Kalbimin orta yerinde

1442 Words
O gün okuldan eve dönerken içimde garip bir huzursuzluk vardı. Ne havadan ne de yorgunluktandı bu; daha çok içgüdüsel bir sıkışma, kalbimin kıyısına çöreklenmiş bir gerginlikti. Sanki eve döndüğümde her şey eskisi gibi olmayacaktı. Her şey... biraz daha eksik, biraz daha dağılmış olacaktı. Evin kapısından içeri adım attığım an, o sessizlik yüzüme çarptı. Ne mutfaktan gelen tencere sesi vardı, ne de televizyonun fon oluşturan gürültüsü. Sessizlik bazen huzur demekti ama bizim evde bu tarz sessizlik, fırtına öncesi sessizlikti. Nefes alırken bile tedirgin oluyordum. Merdivenleri ağır adımlarla çıktım. Ece’nin odasının kapısı aralıktı. İçeriden boğuk bir hıçkırık sesi geliyordu. Kalbim sıkıştı, mideme bir ağrı saplandı. Sessizce kapıyı ittim. Ece yatağının köşesinde, dizlerini göğsüne çekmiş oturuyordu. Saçları dağılmıştı, gözyaşları yanaklarına iz bırakmıştı. Göz göze geldiğimizde bile susuyordu, sadece ağlıyordu. Küçük bir çocuk gibiydi ama ben onun o sessizlikte nasıl büyüdüğünü, nasıl yorgun düştüğünü çok iyi biliyordum.Ece benden 2 yaş küçüktü…Ve çok hassas biriydi her zaman. “Ece… ne oldu? Lütfen anlat, canım” dedim yavaşça yanına yaklaşıp diz çökerek. Gözlerini benden kaçırmadı. Dudakları titreyerek aralandı, sesinde boğuk bir öfke ve çaresizlik vardı. “Bu sefer kesin boşanacaklar, Abla… Babam boşanma evraklarını annemin önüne attı. Masanın üstüne fırlattı adeta. Annem… annem sadece baktı. Gözümün önünde parçalanıyormuş gibiydi… bir şey söylemedi. Ağlamadı bile. Kadın yıkıldı resmen.” O an ben de yıkıldım. İçten içe hepimiz biliyorduk bu sonun geleceğini. Ama yine de insan umut ediyordu. Ben bile ne çok dua etmiştim içimden… “Keşke düzelirler. Keşke her şey bir mucizeyle toparlanır. Belki bir sabah her şey normale döner.” Ama hiçbir sabah öyle uyanmadık. Kırık dökük kelimeler, yarım kalmış sofralar, sesli sessizlikler… hepsi her gün biraz daha büyüttü içimizdeki boşluğu. Ece’ye sarıldım. Kardeşime teselli değilde… sanki kendim ağlayacak gibiydim. Saçlarını okşadım, sesim titremesin diye boğazımı temizledim. “Ağlama Ece… bak, ablan burada. Herkesin hayatı mükemmel değil. Boşanan ilk insanlar olmayacaklar, son da. Hem… belki de böyle olması onlar için daha iyi, ha? Her gün bağırış çağırış, suçlamalar, sessiz hesaplaşmalar… Belki biraz huzur bulurlar ayrı kalınca. Belki biz de buluruz.” Başını omzuma koydu, gözyaşları tişörtüme damlıyordu. Sessizce sarıldık. İkimizin de içi yanıyordu ama en çok da alışmaya çalıştığımız bu eksikliğe öfkeliydik. Çünkü bir evin içinde kalıp da aile olamamak… en büyük yalnızlıktı. Bir süre sonra yerimden kalktım, sessizce alt kata indim. Oturma odasında annem vardı. Camın önündeki koltukta oturuyordu, başı hafif öne eğilmişti. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti ama parmakları birbirine kenetlenmemişti. Tüm bedeninde bir yorgunluk vardı. Gözleri pencereden dışarıya dalmıştı ama baktığı yer ne sokak, ne ağaç, ne de gökyüzüydü. Sanki geçmişe takılmış gibi. Yanına oturdum. Bir şey demedim. Sadece elini tuttum. Soğuktu. Ellerinin eskisi gibi güçlü olmadığını fark ettim o anda. Eskiden o ellerle saçlarımızı örer, sofraya tabak dizer, kavgalar arasında bizi korumaya çalışırdı. Şimdi o eller… sadece boşlukta asılı gibiydi. “Anne,” dedim sessizce. “Ben buradayım, hep yanında olacağım. Lütfen unutma… senin de mutlu olmaya hakkın var. Lütfen artık kendin için düşün. Bırak o adamı. Hayatına bak. Belki geç kaldığını sanıyorsun ama değil… hiçbir şey için geç değil.” Annem bana döndü. Gözlerimin içine baktı. O bakışta yılların acısı, hayal kırıklığı, pişmanlık ve yorgunluk vardı. Gözleri doldu ama bir damla bile akmadı. Konuşmadı. Zaten konuşmasına da gerek yoktu. Ben gözlerinden o kadar çok şey okudum ki… “Ben de çok yoruldum Derin,” diyordu sanki. “Ben de artık sadece susmak istiyorum.”Zoraki gülümsemeyle saçlarımı okşayıp yine pencereden dışarıya daldı… O an anladım… bazı acılar sesle değil, bakışla taşınır. Ve bazı kırıklar tamir edilmez, sadece kabullenilir. İçimden geçirdim: "Her şey zamanla iyileşecek... Belki bugün değil, belki aylar sonra… Ama bir gün, bu evde bir nefeslik huzur hissi olacak. Ve o zaman… biz yeniden başlarız." Ertesi sabah biraz daha erken kalktım. Gözlerim uykusuzluktan yanıyordu ama yatağın içinde kalmak istemedim. Düşünmekten yorulmuştum. Belki biraz hazırlık yapmak, zihnimi başka şeylere yönlendirmek iyi gelirdi. Aynanın karşısında durup saçlarımı düzleştirirken, gözümdeki kızarıklıkları kapatmaya çalıştım. Elim alışkanlıkla fondötene, sonra rimele gitti. İçim kırgın olsa da dışımda bir şey belli etmemeliydim. Gülsüm birazdan gelecekti, Toprak’ı da görecektim. Kalbimin bir köşesi hâlâ dün geceki konuşmada takılı kalsa da… diğer köşesi hafif hafif çarpıyordu. Kapı çaldığında Ece mutfağa geçmişti, ben ise hâlâ odadaydım. Kapıyı Ece açtı. “Hoş geldin Gülsüm,” dedi sesi biraz cılızdı ama zar zor gülümsemişti. Ben koridorda göründüğümde Gülsüm’ün gözleri bana döndü ve dudaklarının kenarı kocaman bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Vay, maşallah! Derin sen bugün harika görünüyorsun!” dedi gözlerini kocaman açarak. Gülümsedim hafifçe. “Teşekkür ederim… Sabah biraz uğraştım işte,” dedim, sesimi mümkün olduğunca neşeli göstermeye çalışarak. İçimden geçenleri susturmaya çalışıyordum. Gülsüm ayakkabılarını çıkarıp içeri geçerken başını hafif eğip hem bana hem de Ece’ye dikkatli dikkatli baktı. Gözleri bizim üzerimizdeydi. O sessizliği fark etmişti. Gülümsememin altındaki çatlağı, Ece’nin soluk bakışlarını… ve annemin mutfaktaki sessizliğini belki de hissetmişti. Az sonra sordu zaten: “Bir şey mi oldu? İkiniz de biraz durgunsunuz sanki.” O an Ece’ye baktım, Ece de bana. Göz göze geldik. Gözlerimizle konuşur gibi olduk bir saniyeliğine. Hiç düşünmeden atıldım: “Yok canım, ne olacak… Gece geç saate kadar film izledik Ece’yle. Uyuyamadık sonra. Onun serisi vardı, çok uzundu.” Yalan söylemiyordum ama gerçeği de anlatmıyordum. O da sustu. Ama ikna olduğu söylenemezdi. Bakışları hâlâ bizi inceliyordu, gözlerinde biraz şüphe, biraz da merak vardı. Ama sorgulamadı. “Hımmm… peki tamam. Siz bilirsiniz,” dedi sonunda, dudaklarını büzerek. O an içimden geçen tek şey şu oldu: Lütfen daha fazla sorma. Sonra içeri geçtik, Gülsümle birlikte biraz sohbet ettik, hazırlandık. Kıyafetlerimize son bir kez baktık. Saçlar, çantalar, ufak tefek son dokunuşlar… Ben aynanın karşısında kendine son bir kez bakarken…Gülsüm omzuma dokundu. “Hazır mısın?” dedi, gözümün içine bakarak. “Hazırım,” dedim, derin bir nefes alarak. Ne kadar doğruydu bilmiyorum ama öyle dedim. Kapıya yöneldiğimizde Ece arkamızdan sadece gözleriyle baktı. Onu öyle bırakmak içimi burktu ama elimden bir şey gelmiyordu. Sadece bakıştık. Küçük bir gülümsemeyle elimi kaldırdım. O da başını salladı, sessizce. Kapıyı açtık, güneş yüzümüze vurdu. Soğuk ama taze bir hava vardı. Gülsüm’le birlikte yola koyulduk. İçimde karmaşık duygular vardı. Dün gece yaşadıklarımızın ağırlığı hâlâ üzerimdeydi ama bir yandan da kalbimin başka bir köşesinde sabırsız bir beklenti vardı. Çünkü bugün Toprak’la yeniden karşılaşacaktım. Ve ben ne kadar karmaşa yaşarsam yaşayayım… onunla aynı ortamda olmak, bir an göz göze gelmek bile içimdeki bulutları biraz olsun dağıtıyordu. **** Gülsüm’le yavaş yavaş yürüyorduk. Hava hafif esintiliydi ama güneş tepede parlıyordu. Sokağın köşesinde çiçek açmış ağaçlar, baharın geldiğini haber veriyordu. Yol boyu anlamsız şeylerden konuşuyorduk ama ikimizin de aklı başka yerlerdeydi, belliydi. O an, Gülsüm birden dönüp bana baktı: “Yaren’in kuzeni de baya hoş çocukmuş ha... neydi adı, Toprak mıydı?” İçimde bir şey kıpırdadı. Sanki biri aniden kalbimi elleriyle sıktı. Ama belli etmemeliydim. Kaşlarımı hafif kaldırıp, dudaklarımı büzdüm, hafifçe güldüm. “Fena değil… yani... normal,” dedim omuz silker gibi yaparak. Sanki ilgilenmiyormuşum gibi görünmeye çalıştım ama ses tonum bile beni ele veriyordu. İçimden ‘Hoş çocukmuş da ne demek şimdi? Gülsüm'ün tarzı mıymış yoksa sadece laf mı etti?’ diye geçiriyordum. Kendimi toparlamaya çalışırken, hemen konuyu değiştirdim: “Senin sevgilin yok muydu kızım? Ne zaman başkalarına yorum yapmaya başladın?” Gülsüm derin bir iç çekti. Gözlerini kaçırarak yürümeye devam etti. “Var... vardı. Ama bu ara çok tartışıyoruz. Bilmiyorum, ayrılmayı düşünüyorum galiba. Yani… belki de bitmiştir. Bazen sevdiğini sanıyorsun ama sonra bir bakıyorsun, hiçbir şey kalmamış.” Kısa bir sessizlik oldu. Sözler boğazımda düğümlendi. Aklım Toprak’taydı ama şimdi Gülsüm’ün içinde yaşadığı kırgınlığı da hissetmiştim. O da kendi savaşını veriyordu belli ki. Sokağın sonuna geldiğimizde Yaren’in evini uzaktan gördüm. Bahçenin üzerindeki beyaz tente, kapının önünde duran saksılar... Hepsi o kadar tanıdıktı ki. Adımlarımı biraz daha hızlandırdım. İçimde hem bir kıpırtı, hem de bir tedirginlik vardı. Toprak orada olacaktı. Ve ben... onunla yeniden yüz yüze gelecektim. Kapıyı Yaren açtı. Gülümsemesi her zamanki gibi sıcaktı. “Hoş geldiniz kızlar! Hadi hemen arka bahçeye geçelim, amcamlar da geldi. Mangal başladı bile.” Ayakkabılarımızı çıkarıp içeri geçtik. Evin içinden geçerken, çocuk sesleri, mutfaktan gelen tabak çanak tıkırtıları duyuluyordu. Bahar havası, camdan içeri doluyordu. Arka kapıya yöneldik. Kapı açıldığında, dışarıdan gelen ızgara kokusu burnuma doldu. Ve o an… onu gördüm. Toprak. Arka bahçede, mangal başında babasına yardım ediyordu. Elindeki maşayla etleri çeviriyordu.Ama gözüm asıl tişörtüne takıldı. Açık gri bir tişört giymişti. Sade, yakasız. Ama... o kadar yakışmıştı ki. Gri, ten rengini ortaya çıkarmış, kaslarının üzerinden yumuşakça süzülmüş gibiydi. Gözüm bir an o tişörtten yukarı, boynuna, sonra çenesine kaydı. Hafif sakalları vardı, yüzünde mahcup ama odaklı bir ifade... Cidden güzel bir çocuktu. Ama güzel olmasının ötesinde... bende bir şeyleri yerinden oynatıyordu. “Bu renk... bu gri renk... ona çok yakışıyor,” diye geçirdim içimden. Sonra hemen toparlandım. Gülsüm ya bakarsa diye endişeyle gözümü ondan çektim. Ama içimdeki kıpırtı dinmemişti. Sanki Toprak sadece mangalın başında değil, kalbimin tam ortasındaydı artık. Ve ben bunu durduramıyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD