Ammar'ın dilinden yazılmış Alaca'ya da beklerim.
*
Kalacağıma dair bütün ümitlerinin bittiğini baktığı boğumların arasında görebiliyordum.
O kadar kırılmış o kadar incinmişti ki, şu an omuzuna dokunduğum tek bir dokunuşumun gözyaşlarını derin bir şelaleye çevireceğine adım kadar emindim. Bu nedenle ne o salonda, ne de bir daha o evin herhangi bir odasında aramızda bir konuşma, bu konuya dair yeni bir ikna gerçekleşmedi.
Neden, niçin, nasıl...
Bütün soruların hepsi onun için ölüydü. Tek bir tanesinin bile sorulması onun için vakit kaybıydı. Ama bunca düşünce boğumlarının arasında gözlerimin içine bakarak beni uğurlamadan önce söylediği son söz, sorduğu tek soru şu olmuştu.
Neden orası senin için bu kadar önemli? Uğruna savaşılacak kadar mühim olmasının sebebi ne?
Benim annem bir yaz günü kumral saçlarının arasında güneşi dans ettirebilecek kadar güzeldi. Ben onu çocukluğumun, ben onu hayatımın en güzel kadın olarak ilan etmiştim aklımda.
Ama eksik bir yönü vardı.
Tamamlanmamış, güzelliğine güzellik katmamış tek bir kusuru vardı.
Bilmiyordu...
Öğrenmemişti ve öğrenmek için herhangi bir çabası olmamıştı.
Benim sırtımda çıkan bütün çıbanlar onun bilmemesinin eseriydi aslında.
O ne kadar bilmiyorsa, ben öğrendiklerim ile o kadar şaşırdım. O ne kadar eksikse, ben o kadar tamamlanmak için mücadele ediyordum. Çünkü hayat amacım yaşamak ölmek ve bu ikisi arasında mekik dokumaktan çok daha fazlasıydı...
Annemin bilmemesi, bana öğretmemiş olması benim şu an bilmemin en büyük nedeniydi. Çünkü insan en çok gözünün önünde olana kördü.
Çünkü insan en çok uzakta olana dair merak duyar, çünkü insan en çok onu cezbeden, ona yeni bir hayat standardı sunan seçeneklere tutulurdu...
Benim standart hayatım, doğmak ve ölmek arasında bir hiç gibi devam etmekti ama tanıştığım hayat doğmak ve ölmek arasında gerçek bir yaşamak amacı taşıyordu.
İşte bu nedenle onun eksikliğini yaşadığı her şey, bu davada benim ruhumda tek tek tamamlanmıştı. Anlamasına umarak bütün tehlikeleri ona bir bir anlatmış olmama rağmen içindeki hisleri ilk kez bütün çıplaklığıyla, onun önüne serdim.
O salon benim duygularımın bir gece yarısı değil, sesli ve alenen ortaya döküldüğü ilk yer ve son yer olmuştu. Bütün bedenimle ona dönerek iki ellerini avuçlarımın içine aldım.
Avuçlarımın içine aldığım o kar tanesi eller dudaklarıma doğru giderken erimekte olan, dokununca bir gelincik tanesi gibi dağılacak kadar narindi...
Dudaklarımdaki minik bir öpücük ile buluştuklarında, kalbine dokunmayı ve benimle aynı amaca hizmet etmesini dileyerek konuşmaya başladım
"Biliyorum, her annenin karşılaştığı bir durum değil bu. Kimse evladını bir bilinmeze uğurlamak istemez. Tehlikeleri anlattığım için görmezden geldiğini, beni tutmadığını biliyorum ama içinde kopan fırtınaları bastırma olur mu? Bağırmak istiyorsan, kızmak istiyorsan buna hazırım. Sesimi bile çıkartmam... "
Bana bakan gözlerinden akan damlalar, ölümün kuytu bir köşesine düşüyor gibi sessizce yanaklarında yol aldılar.
" Ama uğruna savaştığım şey o kadar güzel ki anne. İlk kez bir şeyle seni kıyas edebiliyorum. İlk kez bir şeyin sevgisi, bir şeyin güzelliği sana olan sevgimin önüne geçiyor. Bu öyle bir his ki gün içerisinde aklımdaki nazlı bir sevgiliyi düşünür gibi orayı düşünüyorum. Mesela yemek yerken üç lokmamdan sonrası tıkanıyor. Resimlerine bakarken avlusuna düşen bedenleri düşünmek uyumama müsaade etmiyor. Uğrunda vaat edilen şey o kadar kuvvetli ki, seni bırakıp gitmek çok kolay geliyor anne. Rıza... En sevdiğimin rızası. Eğer o uğurda ölürsem doğru yerde, doğru bir şey için ölmüş olacağım. Rachel Corrie gibi... Anne orası bu dünyaya ait değil gibi. Orası bu dünyanın içerisinde senden daha çok sevdiğim tek yer.
Beni anlıyorsun değil mi?"
Anlamamıştı.
Anlayamadığına adım kadar emindim. Çünkü düşen yaşları arasında süzülen şeyin adı anlayamamaktı, kavrayamamaktı...
Oğlunu ne için neye feda ettiğini bilmeden göndermekti.
İşte ben ardımda bilinmeze sürüklediğim bir annenin oğluydum bu yüzden. Ne beni anladı ne de yolumdan çevirdi.
Bilemiyorum belki de ben Aksa için evlatlarına ninniler dinleten bir annenin oğlu olmalıydım.
Çünkü biliyorum ki yaşanan bu kadar modern vahşete rağmen hala Kudüs Masalı ile büyüyen çocuklar vardı. Belki de onlar kadar şanslı olmadığım için yolumu kendim bulmak zorunda kaldım ve bulduğum yolun çabamın ürünü olması beni annemin değil Kudüs'ün oğlu yapıyordu...
Annem cennetin kokusu, Kudüs cennetin ta kendisi...
