedim. "Sen beni şımartıyorsun."Dicle hemen burnunu kırıştırdı. "Birinin bunu yapması gerekiyor. Sonra yüzüme dikkatlice baktı. Gülümsemesi yavaşça silindi. Parmaklarını yanağıma uzattı ama değmeye cesaret edemedi. "Yine olmuş..." dedi fısıltıyla. Ben başımı başka tarafa çevirdim. “Bir şey yok.” dedim. Dicle derin bir nefes verdi. "Mirza mı?" Bu kez cevap vermedim. Vermesem de biliyordu. Zaten her seferinde biliyordu. Yıllardır bu köyde hangi yaranın nasıl açıldığını ezbere biliyordu. Sessizce yanıma oturdu. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sonra elindeki böreği ikiye bölüp yarısını avucuma sıkıştırdı. "Ye." dedi. "Aç değilim." dedim usulca. Kaşlarını kaldırdı. "Mihra..." dedi. "Sen aç olsan da aç değilim dersin."İkimiz de gülümsedik. Onun yanında gülmek kolaydı. Dicle'nin içinde bitmeyen bir yaşam sevinci vardı. Köyün en fakir ailelerinden birinin kızıydı belki ama babası ona dünyanın en büyük zenginliğini vermişti; değer gördüğünü hissettirmişti. Herkes "Kız kısmı okuyup da ne olacak?" derken babası elinden tutmuş, onu şehre göndermişti. Şimdi üniversitede müzik okuyordu. Ne zaman köye gelse yeni öğrendiği türküleri söyler, bana okulunu anlatırdı. Ben de saatlerce onu dinlerdim. Çünkü onun anlattığı dünya bana masal gibi gelirdi. "Bu hafta ilk kez sahneye çıktım." dedi heyecanla. "Hocamız solo söyletti bana. Gözlerinin içi öyle güzel parlıyordu ki istemsizce onu izlemeye daldım. "Sana çok özeniyorum." dedim farkında olmadan. Bir anda sustu. "Bana mı?" diye sordu şaşkınlıkla. Başımı salladım. "Evet... dedim. "Baban seni okuttu. Sana güvendi. Sen şehir görüyorsun, okul görüyorsun, insanlar seni alkışlıyor.Ben... Cümlemin devamı boğazımda düğümlendi. "Ben bu konağın dışındaki hayatı sadece senden dinliyorum. "Dicle'nin yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu. Elimi iki avucunun arasına aldı. "Benim yaşadığım hayat normal olan, Mihra." dedi usulca. "Seninki normal değil."Pencereden dışarı baktım. Dağların arasından esen rüzgâr avludaki ceviz ağacını sallıyordu. Çocukluğumdan beri her gün aynı manzaraya bakıyordum ama hiçbir zaman ait hissedememiştim. "Biliyor musun?" dedim gözlerimi dışarıdan ayırmadan. "Bazen seni izliyorum. Baban seni köy meydanından alıyor. Çantanı taşıyor. Üşüme diye omzuna ceketini bırakıyor. Sonra sen durmadan konuşuyorsun, o da gülerek seni dinliyor. İşte en çok o anlara özeniyorum. Bir babanın kızına öyle bakmasına..." Sesim gittikçe kısıldı. "Ben hiç öyle bakılmadım." Dicle de hiçbir şey söylemedi. Sadece omzunu omzuma yasladı. Küçücük odanın içinde uzun süre sessizce oturduk. O, özgürlüğün nasıl bir his olduğunu bilen bir kızdı. Ben ise özgürlüğü yalnızca onun anlattıklarından tanıyordum. Yine de içimde küçücük bir umut vardı. Belki bugün değildi, belki yarın da değildi ama bir gün ben de bu dağların ötesine geçecektim. Bir gün ben de adımla çağrılacağım, değer göreceğim, korkmadan yaşayacağım bir hayata kavuşacaktım. Ve nedense, o hayatın bir yerinde ela gözlü bir asker mutlaka olacaktı. Dicle gittikten sonra odanın içinde birkaç dakika daha öylece kaldım. Kapının kapanma sesiyle birlikte küçücük odam yeniden eski sessizliğine büründü. Elimi istemsizce yanağıma götürdüm. Mirza'nın vurduğu yer hâlâ sızlıyordu. Aynaya bakmama gerek yoktu. Birkaç saate moraracağını biliyordum. Nasıl olsa kimse nedenini sormayacaktı. Bu konakta kimsenin canı neden yandı diye merak edilmezdi. Sadece işlerin zamanında yapılıp yapılmadığı merak edilirdi. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Küçük aynanın karşısına geçtiğimde gözlerim yine kendime takıldı. Hafif beyaz tenimin üzerinde kocaman, simsiyah gözlerim bütün yüzümü kaplayacak kadar belirgindi. Kirpiklerim o kadar uzundu ki ağladığım zaman birbirine yapışır, gözlerimi daha da büyük gösterirdi. Belime kadar uzanan siyah saçlarımı aceleyle yeniden ördüm. Köydeki kadınlar bazen arkamdan fısıldaşırdı. "Anasının güzelliğini almış." derlerdi. Sonra seslerini kısarlardı. Çünkü bu konakta güzellik bile bazen suçtu. Daha on altı yaşıma bastığım gün, üzerimde dolaşan bakışların değiştiğini anlamıştım. O günden sonra başımı daha çok eğmeyi, daha hızlı yürümeyi, kimsenin gözünün içine bakmamayı öğrenmiştim. Sessiz olmak beni görünmez yapmıyordu belki ama