Kaçış/11. Bölüm
*
Allah aşkına adam biraz sonra bagajı açacaktı ve biz dımdızlak ortadaydık. Hangi kısmı tam olarak kontrol altında olabilirdi ki? Anksiyetem en hızlı şekilde mideme vururken kollarımı hızla karnıma doladım. Şu an çığlık çığlığa ağlayıp bağırmak istiyordum ama hiçbirini yapamayacağım için iki dudağımı sımsıkı birbirine kenetledim. Yanaklarıma doğru yaşlarım inerken yolun sonuna geldiğimi, daha doğrusu geldiğimizi çok iyi biliyordum...
Arabanın toprak zemin üzerinde hareket eden tekerlerinin her sarsıntısı, arkada kalan karanlığı biraz daha hissedilir kılıyordu. Kaç dakikadır yoldaydık bindiğimiz andan beri hiç kimseden en ufak bir ses dahi çıkmamıştı. Arabanın içerisindeki uğultulu motor sesi, kulaklarımın içerisinde baskın bir basınç oluşturuyordu.
Yanımdaki adam koyu bir gölge gibiydi. Hareketsiz ve soğuk bir gölge... Ona bakmasam bile gözlerim ile duruşunun nasıl olduğunu gayet açık seçebiliyordum. Kafasını kendi tarafındaki araba duvarına yaslamıştı. Direkt bakmadığım için gözlerinin kapalı veya açık olup olmadığını anlayamıyordum.
Tekerlerin toprak zemin üzerindeki her sarsıntısını yakından hissediyorduk. Direkt tekerleklerin üzerinde oturmak en ufak bir kasiste, öndeki adamdan çok daha fazla sallanmamıza neden oluyordu.
Yerim hiç rahat değildi. Neler olabileceğinin endişesini ensemin üzerinde pişen bir hararet kadar iyi hissedebiliyordum. Hayfa' ya girmek kolay olmasa gerekti. Daha önce hiçbir zaman bir kaçak olmamıştım ve işlerin nasıl yürüdüğüne dair elle tutulur bir kanıtım yoktu. Ama bu devletin yaptığı her işi, özellikle bu tarz siyasal bölünmelere sahip işleri ne kadar ciddiye aldığını çok çok iyi bilirdim.
Hiçbir zaman küçük detayları bile kolay kolay gözardı etmezlerdi. Bunca zamandır onları ayakta tutan en güçlü yanları hiç sarsılmadan ve taviz vermeden, arkasında dimdik durdukları politikalarıydı. Hiçbir dünya devletine karşı daha az tehlikeli görünmeyi tercih etmemişlerdi. Bu saatten sonra özellikle Joseph Levy'nin ölümünün hemen akabinde, en ufak bir rahatlık göstereceklerini zannetmiyordum.
Biz Filistinliler ile aynı toprak parçasında yaşamak zorunda kalmamıza rağmen olabildiğince onlardan uzak büyütülmüştük. Onlar bizim için daima yapışkan bir sürüngen hükmünde idiler. Daha ana okulunun o küçük sıralarında bile iken, ellerimize tutuşturulan boya kalemleri ile İşgalin ne kadar büyük bir devlet olduğunu resimlerle anlatmaya çalışıyorduk. Hatta öyle ki belli bir aşamadan sonra Filistinlilerin bizim aleni düşmanımız olduğunu, okuldaki öğretmenlerimiz hiç çekinmeden söylerlerdi.
kküçük bir haşereden hatta onlardan bile daha alçak seviyede olduklarına inandırırlardı. Bizim onlara duyduğumuz bu öfke, daha küçük yaşlarda kanımızın arasına karıştırılırdı. Onlar bizim sahip olduklarımızı zorla ele geçirmeye çalışan ve küçük bir karınca kadar bile kıymeti olmayanlardı. Böyle olunca büyüdükçe öfkemiz de, nefretimiz de daha çok büyüyordu.
Bir insanı olduğu yerden başka yerlere sürükleyebilecek en kudretli güçlerden birisi, hiç şüphesiz ki sevgisizlikti. Doğru verilmeyen sevgi, kişiyi daima olduğu yere düşman ederdi ve ben kıt kanaat bir sevginin ürünüydüm. Babamdan arta kalan sevgisizliği, annem saçlarımı okşayarak gidermek istese bile hiçbir zaman gücü boşluğu doldurmaya yetmemişti ve hakikat tam olarak babamın sevgisinin yetmediği o yerde bulmuştu beni...
Bütün o zenginliğin içinde, koca koca para destelerinin arasında, neredeyse herkesin gıpta ile baktığı o hayatın tam ortasında hiçbir şeye sahip değil gibiydim. Çünkü sevgisizlik yeri doldurulamayacak bir boşluktu daima...
Filmli camın arkasında yanan kısık ışıklar, arabanın minik bir yansıması gibiydi. Aklımdan geçen her şey yüreğimin üzerine çökerek oturduğunda, o filmli camın dışına bakmak bile canımı yakmaya yetmişti. Kendi içimdeki duyguları, gözlerimi kapatarak göz ardı etmeye çalıştım ama düşünceler çok daha sert, çok daha güçlü bir şekilde beyin duvarlarıma çarpmaya devam ettiler.
Genç kızlığın başladığı o ilk yaşlarda hala herkesin hayatının benimki ile aynı olduğuna inanıyordum. Herkes bu kadar zengin ama herkes bu kadar az seviliyordu zannediyordum. İnsanların bütününün lanetinin babası olduğunu ve o lanetin yapıştığı ellerin, bir saçı okşamaktan mahrum kaldığına o kadar çok emindim ki, beni hayatın daha en başında şaşırtan ilk şey karşılaştığın sevgi manzarası olmuştu.
Güzel bir bahar günüydü sanıyorum. Uzun zaman sonra ilk kez güneş sımsıcak bir şekilde düşüyordu saçlarımın arasına. Yemyeşil bir çimen üzerinde, saçlarımın rengini daha çok açabilecek ışıkların altında kısacık elbisemle uzanıyordum. Yanımda ilk kez evlerinde kalmaya gittiğim bir arkadaşım vardı.
Benim gibi değildi o. Daha esmerdi teni. Gözlerinin hemen altında elmacık kemiklerinin tam üzerinde o kadar güzel çiller vardı ki bambaşka bir yerin kızı gibiydi. Onu her zaman annemin eskiden bana anlattığı masaldaki küçük köylü kızlara benzetirim. Hatta Heidi çoğu zaman benim için o kız demekti. O uzandığım yerde kollarıma ve bacaklarıma batan çimenleri hala ilk günkü gibi net hatırlıyorum. Öyle ki kollarımın ve bacaklarımın arasına karışan kaşınma hissi, şu an o günkü kadar taze...
Ne garip, üzerinden yıllar geçmiş hisler ne kadar da çabuk ayaklanabiliyordu böyle?
Güneşin gözlerimin arkasında oluşturduğu kırmızı lekeleri takip etmemi bölen şey, arkadan duyduğum sesti. Arkadaşımın babası sessizce bize yaklaşmış ve güzel kızını hem öpüyor hem de gıdıklıyordu.
O küçük ömrüm boyunca ilk kez kıskanmanın ne demek olduğunu hissettim. Tek başına yaşayan başka bir kardeşi olmayan çocuklar, bazı duyguları her zaman daha geç yaşarlardı. Ben de onlardan birisiydim. Hayatımda benden başka hiç kimse bulunmadığı için kıskanmak duygusunun nasıl bir şey olduğunu ilk kez orada hissettim. Ve o kıskanmak o kadar büyüyüp, o kadar garip bir merak ile sarmalandaki uzandığım yerden doğrulup onları izlemeden edemedim.
Bir baba kızını güldürmekten neredeyse ağlatmak üzereydi. O kadar keyifli kahkahalar birbirine karışıyordu ki, bu manzara benim bugüne kadar şahit olduğum bütün manzaralardan farklıydı. Babaların sevgi gösterdiği her yer bana çok uzak bir ülke gibiydi. İlk kez bu ülkeyi yakından görmeye tanık olmuştum.
Onların o hali birkaç kısa saniye sürdü aslında. Fakat saniyeler benim zihnimde öyle uzadı, öyle uzadı ki kurtulmak istediğim bir ses yığınına dönüştü her kahkaha. Ve kıskançlık içimdeki Naomi ile ilk kez o şekilde buluştu. O kahkahaların, beynimin duvarlarını ince tırnaklar gibi tırmalamasına daha fazla dayanamayacağımı anladığım vakit ayağa kalkıp koşa koşa birkaç metre illerimizde duran havuza zıpladım.
Eteklerim suya değdiği an, üst gövdeme doğru yapışmıştı. En son saçlarımın son teli bile suyun derinliklerine daldığında, bedenime hücum eden duygular arasında boğulduğumu hissedebiliyordum. Ben her zaman iyi yüzmeyi bilen bir çocuktum ama o gün hiç kimse içime ağır gelen bir kıskançlıktan dolayı boğulduğumu fark etmedi. Ben ise sadece ayağıma kramp girdi yalanıyla hem kendime hem de içimdeki o duygu kırıntılarına sahip çıkmaya çalışmıştım.
Sevgisizliğin insanı içten içe boğan ve ölüme dahi sürükleyebilecek bir şey olduğunu hayat bana ilk kez o kız arkadaşımın evinde öğretti. O günden sonra başka birisinin evinde kalabilmeyi başarmam neredeyse birkaç yılıma mal olmuştu. Ne annem farkındaydı bunun ne de gözleri dışında hiçbir uzvunda duygu hissetmediğim babam...
Benim için kutsal vaadedilen ve bugüne kadar sürekli böyle olduğuna inandırıldığım bu topraklardan ayrılışım, en az yaşayışım kadar hüzünlüydü. Tekerleklerin her dönüşünde yeni bir anı, yeni bir burukluk tam boğazıma takılıyordu. Ağlamanın insanın bedeninde biriktiği ilk yer olan o durak, benim için ne yutuluyordu ne de dışarı atılıyordu.
Kafamı yasladığım arabanın yan duvarı, her titrediğinde zihnimden kalbime doğru yeni bir anı yükseliyordu.
Veda edişim en çok da çocukluğum ve akabinde yaptığım genç kızlık hatalarım içindi...
Ruhum, ayrılığın her kasisinde bambaşka bir yere bürünüyordu. Geçmişin bütün izleri tek tek belirginleştiği zaman o arabanın arkasında oturan kişi ben değil, bambaşka birisiydi. Ne garip oysa hala orada kaçmak ile meşgul olan bir kadından ibarettim.
Gözlerim kapaklarımın üzerine binen yeni anılarla iyice ağırlaştığında, kirpiklerimin eriyip birbirlerine balmumu gibi yapışmaya başladığımı hissediyordum.
Orada olmak, uykuda beni bekleyen yeni anılar kadar hayaliydi artık...
*
Başımı yasladığım yer sertti. Sol yanağımın altında sivri bir şey varmış gibi yanağımın acıdığını hissedebiliyordum ama günlerin bütün yorgunluğu, yaşanan bütün her şeyin ağırlığı sarsılan arabanın bagajında oturan bana yüklenmişti sanki. Rahatsız edici bir his ile beraber yolculuğum devam ederken gözümü açacak zerre takat bulamıyordum.
Eriyen kirpiklerimin ardından arabanın yavaşça durmaya başladığını fark ettiğimde, karşılaşacaklarımla aramda büyük bir mesafe kalsın diye gözlerimi açmadım. Uyku ile uyanıklığın o çizgisinde uğultulu sesleri dinlemeye başladım.
"Ehliyet, kimlik alabilir miyim lütfen?"
İbranice çıkan kelimeleri duymadan önce bir pencerenin açıldığını bedenime çarpan havadan hissedebilmiştim. Oturuşumdan da kaynaklı olsa gerek karnım iyiden iyiye ağrısını arttırmıştı.
Muhtemelen Hayfa' ya girmek üzereydik ve girişi tutan polisler tarafından durdurulmuştuk.
Bir an içindeki endişe iyice arttı. Gözlerimi daha sıkı bir şekilde yummaya devam ettim.
"Tabii buyurun. Bu saatlerde burada bu kadar polis olmazdı. Bir sorun mu var?"
Saf bir İsrailliye ait gayet açık bir İbranice ile karşılık veren şoför, şaşırmama neden olmuştu. Bir yerden tanıdık gelen bu adamın bu kadar iyi bir ağız ile konuşabilmesi daha fazla dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bir yerlerde karşılaşmış olabilme ihtimalimiz var mıydı acaba?
Yüz hatlarından ötürü tanıdık bir sima olduğuna zaten karar vermiştim ama bu kadar iyi bir şekilde İbranice konuşuyor olması onu daha önce gördüğüme dair daha belirgindir düşünceler üretmeme neden oluyordu. Acaba Ammar bu adamı nereden tanıyordu?
"Her zamanki olaylar... Filistinlilerin birkaç protesto hazırlığında olabileceklerini duyduk." Genç bir ses tonuna sahipti konuşan polis. Ama oldukça mesafeliydi. "Her ihtimale karşı tedbirli olmak istedik ve yolları şimdiden tutmaya başladık. Her zamanki olaylar yani..."
"Anlıyorum."
Şoförün cevap vermesinin ardından bir süre herhangi bir cümle kurmadılar. Bu esnada polisin ehliyeti kontrol ettirdiğini tahmin etmek zor değildi.
Kısa süren sessizliğin ardından polis memuru yeniden konuştu.
"Bagajı kontrol etmem gerekiyor, kasayı açar mısın?"
Bunu söylemesi ile birlikte bedenime bir anda yaşadığım endişenin üç misli kadarı aynı anda hücum etmeye başladı. Yasladığım yerden kafamı korku ile kaldırıp etrafıma bakmaya başladım. Tedirginliğimi yanımdaki Ammar hemen fark etmişti. Onun yanımdaki varlığının farkına daha yeni varıyordum. Hızla kolumu tuttu ve eliyle sus işareti yaptı.
Derin derin nefes alışlarıma engel olamıyordum. O benim bu tedirginlik halimin gayet farkındaydı ve başını kulağına doğru yaklaştırıp olabilecek en kısık fısıltıyla "Sakin ol..." dedi. "Her şey benim kontrolüm altında. Merak etme!"
Allah aşkına adam biraz sonra bagajı açacaktı ve biz dımdızlak ortadaydık. Hangi kısmı tam olarak kontrol altında olabilirdi ki? Anksiyetem en hızlı şekilde mideme vururken kollarımı hızla karnıma doladım. Şu an çığlık çığlığa ağlayıp bağırmak istiyordum ama hiçbirini yapamayacağım için iki dudağımı sımsıkı birbirine kenetledim. Yanaklarıma doğru yaşlarım inerken yolun sonuna geldiğimi, daha doğrusu geldiğimizi çok iyi biliyordum...
*
Ey mü’minler! Siz, insanların iyiliği için yeryüzüne çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Çünkü siz usûlünce iyilikleri ve güzellikleri emredip yayar; kötülük ve çirkinlikleri yasaklayıp önüne geçmeye çalışırsınız. Bunu da zâten Allah’a inandığınızdan dolayı, onun bir gereği olarak yaparsınız. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbette kendileri için hayırlı olurdu. Gerçi içlerinde inananlar da var, fakat onların çoğu dinden çıkmış fâsıklardır. (Ali İmran/110)
.
**
Selamun Aleykum.
Selam Ve Dua İle...