Yatak odasının içerisinde, üzerimde duran takım elbisenin duruşunu izlerken aklım geçmişin zikzaklarıyla bana doğru saldırıyordu ve mücadele etmek zordu.
Çünkü yalpalanmanın bu kadar kolay olduğu bir yerde, geçmişin kırbaçlarından korumaya çalışmak hiç kolay değildi...
Üzerime tam oturan takım elbiseyi aynadan incelediğimde olmak istemediğim yerin, olmak zorunda kaldığım elemanıydım.
Burası, bu elbise, bu prangalar, bu oyun...
Ne yaşamak istediğim ne de nefes almak istediğim yerdi.
Yatağın üzerine setleri inmiş bir aslan edasıyla oturduğumda, sırtımdaki yükler bir kambur gibi belirginleşmişti. İşte o an dudağında aşinası olduğum gariban bir ses Allah'ım acziyetimi, garipliğimi ve kimsesizliğimi yalnızca sana bildiriyorum. Yalvarırım beni benden olmayanların arasında yalnız bırakma. Ait oldukları geçici gösterişi nefsime güzelleştirme. Geçici olan dünyanın, geçici olan Ammar'ı olduğumu bana unutturma.
Güç ver ve bugün Ammar olduğumu onların arasında gururla haykırarak duyurmamı nasip et.
Çünkü bugün beynimdeki, kalbimdeki, bedenimdeki ve ruhumdaki bütün prangalardan kurtulmayı yeğlediğim gündür. Beni yalnız bırakma Allah'ım diye yalvarıyordu.
Sırtımın üzerindeki kambur, dudaklarımın arasından çıkan kelimelerle yavaş yavaş azaldı. İki omuzum geriye doğru dikeldi ve göğsüm içinde sakladığı sırrı bu gece duyurmanın hevesiyle öne doğru yükseldi.
Ayağa kalktım.
Dimdiktim.
Hiçbir ademin indirmeye cüret edemeyeceği bedenimle Jacob olduğum son günün, son saatlerini yavaş yavaş silmeye başladım odamın çeltik atılmış duvarlarından.
Bugün bütün işgalin, bütün ayaklanmanın, bütün dünyanın yeniden yön değiştireceği gündü... Bugün yer yerinden sarsılmak zorundaydı.
Ben Ömer...
Kudüs'ün bilinmeyen, Kudüs'ün görülmeyen aşığı.
Sırtımda taşıdığım koca bir avlu, üzerinde dikilmiş sarı bir kubbe, altında işgalin karış karış kazdığı tünellere rağmen can verilecek kadar kıymetli bir toprak... Selahaddin'in sancağını yeniden dikmek bana nasip midir bilmem ama ben o sancağı yerinden kaldırmanın hayali ile yıllarını hiç tereddüt etmeden geçirmiş bir adamım.
Şimdi sıra, sancağa uzanabilmenin vaktidir ve ben bugün ölsem dahi sancağı görebilmenin lutfu ile ölecektim.
Beni bilen böyle bilsin, beni anan böyle ansın...
Annesinin davasından haberdar olmadığı bu evlat olarak, annesinin hasretiyle şehadeti ilk kez bu kadar yakından tatmaya gidiyorum.
Eğer ölürsem ilk kez göstermiş olacağım.
Şehadet mi? Annem mi?
Ve şehadet annemden çok daha güzel...
Daha önceden aldığım abdest ve kıldığım namaz ile seri ama sağlam adımlarla yatak odasının çıkışına doğru yürüdüm.
Bu evin kokusuna çok aşina değildim, alışacak kadar vakit geçirmedim ama bu kokuyu son kez aldığım adım kadar emin olarak burun kanatlarımı şişire şişire derin bir nefes aldım.
İkili koltuğun üzerinde duran siyah ceketi giydikten sonra ben de durması gereken ve bugün bana yoldaşlık edecek tek şeyi belimin arkasında yerleştirdim.
İşte o an, kıyametin minik bir senaryosunu yaşayacağımı yakinen anladığım andı.
Her şeyimin tamam olduğunu varsayarak dış kapıya doğruldum. Kapıyı açtığımda yeniden dönüp arkama bakma gereği duydum.
Bu derin bir yasın, derin bir sessizliğin tiyatrosuydu.
Oynayan bendim.
Sahnede duyulan tek ses benim kundura ayakkabılarımdan yükselen topuklarımın parke zemin üzerine vurduğu tak tak sesleri idi. Binlerce seyirci koltuğunun arasında oturan hiç kimse yoktu.
Beni izleyen tek kişi yine ben...
Arkamda kalan sahneye dönüp baktığında kendime, oturduğum yerden yine kendimi izlediğim bendim.
Bu saatler Hayfa'nın göbeğinde geçirdiğim son saatlerim.
işte yas, işte matem, işte oyun işte oyuncu...
Kendine yapacak açıklaması kalmayan bir adam edasıyla kapının dışına doğru hızlı bir adım attım. Geriye bakmanın da, geçmişin muhasebesini yapmanın da vaktini bir makas yardımıyla keseli çok oluyordu.
Merdivenlerden bir toplantının en önemli adamı gibi yavaş yavaş indiğimde, birbirine karışmaya meyilli saçım ve sakalım uzun zamandan sonra ilk kez bu kadar itinalıydı ve ben belki de ilk kez onlar arasına girebilecek kadar onlardandım
Bugün ak koyunun kara koyundan ayrılacağı gündü.
Binanın giriş kapısından çıktığınmda, saçlarımın arasını usulca okşayan bir rüzgar vardı. Yukarı doğru itina ile taranmış saçlarım, her rüzgar estiğinde biraz daha dikiliyor, biraz daha bağımsızlığını ilan ediyordu.
Yamaha'nın bulunduğu karşı kaldırıma doğru hamle yaptım. Adımlarım oraya doğru ilerlerken rüzgarın tesiriyle havalanmasını istemediğim ceketimin önünü hızlıca ilikledim.
Vücudumun içerisinden geçemeyen rüzgar, sert bir cisim gibi bedenime çarpıp yanımdan geçiyordu.
Bu akşam onun da karşımda duran büyük bir adam olduğunu hissedebiliyorum.
Motorun gövdesine hızlıca yerleştiğimde siyah takım elbisem, siyah gövde ile mükemmel bir uyum içerisinde idi. Uzun zamandan sonra motorun üzerine yakışır şekildeydim adeta.
Parmaklarım usulca gazın üzerine yerleştiğinde hiç tereddüt etmeden olabilecek en gürültülü sesi sokağın içerisine bıraktım.
Motorun acı dolu çığlığı bütün sokakta değil, adeta kafamın içerisinde yankılanıyordu ve motordan yükselen o titreşim ruhumun tam ortasında çarpışıyordu.
Bu gece karanlığın, doğduğu akşamın hemen arkasında ölümle aralanan saatleri ağırlayacaktık ve kimsenin rahatlıkla evlerinde oturmalarına müsaade etmeyecektim.
Madem ki matemi ağırlayacağız ve madem ki ben bu ateşin yanan bir odunuydum, taşıdığım meşale ile herkesi tek tek yakmaya hazırdım.
Birkaç saniye içerisinde gürültülü sesin arasına hızlı bir veda etmek ister gibi Yamaha öne doğru atıldığında, bedenim geriye doğru savrulmuştu. Gidonu tutan kollarım bir yay gibi gerilmiş, parmaklarım oldukları yere sabitlenmişlerdi
Ana caddeye çıktığımda saat sekizi geçiyordu ve artık karanlık elle tutulur gözle görülürdü.
Burası, bu şehir içerisine çizilmiş isli duman kaderini alnına kazımış bir kadın esasıyla olacaklara hazırlanıyordu.
Jacob Ammar olarak karşılarına dikilmeye hazırdı...
Birkaç saat önce Aişe'nin gelişini ve beni yemeğe davet edişini ilk başta kabul etmesem de, son dakikada bunun aslında aleyhime hazırlanmış bir plan olabileceği gerçeği aklımın içerisinde çınlamaya başlamıştı.
Bu kadar istekli bir davetin, bu kadar hızlı bir şekilde gerçekleşmesi beklediğim bir şey değildi. Bu yüzden karşılatığım vakit tepkim sert olmuştu. Ama bugün bir ceset ile beraber toprağın altına tereddütlerimi de gömmüştüm.
Onlar bir şeyin hazırlığındaydı. Henüz Aişe'nin bu planın bir parçası olup olmadığına emin değildim ama Yasef Levy'nin bu işin içerisinde belli bir ihtimali tutunarak hareket ettiğini anlamamak imkansızdı.
O da benim Ammar olmamdan şüpheleniyordu. Buna adım kadar emindim. Bu nedenle oraya gidişimin sadece minik bir yemek yemek olmayacağını biliyorum.
Büyük adamların masasında yer alabilmek için ya koşullarına hizmet ediyor olmanız gerekirdi ya da düşmanları...
İşte ben şu an için ikinci seçenektim. İhtimal dahi olsa bu kaçırılmayacak bir fırsattı.
Burnuma doğru yükselen yanık deri kokusu, şu an yaşadığım durumlarla örtüşen tek kokuydu. Genzimin tam yukarısında ve alnımın hemen aşağısında hissettiğim o koku, midemi bulandıracak kadar ağırdı...
Biraz sonra aynı kokunun bütün bedenimi esir alacağına ve paslı bir demirin dilde bıraktığı tat ile karışacak olmasını hesap etmek zor değildi.
Bugün herkesin her şey ile karşılaşacağı o gündü.
Zihnimin içerisinde önemli bir anın, önemli saniyelerini devirirken çalmasına alışkın olduğum Chopin yeniden yükseldiğinde, olduğum yer bir motorun üstüydü.
Hızla saçıma karışan rüzgar intikamım, ben ise tekerleklerimin altından kayan pürüzsüz asfalt yoldum.
Ama olmayı dilediğim yer Mescid-i Aksa, yeni yağmur kokusunun yayıldığı o geniş Avluydu...
Hayalime kavuşabilmenin zor olduğu o ihtimale rağmen motorumu, hayalimin üzerine sürmeye devam ettim.
Dik yokuşun yükseldiği tepeye doğru ilerlerken kafam İstanbul ile Hayfa şehrinin sokakları arasında gezintiye çıkmıştı.
Ve sonunda dik yokuş bittiğinde birbirinden uzak olan ama sıralı gibi duran birçok lüks villanın olduğu o yerdeydim. Kapının önünde bekleyen iki koruma akşamı bölen şaşaalı aydınlatmaların altında bekliyorlardı. Evden yayılan ışık, gök yüzüne yansıyabilecek kadar yoğundu...
Onların hemen önüne doğru motoru frenlediğimde, duruşlarını hiç bozmadan bana bakmaya başladılar. İçimdeki tını tamamen durmuş olan motorun sessizliğinde kafamın içerisine daha çok yayıldı.
Chopin tuşlara zihnimin duvarlarında basıyordu artık.
Sakin ama mizacım dan ödün vermeden kontağı çevirip aşağı indim. Duruşum onların üzerine yürüyen ve taviz vermeyeceği her halinden belli olan bir alıcıdan farksızdı.
Evet onlardan almam gereken çok kıymetli şeylerim vardı.
Mesela bunca zamandır aldıkları zaman, insan ve değerlerin hepsi bizden çaldıklarını sadece bir kısmıydı...
Onlara tamamen yaklaştığımda dudaklarına mütebessim bir eda kondurarak, birisi benimle konuşmaya başladı
"Merhaba Hoş geldiniz."
Sesi canlı ve hoşnut gibi gelse de oldukça mesafeli idi. İşini ciddiyet ile yaptığını görebiliyordum.
Onun bana yaptığı şekle benzeyen hiçbir hale bürünmedi suratım.
Kafa sallamakla yetindim sadece. Tam ikisinin arasından geçmek üzereyken biraz önce konuşan kişi yeniden müsaade ister gibi bir tavır ile konuşmaya başladı.
"Üzgünüm efendim. Üzerinizi aramam gerekiyor. Bay Levy'nin kesin talimatı var. İçeri giren herkesi aramak zorundayım."
İşte bu atak bana verilen ilk göz dağıydı. Bu adam oyunu oynamaya çoktan başlamış duruyor ve benim kuralları bozmadan içeri girip girmeyeceğimi tartmak istiyordu.
Bu onun için minik bir Ammar mısın testi idi.
Buraya boş gelmeyeceğimi ve üzerimde olan silah ile aranmak zorunda kaldığımda geri adım atabileceğimi hesap etmiş olmalıydı.
Kafamda iki tane seçenek belirdi o an. Beni aramak istediğini söyleyen iki korumayı da indirip olabilecek en hızlı şekilde içeri girmek. Bu tehlikeli ve muhtemelen birkaç adım attıktan sonra içeride pusulanmış nişancılar tarafından vurulacağım bir plandı.
İkinci seçenek ise bir bahane uydurup motora geri dönmekti.
Üzerimdeki fazlalığı ama aslında bana tamamen ait olan şeyi bırakıp, içeri savunmasız bir şekilde girmek...
Bu da oldukça tehlikeli olsa da bir şekilde direkt vurulmam ihtimalinin ortadan kalkması demekti. İçeride oluşabilecek bir durumda silahsız uzun süre yaşayamazsam bile bir süre kendimi koruyabilir ve o an içerisinde bir çıkış ihtimali oluşturabilirimdim.
"Efendim?"
Kendi içimde üretmeye çalıştığım çıkış yollarını hesaplarken, korumanın sesiyle hızlı karar vermem gerektiğini biliyordum.
Sanırım şu an hasarı daha geç alabileceğim bir ihtimali seçmek en makul olanıydı.
Kafamdaki Chopin notalarına kanlı parmaklarla basmaya başlasa bile bir şekilde içeri girmeden oyunun nasıl şekilleneceğini anlayamazdım. Bu nedenle kararımı vermiş olarak Tam konuşacaktım ki korumaların arkasından yükselen bir sesle üçümüz de sesin geldiği tarafa döndük.
"Neler oluyor burada?"
Siyah peçesi, siyah çarşafı ile Aişe her zamanki duruşuyla bize doğru yürüyordu. Tamamen bize yaklaştığında, peçenin altında küçük bir pencere gibi duran gözlerinin öfke ile çakıldığını yeni fark etmiştim. Korumanın Aişe'nin sesi ile endişelendiğini görebiliyordum.
Ona mühim bir olayı anlatır gibi siyah ceketinin yakasını düzelterek konuşmaya başladı.
"Efendim Bay Levy'nin talimatı üzerine içeri giren herkesi aramak zorundayım Beyefendiyi bu nedenle de bekletmek zorunda kaldım."
Açıklamasını Aişe'nin İngilizce sorusuna rağmen akıcı bir İbranice ile yapmıştı. Bu konu hakkında da ciddi bir talimat aldıkları anlaşılıyordu.
Olan bitenden tamamen habersiz gibi dursam da aralarında yükselen, özellikle Aişe'den korumaya doğru ilerleyen gerilimi hissedebiliyordum.
Ayşe yanıma doğru yaklaşarak usulca konuşmaya başladı. Sesi olabildiğince sert çıkmıştı aslında. "Beyefendinin erkek arkadaşım olduğunu söylemem yeterli sanıyorum. Saçma sapan prosedürleri kendinize saklayın lütfen."
Bana tamamen yaklaştığında siyah ceketimin kumaş kolunun ucundan nazikçe tutup bahçenin içine doğru çekti. Tamamen kız arkadaşımmış gibi tatlı bir eda ile yapmıştı bunu. Korumaların soru sormasını, sevgilim olduğunu hissettirerek engellemeye çalışıyordu. Onun bu tavrı beni şaşırtsa da sesimi çıkarmadan beni çektiği yere doğru adım attım.
"Bayan Levy, babanızın kesin emri var..."
Korumanın sesi aldığı emir üzerine vurgu yaptığında Aişe bana bakan bedeniyle ona doğru döndü.
"Bay Levy'e emri benim çiğnediğimi söyleyin o zaman. Biraz daha konuşursanız, bu saygısızlıkla çalışacak bir işiniz kalmayacak bilginiz olsun."
Korumanın yeni bir şey söylemeyeceğine ikimiz de kanaat getirmiştik. Aişe yeniden tatlı havasına bürünerek usulca bana bakmaya başladı.
"İçeri gidelim mi artık. Olanlar için özür dilerim sevgilim."
Konuşmasının arasında vurgu yaptığı sevgilim kelimesi korumanın duyması üzerine yapılmış bir şeydi. Ama gözlerinde bunu yapmaktan iğrendiğini gösteren bir ifade açıkça bulunuyordu. Bir cevap verme gereği duymamıştım. Sadece başımı salladığımda o önde, ben arkada içeri doğru yürüdük.
Yasef Levy'nin evine kızının yardımıyla silah sokabileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi.
Haberi olsaydı, beni eve sokar mıydı hiçbir fikrim yoktu.
Korumalardan biraz daha uzaklaştıktan sonra eve girmemize birkaç adım kala kısık sesle konuşmaya başladım.
"Yeryüzünde günün birinde, birbirine sevgilim diyen andaval çiftlerden birisi olacağıma asla inanmazdım. Lütfen başka zaman, başka bir kelime seç ki ben de sana eşlik edebileyim sevgilim."
Son da söylediğim kelime dalga geçer gibi gözlerimi devirerek ağzımdan çıkmıştı.
Konuşmamla adımlarının yavaşladığını fark edebiliyordum ama aldırmadan konuşmaya devam ettim.
"Gerçi artık gerek kalmadı konuşmama. Bugün bu oyunu bitireceğim. Fazla kısa sürdü ama olsun yapabilecek başka bir şey yoktu o an için."
İkimiz de kapıdan geçtiğimiz an duyduğu cümlelerle bir anda geriye dönüp bana bakmaya başladı. Kızmaya başladığını görebiliyordum.
"İstersen direkt babama yalan söylediğimizi söyleyelim olur mu? Saçmalama Jacob. Bu oyunu böyle bitiremeyiz. En azından birkaç gün sürmek zorunda. Hem sen benimle dalga mı geçiyorsun? Madem oyunu bu kadar hızlı bitirecektin neden dün yalan söyleme gereği duydun?"
Haklıydı eğer doğru bir insansa onu zor duruma soktuğumun farkındaydım. Ama işlerin seyri kafamın içerisinde tamamen rayından çıkmıştı. Aişe farkında değildi belki ama ya da farkındaydı bilemem babası da bu oyunun bir şekilde ilerlemesini istiyordu.
Onun alenen devam ettirmek istediği bir şeye karşı çıkmak benim boynumun borcuydu. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu artık. Bu gece, burada elimden gelen en hızlı şekilde ciddi bir patlamaya neden olacağım ve şanslı ise Aişe başına bir şey gelmeden sıyrılırişin içinden.
Zaten parmağı varsa ellerimle öldüreceğime yemin etmiştim.
"Canım sıkıldı diyelim. Şimdi müsaden olursa eğer katılmam gereken bir akşam yemeği var. Ha bu arada üzerimi aramalarına izin vermediğin için teşekkür ederim."
Kapının hemen önündeki boşluktan, onu beklemeden salona doğru yürüdüm. Ardımdan bakakalan gözlerinin farkındaydım ama yapabilecek hiçbir şeyim yoktu. Birkaç saniye kadar sonra o da hemen arkamdan salona doğru yürüdü. Ben önde, o arkada birazdan başlayacak olan tiyatroya hızlı bir giriş yaptık.
Burnuma dolan yasemin kokusunun geçici olmasını isteyerek içimde yeniden baş gösteren umarım doğru insansındır isteklerini bastırmaya çalışıyordum. Aişe'nin yalan söylemeyen ve müslüman olan bir kadın olmasını çok isterdim.
Hem de çok...
Uzun kolonların, sarmal merdivenin ve yüksek bir tavanın bulunduğu koca salona girdiğim vakit gözüm etrafta hiç oyalanmadan direk tekli koltuklardan birinde oturan adama takıldı. Lacivert takım elbisesi, siyah rugan ayakkabıları ve birazdan gitmesi gereken bir toplantı için hazırlanmış olan edasıyla salonun tam ortasında oturuyordu. Amerikan filmlerinde oynayan adamların tıpatıp aynısıydı. Bir saç teli bile dökülmemiş beyaz aklara sahipti.
Ve her bir saç telinin arasına sıkıştırdığı ölü bir Müslüman bedeni görmek mümkündü. Ya da ben gayet rahatlıkla görebiliyordum...
İkimizi fark ettiği an, sadece bakışlarıyla bizim olduğumuz tarafa döndü. Yerinden kalkma gereği bile duymadan "Hoş geldiniz." dedi. "Sizi beklerken neredeyse açlıktan ölecektim..."
Burnunun havaya doğru dikilmesi ona bu dünyanın sunduğu saltanattan, sunduğu statüden kaynaklı olduğu gayet açıktı. Oysa bilmediği bir şey vardı ki bu dünyada yüzyıllarca sürse bile iktidarlıklar toprakla tanışana kadardı...
Bizde olan bakışlarını cevap vermemize bile gerek duymadan yavaş yavaş salonun sağ tarafında ve pencerelerin hemen önünde bulunan masaya doğru çevirdi. Yerinden doğrulup oraya doğru yürümeye başladığında İkimize karşı yeni bir söz söyleme gereği bile duymadan masanın baş köşesinde yerini aldı.
Aişe bana doğru yaklaşıp sessizce konuşmaya başladığında, babasının salonun içine sinmiş olan o vurdumduymaz havası inanılmaz rahatsız ediciydi.
"Ben annemi çağırıp geliyorum. Sen de masaya geç lütfen. Babamın tavrı için çok özür dilerim."
Mahçup olmasını gözlerinden anlayabiliyordum. Bu kız bütün duyguları gözlerinin içindeki o iki bebekle sağlıyordu. Yüzünde vuku bulan her duygu çehresini göremesem bile farklı farklı giyinmiş kadınlar olarak gözbebeklerinin önünden geçiyordu.
O kadar netti ki bütün hisleri, anlamamak için gerçekten bakmıyor olmak gerekirdi.
Sadece başımı salladığımda, elimden geldiğince mahçup olmasını gerektirecek bir durum olmadığını hissettirmek istemiştim. O yanımdan sıyrılıp geçtiğinde ben de kundura ayakkabılarımın kırmızı parkeler üzerinde çıkardığı tok sesleri minik bir senkronizasyon eşliğinde babasının olduğu masaya doğru hareketlendirdim.
Başını kaldırıp bana bakmaya başladığında, gözlerinden silip atamadığı o iğreti duygusu o kadar saf bir şekilde duruyordu ki o an, işte o küçük an onun benim Ammar olduğuma rmin olduğunu anladım.
Saniyeler ben ona doğru yürürken ayakkabılarımın çıkardığı tok sesler arasına karışıyordu. Şimdi büyük bir planın büyük bir parçası olduğumu, aslında başrol değil, bir yan rol olarak en başından beri burada bulunduğumu fark ettim.
Bu adam, daha bahçe kapısının önünde beni gördüğü ilk andan beri kim olduğumu anlamış, bütün korelasyonu benim üzerime kurmuştu.
Bu akşam karanlık hiç olmadığı kadar zifirileşecek ve o kör edici koyulukta birimizden birinin bedeni bu evin bir köşesine yığılacaktı.
Buna artık en ufak bir şüphem yoktu. Bu, bu saatten sonra Ammar olarak verdiğim açık bir savaştan başka bir şey değildi.
Onun bir şey demesine bırakmadan uzun masada hemen onun tam karşısına konulmuş sandalyeye yürüdüm. Chopin yeniden nağmelerini aramıza dokudu ve her basış yepyeni bir kan gölüydü.
Oturduğum vakit o da sandalyede geriye yaslanmış, hemen önüne konulan servisinin iki kenarına biraz sonra bir insan eti yiyecekmiş edasıyla kurulmuştu.
Bakışları ve duruşu insan kanından beslenen o adamlarınki ile aynıydı ve biliyordum ki onun da benden emin olduğu ilk an şimdiydi...
"Belgesel izlemeyi sever misin Jacop?"
Sorusu aramızda oynanacak oyunun ilk perdesinin başlangıcıydı. O da kocaman bir oyunculuk sergileyecekti ben de.
Dediği şey ile varacağı noktayı az çok tahmin etsem bile sadece başımı olumlu anlamda sallayarak yanıt verdim. Omzunun geriye doğru çıkışı beklediği bir cevabı almasından kaynaklanıyordu
"Bir aslan hiçbir zaman kolay kolay hata yapmaz. Ne zaman ki ailesi işin içerisine girse hamleleri karışır, duruşu değişir ve ilk kez aslan gibi davranmamaya başlar. İşte sırtlana yem olacağı ilk yer orasıdır."
Bir aileden bahsederken kastettiği kişinin kendisi mi yoksa ben mi olduğunu seçemiyorum ama bakışlarının altında yatan o anlam hoşuma gitmemişti.
Bize doğru yürümeye başlayan adım sesleri ile onun konuşmasını yarıda kesip gelenlere baktım. Aişe ve annesi bize doğru yürüyorlardı.
Onlar gelip masaya oturana kadar salon birkaç dakikalık minik bir ara vermişti. Annesi ve Aişe karşılıklı olarak sandalyelere yerleştiği zaman, babası yeniden konuşmaya başladı. Olabilecek hiçbir engellemeyd takılmadan ve kimsenin konuşmasına izin vermeden göz hapsine aldığı benle diyaloğuna devam etti.
Masaya gelen hiç kimse onun için var gibi değildi. Çok iyi yok muamelesi yapıyordu.
O yüzden sanki gelen kişilerin varlığı muhabbetimizi hiç bölmemiş gibi kaldığı yerden devam etti.
"Kendini aslan zannedenlere ilk darbe, ailelerinin varlığı ile vurulur. Aslanlar nasıl ki ailelerinin tehlikede olduklarını zannettikleri minik bir anda kocaman hatalar yapıyorlarsa insanlar da, özellikle kendini aslan zannedenler de hataya hızla düşüyor... "
Masada konuşulanlar hakkında en ufak bir bilgisi olmadığını anladığım iki kadın vardı. Birisi siyah midi bir elbise ile arzı endam ederken diğeri, siyah peçesini açmamıştı bile.
Madem ki beni masasına davet eden adam, konuya rahatlıkla dalıyorsa karşılık vermek işten bile değildi. Onun yaptığı gibi üzeri tamamen örtülü kelimelerle karşılık vermeye başladım.
"Haklısınız..." dedim sesim tok ve tereddütsüz çıkarken. "Ama kaçırdığınız bir nokta var. Aslan zannetmekle aslan olmak arasında fark var."
Beni varlığından ne kadar haberdar olduğuna emin olmadığım ailemle vurmaya çalışıyor ve evime gönderdiği adamın ceset olma serüvenini tamamen kabulleniyordu.
Madem öyle masa artık yemeklerin değil birbirimizden beslendiğimiz bir yerdi.
" Ve inanın bana sırtlan aslanın ailesine rahatlıkla dil uzatıyorsa, bilin ki aslanın hala kendinden birkaç adım önde olduğunu farkına varamamıştır."
Bana şaşkınlıkla bakan iki kadının gözlerine aldırmadan servis çatallarımdan birisine uzandım. m
Masanın ortasını süsleyen salataya olabilecek en sert şekilde darbemi vurduğumda kase hızla ortadan ikiye ayrıldı.
Aişe kasenin kırılmasıyla, şaşkınlıkla sandalyesinin çirkin bir sesle geriye itmek suretiyle ayağa fırladı. Anlamadığını, ne için böyle davrandığıma dair herhangi bir fikri olmadığını fark ettim.
Bu şekilde davranmanın onu ne kadar endişelendirdiğini görebiliyordum.
Gözlerim babasının gözlerinde iken en umarsız halimle çatalı tabağıma geri koydum.
"Çok özür dilerim sevgili Levy ailesi yanlışlıkla oldu..."
Adam olduğu pozisyonu bir santim bile değiştirmeden öylece bana bakıyordu. Benim ise onun gözlerinin içerisine bakan bebeklerim de en ufak bir tereddüt, en ufak bir korku yoktu.
Burası onun cephesi olabilirdi ama ben de yalnız değildim.
Beni ailemle her ne seçenekle olursa olsun tehdit etmesi demek bu adamın artık ölmesi gerektiği anlamına geliyordu.
Aişe'nin henüz tanışmadığım annesi masada birbirimize karşı yükselen bu bu kadar gerilime nasıl tepki vereceğini bilemeden topu hızla Aişe 'ye attı.
"Naomi istersen arkadaşına bir süre odanda eşlik et. Bizde bu esnada kırılmış olan servisi yenileyelim."
Aişe annesinden gelen atağın doğru bir atak olduğunu var saymış olacak ki hemen "Haydi Jacob! Yukarı çıkalım." dedi.
Sözcüklerin ağzından çıkarken kesik kesik, tamamlanmadan çıktıklarını görebiliyordum ve babasına karşı bu kadar dik durduğum için ciddi bir korku yüklenmişti vücuduna.
Sonuçta Müslüman oldu diye ona bu kadar eziyet eden babasının, karşısında umarsızca konuşan bir adama neler yapabileceğini az çok biliyordu.
Söylediği şeyi kırmak istemez gibi sakince ayağa kalktım. Amacım Aişe ile son bir kez yukarıda yalnız kalabilmekti. Çünkü döndüğüm zaman karşılaşacağım manzaranın bu olmayacağını çok iyi biliyordum.
Öylece bizi izlemeye devam eden babası, benim ayaklanmam ile kızından minik bir ricada bulundu. Sesi som bir sahtekarlık kokuyordu.
"Naomi otur lütfen. Jacob'a ben eşlik etmek istiyorum. Biz bahçede iken siz servisi değiştirin. Gelene kadar her şey hazır olsun. Keyifli bir yemek yemek istiyorum."
Aişe karşı atak olarak itiraz edecekti ki ondan önce davranıp, konuşmasına engel oldum ve masadan yükselen yanık deri kokusunun yerini yakından tanıdığım o koku aldı.
Bize kalan bu saatten sonra birazcık ölümdü...
" Lütfen Aişe. Bay Levy ile vakit geçirmeme müsaade et. Bundan onur duyarım."
O an babasının damarına biraz daha sert basabilmek için Aişe'nin kendine seçtiği isim ile ona seslenmiştim.
Sözlerim üzerine adam bir tek kırışıklığın bile işlenmediği lacivert takım elbisesi ile ayağa kalkıp, beni beklemeden bahçe kapısına doğru yürümeye başladı.
İşte o an Ayşe'ye baktığımda gözlerinden geçen şeyin aramızda yayılan koku ile aynı anlama geldiğini göre biliyordum.
Ölüm...
Babasının önden gidişini fırsat bilerek, annesinin yanımızda olmasını zerre önemsemeden onu son kez görüyormuş gibi sessiz kelimelerle konuşmaya başladım.
"Ben karşılaşmayı dört gözle beklediğin Ammar. Tanıştığımıza çok memnun oldum."
Benim sürekli inkar etmeme aldırmadan, Ammar olduğumu iddia etse de şu an sesli duyması aleni bir şekilde şaşırmasına neden olmuştu.
Durumun ciddiyetini kesin kez fark etmiş gibi gözlerinin perdeleri ilk önce şaşkınlık, ardından büyük bir hüzünle kaplandı. Ona kendimi açık ettiğime göre o bahçeye ne için çıkacağımı da az çok anlamıştı. Bize bakan gözlere aldırmadan hızlıca konuşmaya başladı.
"Yalvarırım. Ne olur, ne olur gitme. O bahçeye lütfen gitme..."
Kıstırıldığı parmaklıkların ardından çaresizce yalvaran sesi, kalmam için bana bakan gözleri ile birleşiyordu.
O an söylediği hiçbir kelime de, hiçbir cümle de minik bir yalan olmadığını resmen kanıtlıyordu.
Yasemin kokusu burnumun etrafında daireler çizerek genzime kaçtığında, çıktığım dışarıdan bir daha geri dönmeme ihtimalinin bulunduğuna sarılarak iyice içime çektim ve bu ilk kez kokusuna karşı nefesimi tutmadığım anlardan birisiydi.
"Üzgünüm." dedim yalvaran sesin üzerine bastığımda. Sesim aceleydi. "Gitmem gerekiyor. Bu arada Müslümanlık sana çok yakışıyor. Söylemeye hiç fırsatım olmadı ama İslamiyet üzerinde bir inci gibi duruyor adeta. Hidayet'in Hayırlı olsun Aişe."
Dolan gözlerinin kuyularından yavaşça göz çukurlarına doğru inen yaşlar, bir vedanın sessiz uğurlamasıydı. Olabilecek bütün kelimeleri işine gömüp döktüğü yaşlar peçesini ıslatarak, sadece başını salladı.
İşte o an, dünya ile şehadet arasında kaldım. Dışarıda beni kucaklamaya ramak kalan bir ölüm, içeride merhametin üzerinde inciden bir elbise olduğu bir kadın..
Dışarıdaki sevdam içeride bıraktığım yeni Müslümana karşı inanılmaz derecede ağır basıyordu. O yüzden birkaç kelime daha etme gereği duymadan ona arkamı dönüp bahçeye doğru yürümeye başladım.
Bu sefer kundura ayakkabılarımın altından yükselen tak tak sesleri bir ölüm ezgisinin notalarıydı. O bahçeden sağlam bir vücut ile çıkmayacağım aşikardı ama tek isteğim karşındaki adamın bedenini yere serebilmekti kendimden önce.
Bahçeye çıktığında bize karşı direnecek ölümün bir gece yarısı değil, akşam vakti ayaklarımıza dolanacağı belliydi.
Çalılıkların arasına doğru yürürken beni kapatan bodur ağaçlardan yardım alarak görüşüm tamamen kapalıyken belimdeki silaha doğruldum.
Kısa dalların arasında, havuzun hemen kenarında durduğunu görebiliyordum. Dimdikti...
Onu buradan vurabilirim ama gözünün içerisine bakarak seni bir Müslüman öldürdü diyebilmenin keyfini yaşamak istiyordum.
Bizden aldığı binlerce Müslümanın sesini ona duyurarak...
Birkaç adım attıktan hemen sonra karanlıktan yapay ışıkların arasında çıkmadan hemen önce arkamdan yükselen bir iki adım sesi ile olduğum yerde kalakaldım.
Bana doğru geliyorlardı.
Hüzün değil gerçek bir acının eşiğinde soluklanırken gölgelerin arasından çıkan bilmem kaç tane adam bana doğru hızla koşmaya başladılar.
O bedeni yere seremeyecek olmanın acısıydı bu.
O an, onlar üzerime üzerime doğru yürürken yaptığım tek şey buz tutan zamanın aksinde onları izlemekti. Bana doğru gelen bir sürü takım elbiseli adamın varlığını ince bir buzun arkasından seyretmekti...
Artık ölüm, öldürdüğüm ellerde değildi. Bana doğru gelen onlarca adam arasındaydı.
Ölüm onların beni köşeye sıkıştırmak için günlerdir bu bahçedeydi.
Zaman ipliğin küçük bir iğne deliğinden geçişi gibi tane tane süzülüyordu. Ellerimdeki namlu korkusuzca yukarı kalktığında onlar tetiği çekmeden üzerime doğru koşuyorlardı ve ben ise dilime mihenk olmuş son kelimelerle hemhaldim.
Eşhedü en la ilahi illallah Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu.
Namludan işaret ala ala yükselen sesler bana aitti. Hızlıca bana doğru gelen herkesi hedef tahtasına koyuyordum. Bana adım atan en öndekiler, namludan yükselen kurşun ile yere süzülürken onların arkasından gelenler bir adım önlerine geçiyordu.
Benim ölümümümün onlar için büyük bir tehlike olacağının farkındaydım. Çünkü ben anahtardım...
Yaklaştılar.
Yaklaştılar.
Yaklaştılar...
Üzerime doğru gelen bu adamların sayısını hesap edemedim ama kurşunun dibine geldiklerinde bile durmadılar.
Birkaç saniye sonra bileğimden koparılan silah yere düştüğünde, ense köküme yediğim bir darbe ile dizlerin üzerine çöktüm o kadar kuvvetli bir mücadele koymuştum ki ortaya beni tutan ellerin zorlandıklarını biliyordum. Onlarla olan muharebem devam ederken hemen karşımda dikilen lacivertli adam yüzünde yine aynı kibirli duruş ile tam karşımdaydı...
"Demek ki neymiş? Aslan daima hata yapar, ailesini duyunca. Değil mi ama?"
Sözleri basmakalıp bir kelamdan öte tahrik eden çirkin bir kızgın şişi andırıyordu. Onun sözlerini verecek bir karşılığım yoktu.
Şu an, sonsuza kadar sessizliğe gömüleceğim andı. Çünkü artık onlar itiraf için zorlayacak, ben de sonsuza kadar konuşmayacaktım. Sonun en sonundaydım.
Tam gözlerim etrafta olabilecek bütün kaçış ihtimallerini değerlendirirken Yasef Levy'nin hemen arkasında elleri silah tutan bir kadının, namluyu babasının tepesine tutturmasıyla bütün ihtimaller hızla yere çakıldılar.
Benim ihtimalim, siyah bir peçenin ucuna tutunup gökyüzüne yükseldi.
Ses aynen şu şekildeydi.
"Ammar'ı hemen bırak!"
Bütün gözler yere düşmüş o kadar cesede rağmen bu peçeli kadına kaymıştı. Babası dahil herkes şaşkın, herkes suskundu. Kibirli adamın dudaklarının arasından kaçan bir kahkaha kızının olabilecek en yüksek sesle bağırmasına sebep oldu.
" Ammar'ı hemen serbest bırak ve bana doğru gönder. Yemin ederim beynini patlatırım."
Kızının gözlerinin içerisini göremiyordu, arkası dönük olduğu için. Ama yemin ederim ki o an bakmış olsaydı, o gözlerde görebileceği tek şey alev almış bir çift göz bebeği olurdu.
Bütün bu olanlar birkaç dakikanın içerisinde gerçekleşiyordu. Levy, kızının ses tonundaki öfke ile o an için başka bir seçeneği olmadığına kanaat getirdiğinde, gözleri ile bütün adamlarına çekilin işareti verdi.
Benden uzaklaşan eller vücudumu serbest bıraktığında masanın üzerinde duran o umarsız edam yeniden hiç değişmeden gözlerime büründü.
Yavaş adımlarla Yasef Levy'nin yanından geçip, hemen arkasında duran Aişe'nin yanında durdum. O an, o adamın değişen çehresinin içten içe çılgına döndüğünü görmemek imkansızdı.
Aişe'nin yanına vardığım an, babasına yeniden bağırdı.
"Dön bana!"
Ben olan bitenin şaşkınlığını sonradan yaşayacağımı bilerek yerden aldığım silahla Aişe'yi korumaya başladım.
Babası ona döndüğünde, o cesur sesinin arasına gözyaşları ile kısılan bir hıçkırık katıldı.
"Beni sevebilmeni isterdim. Her halimle, her ne olursa olsun beni sevebilmeni çok isterdim..."
Dudaklarının arasından kaçan yeni bir hıçkırıkla, tuttuğu silahın ucunun tir tir titrediğini görebiliyordum.
"Ama sen katil... Hem de binlerce adamın katili olmayı seçtin. Kendi kızının o adamlardan olduğunu bile bile öldürmeye devam ettin. Burada sana arkamı dönüp gittiğim an, öldürmeye devam edeceğini de biliyorum."
Söylediği kelimeler adamın kulağından hiç girmiyor gibiydi.
Babası ona söylemen kelimelere inat Aişe'nin suratına doğru bağırmaya başladı.
"Hepsini öldürmeye devam edeceğim. Şimdi ölecekler arasında sen de varsın. Hainsin Naomi. Hain bir köpeksin..."
İzlediğim sahnenin Aişe'nin bedeninde oluşturduğu sarsıntıyı siyah çarşafının arasından bile görebiliyordum. Suratına söylenenler ile capcanlı ve tereddüt etmeden çıkan sesi havaya yayıldı.
" İşte böyle olduğun için asla yaşamayı hak etmiyorsun. Senin gibi Siyonistlere rağmen. Yaşasın ilelebet özgür Kudüs..."
Sözleri o sloganın kanlı yükselişi ile bittiğinde namlusundan kopan kurşunun sesi gökyüzünde yankılanarak yayıldı.
İki kaşının tam ortasından vurulan Yasef Levy'nin alnında açılan delikten simsiyah bir sıvı, yüzünün aşağısına doğru dökülmeye başladı usul usul.
Yana doğru gözleri açık bir şekilde devrildiğinde, şaşaalı bahçenin içerisine kocaman bir sessizlik inmişti.
Koca Hayfa, derin bir sessizliğe gömüldü.
***
Selamun aleykum.
Selam Ve Dua İle...