en azından daha az dikkat çekiyordu. Oysa içimde sessiz olmayan bambaşka bir Mihra vardı. Dağların ötesini merak eden, üniforma giymeyi hayal eden, bir gün kendi kararlarını kendi vereceğine inanan o küçük kız hâlâ yaşıyordu. Belki de beni ayakta tutan tek şey oydu. Liseyi bitirebilmem bile o küçük kızın inadı sayesinde olmuştu. Cabbar Karabey beni okutmak istememişti. "Kız kısmına okul ne kazandıracak?" demişti defalarca. Ama ilçeye yeni atanan kadın jandarma albayı her denetime geldiğinde aynı cümleyi kurmuştu. "Kanun herkes için geçerli. Bu kız okuyacak." Babam beni sevdiği için değil, devletin dikkatini üzerine çekmek istemediği için kabul etmişti bunu. Gündüz okulda sıraya oturuyor, akşam eve döner dönmez yine tandırın başına geçiyor, geceleri herkes uyuduktan sonra gaz lambasının ışığında ders çalışıyordum. Diplomanı elime aldığım gün kimse beni tebrik etmemişti ama ben ilk kez kendime gülümsediğimi hatırlıyordum. O kâğıt parçası bana ait ilk başarıydı. Sepeti elime alıp avluya çıktım. Güneş artık iyice yükselmiş, taş duvarlar ısınmaya başlamıştı. Tavuklara yem vermek için kümese doğru yürürken ahırın önünde biri yolumu kesti. Ferhat... Son aylarda nereye gitsem karşıma çıkan, bakışlarından rahatsız olduğum adam. Omzunu duvara yaslamış, sanki beni saatlerdir bekliyormuş gibi gülümsüyordu. "Kaçacak daha ne kadar yer bulacaksın?" dedi alaycı bir sesle. Hiç cevap vermedim. Yanından geçmek istedim ama bu kez kolumun önüne geçti. "Bir gün zaten benim olacaksın. Bu kadar naz yapmanın anlamı yok." Midem düğümlendi. Bir adım geri çekildim. "Çekilir misin?" dedim olabildiğince sakin. O ise daha da yaklaştı. "Seni bu konaktan ben kurtarırım. İstersen..."Cümlesini tamamlayamadan koluma uzandı. Tam o anda sert bir fren sesi avluda yankılandı. Ardından tanıdığım o tok kadın sesi duyuldu. "Elini çek ondan." Ferhat'ın yüzündeki rahat ifade bir anda silindi. Arkasını döndüğünde jandarma aracının yanında üniformasıyla dimdik duran kadın albayı gördü. Kadının bakışları öyle sertti ki birkaç saniye içinde Ferhat kolunu geri çekti. "Bir daha bu kıza yaklaşırken seni görürsem bunu köy meselesi olarak değil, suç olarak değerlendiririm." dedi Albay Gülistan Toker. Ferhat tek kelime edemeden başını eğip uzaklaştı. Ben olduğum yerde öylece kalmıştım. Albay bana baktı. Bakışlarında acıma yoktu. Hep hoşuma giden tarafı da buydu. Bana hiçbir zaman zavallı biri gibi davranmamıştı. "Gel." dedi sadece. Hiç soru sormadan araca bindim. Köy yavaş yavaş arkamızda kalırken camdan dışarı baktım. Dağlar yine aynı dağlardı. Taş evler yine aynı taş evler... Ama ilk kez bu köy bana biraz daha küçük görünüyordu. Araç köyün biraz dışında, uçsuz bucaksız vadilere bakan sessiz bir tepede durdu. Motor sustu. Rüzgâr, kuru otların arasından geçerek hafif bir uğultu çıkarıyordu. Kadın albay uzun süre hiçbir şey söylemeden karşıdaki dağlara baktı. Sonra bana döndü. "Kararın değişmedi değil mi?" diye sordu. Ne demek istediğini biliyordum. Gözlerimin içine baktı. "Gerçekten asker olmak istiyor musun, Mihra?"Hiç düşünmedim. "Evet." dedim. Sesim bu kez titremiyordu. "Hayatımda en çok istediğim şey bu."Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. "Peki nasıl yapacağını biliyor musun?"Başımı iki yana salladım. "Hayır. Her adımımı izliyorlar. Bu köyden tek başıma çıkamam. Babam öğrenirse beni öldürmese bile bir daha güneşi göremem. Bazen vazgeçmeyi düşünüyorum ama... Derin bir nefes aldım. sonra vazgeçersem ömrüm boyunca burada kalacağımı hatırlıyorum." Albay gözlerini benden ayırmadan dinledi. Ardından elini omzuma koydu. "O zaman vazgeçmeyeceksin." dedi kararlı bir sesle. "Çünkü bundan sonra yalnız değilsin. Bu üniformayı gerçekten giymek istiyorsan, sana yardım edeceğim. Seni bu köyden çıkaracak yolu birlikte bulacağız. Ama bir şartım var..." İçimde ilk kez korkudan daha büyük bir duygu filizlenmişti. Umut...

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

SENİ DUYMADAN SEVDİM

read
44.9K
bc

GÖLGEDEKİ PATRON

read
7.1K
bc

SUSKUN GELİN

read
149.7K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
107.9K
bc

SAKLI

read
1K
bc

Naz'lı Sevgilim (Türkçe)

read
4.3K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
599.4K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook