Falcı...

1263 Words
Her şey o şapşal Ayşegül'ün suçuydu. Dün Caner'in kliniğinden çıktıktan sonra Urla meydanında işlettiği küçük kafeye uğramış ve fal baktıralım diye kafamı şişirmesine müsaade etmiştim. Masamıza çağırdığı çiçekçi Melahat abla gerine gerine kurulmuş ve hakkımızda "bence" atıp tutmuştu. Ama Ayşegül'e kalırsa, kadın her şeyi biliyordu. Ayşegül pespembe bir hayal dünyasına sahipti. Almanya'da işletme masterı yapmasına rağmen, lisedeki hayalinin peşinden gidip, meydandaki Nikos'un harabe meyhanesini sıcacık bir kafeye çevirmişti. Bütün akademik yetkinliğine rağmen hayalperest halinden bir türlü sıyrılamayan toy bir ruha sahipti. Melahat abla ona duymak istediklerini sıralarken, bana; "Kim bu Saraylı kızanım?" diye sormuştu. Elbette umursamayarak gülmüş ve lakırdılarını bitirmesi için müsaade etmiştim. Ama sonrasında söyledikleri ile iki gündür yaşadıklarım neredeyse bir bir örtüşünce kendimi saçma bir kabusun içinde buluverdim. Hatta gözümü yumup uykuya daldığımda kabus, bambaşka sahnelerle daha da ürkütücü oluyordu. "Bak kızanım bu oğlan senin geçmişinden gelen biri ama araya epey zaman koymuş. Böyle şımarık, züppe fakat, aynı zamanda da epey merhametli. Merhameti eksikliğinden. Nasıl desem bak sol omzunda bir parça eksik gibi. Birini kaybetmiş bu oğlan. O kayba da hala alışamamış. Aman Halide'm sen bu oğlanın gözlerine bakınca ona tutuluveecen gız. Anşegül duyuyon mu beni? Bu yaz buraları Allah'ın güneşinden çok bu Halide'nin ateşi kavurcek. Çarşıya pazara abdest bozduracak anam bunlar." Daha fazla söylediklerini dinlemedim ve çiftliğe dönmek üzere yola koyuldum. Bir kaç işimi halledip tekrar kliniğe dönecektim. Hem sıcak hem de Melahat'in sözleri aklımı bulandırmış ve dikkatimi dağıtmıştı. İsmet amcanın canhıraş el sallamalarını neredeyse göremeyecektim. Arabasını biraz geçtikten sonra ancak durabildiğimde nefes nefese meramını anlatmıştı. Ben onun sözlerine dikkat kesilirken arabasının arka kapısından birisi indi. Güneş gözlüğünü çıkarıp gözlerini kıstı ve beni tepeden tırnağa şöyle bir süzdü. Ancak gördüğünden pek memnun değil gibiydi. Şahsen bu şekilde böyle birinin karşısına çıkmaktan ben de memnun değildim. Sabah iki zor doğum yaptırmış sonra da saatlerce klinikte zavallı köpek için uğraşmıştım. Akşamdan kalma makyajım eminim akıp yüzümü gözümü batırmıştı. Gözlüğümü ve şapkamı asla çıkaramazdım. Asıl şoku ise gizemli adamın kim olduğunu öğrendiğimde yaşadım. Çocukluğumun Efe'si, abilerimi benden çalan o yaramaz, şımarık veletti. Zihnime bir yıldırım gibi düşen Melahat'in sözleri ile boğazım kurumuş ve mevsim normallerinin çokça üzerinde bir ateş tüm bedenime zuhur etmişti. Bu yaşadıklarım tamamıyla deli saçmasıydı. Kesinlikle yorgunluktan kaynaklıydı bütün bunlar. Mevsim normale dönüp, yazlıkçılar şehrimi terk edince daha sağlıklı düşünebilecektim. Dün resmen şaşkınlık üzerine şaşkınlık yaşamıştım. Çiftliğe varıp üzerime doğru koşan kızları gördüğümde, aylardır görmediğim Yalçın abimin döndüğünü fark etmiş ve bir süre de olsa onun varlığını unutup normale dönebilmiştim. Ama vakit geçtikçe bakışlarını üzerimde hissediyor ve giderek geriliyordum. Sanki aramıza koyduğumuz mesafede garip bir çekim kuvveti vardı. Geçmişten gelen tanışıklık ve araya koyulan mesafe kıyasıya çarpışıyor ve bu çarpışmadan çıkan kıvılcımlar birbirimizi bir şekilde fark etmemizi sağlıyordu. Hüseyin dede babamı arayıp; "Torunumu yanına yolluyorum, onu adam etmeden de geri yollama." demişti ama bu gelişin bu kadar çabuk olacağını ve gelecek olan torunun bu kadar taş olabileceğini elbette tahmin etmemiştim. Ayşegül'ün magazin haberlerinden takip edip beni darladığı adam, kanlı canlı karşımdaydı. Şimdi onu arayıp olanı biteni anlatsam kesin evrenin yaydığı mesajlardan, astrologların burç yorumlarından ve Melahat'in kalp gözünden girip benim düğünümde ne giyeceğinden çıkardı. Onun eline böyle bir malzeme vermek tehlikeli de olsa bir şekilde bu yaşadıklarımı birine anlatmam gerekiyordu. Klinikten sonra yanına uğramaya karar vererek aralarından ayrıldım. Gece yarısı sularında başıma gelecek talihsizlikten elbette bihaberdim. Hele onun benim için gelip çabalaması ise hiç beklediğim bir şey değildi. Magazin ve iş dünyasının burnu büyük veliahtı, bir çiftlik çalışanını karakoldan kurtarsın; görülmüş şey değildi. Karakol dönüşü ana bahçede sergilediğim bütün sert çıkışıma rağmen hala benden bir şey bekler gibi yumuşak bakışlarla süzmesi ise beni farklı düşüncelere daldırıyor ve aklıma olmayacak şeyler getiriyordu. Bir yıl bu çiftlikte yaşayacağını düşününce bu keşmekeşe bir dur demenin gerektiğinin farkına istemeyerek de olsa varmıştım. İstemeyerek diyorum çünkü bu vahim durumun kendisine çeken etkili bir efsunu vardı ve kapılmamak için epey çaba sarf etmek gerekiyordu. Olabildiğince sert ve kesin yargılar içeren sözlerimi söylemeyi başardığımda ise bana son sözünü söylemiş ve cevap hakkı vermeden ardını dönüp gitmişti. Aklımdan geçeni dışımdan söylediğimi ise ahenkli adımlarının aniden kesilişi ile fark etmiştim. Sahi ne demiştim ben az önce? ********************************** "Anlamadım, ne demek istedin?" "Bir şey demek istemedim. İyi geceler." "Hey hey, dur nereye gidiyorsun?" Söyleyeceğini söyleyip neden kaçar gibi gidiyorsun küçük hanım? O gözleri, o sözleri, hızlı bir ahenkle giderken salladığın kalçalarını aklıma zerk edip nereye gidiyorsun? Burada zamanın çok çetin geçeceğinden içten içe haberdardım. Ama bu çetin cevizin canıma okuyacağını asla tahmin edemezdim. Yürürken kuyruk sokumunun başında biten kuzguni saçlarının salınışı, üzerine giydiği o sıradan kot pantolonun sanki onun için dikilmiş gibi hatlarını ortaya çıkarışı, hıncının arkasına saklanan o ateşli ama acemi parıltılar benim tecrübeli erkekliğime hiç de iyi şeyler yapmıyordu. Özellikle de onun dokunulmaz olduğu düşüncesi ise yasak olanı keşfetmeye olan ihtiyacımı giderek harlıyordu. Kendimi odama attığımda büyük kanatlı pencereleri açıp, ciğerlerime yetmeyen havaya ulaşmaya çalıştım fakat gözümün önüne yine aynı görüntüler gelip durdu. Hiç sağlıklı bir durum değildi bu yaşadığım. Sonradan aklıma gelen ayrıntılarla biraz olsun durulmuştum. Dedem kesinlikle buraya biraz da nefsimin durulması için yollamıştı beni. Halide'nin varlığından ve onun nasıl birisi olduğundan haberdar olduğu gün gibi ortadaydı. Halide gözümün önünde duracak ve ben ona dokunmayarak sözde nefsimi terbiye edecektim. Yaşlı kurt benden imkansızı istiyordu. Bu sefer kurduğu oyun hile kaldırmayacak kadar çetindi. Öyle ki; yaptığım hileler sadece oyunu kaybetmeme sebep olacaktı. Neredeyse sabaha karşı döndüğümüz Urla'dan çiftliğin bahçesinde ayrılıp odalarımıza çekilişimizin ardından 6 saat ancak geçmişti. Gece boyunca açık bıraktığım pencerelerden odama çocuk çığlıklarına eşlik eden melodik bir gülüş doluyordu. Üzerimde sadece şort oluşunu önemsemeden pencereye yanaştım ve sesi kadar kendisi de seyredilesi olan manzarayı izlemeye başladım. Beyaz bir mendille gözlerini bağlayan Halide, yeğenlerini yakalamaya çalışıyor ve onlara yaklaştıkça şen kahkahalar atıyordu. Üzerine giydiklerine dikkat etmemeye, yani beceremesem de nefsime hakim olmaya çalıştıkça başaramayacağımı ve bu sınavı kaybedeceğimi biliyordum. Neredeyse kasıklarına gelen siyah penye bir şort ile, açık mavi askılı bir bulüzden başka bir şey yoktu bedeninde. Koşturdukça harika bacaklarındaki kasların seyirişine, her kolunu uzattığında koltuk altından görücüye çıkan göğüs hatlarına, zıpladıkça açılan düz karnının kusursuzluğuna bakmamak demek; ölmek üzereyken sizi hayata bağlayacak ilacı almamak gibiydi. Bir süre daha orada öylece durup onu izledim ve bir an sanki benim varlığımı hissetmiş gibi durup bedenini benim pencereme doğru döndü ve gözündeki bandajı çıkarmak için hareket etti. Ona baktığımı anlamasını istemedim. Kendi hislerime hakim olamıyorsam, onunkileri uyandırmamaya çalışacak ve bu sınava direnebildiğim kadar direnecektim. Şimdilik dedemi haklı çıkarmaya niyetim yoktu. Dedemin kaçın kurrası olduğunu sürekli unutuyor olmam, ona her hatamda kolayca yakalanmam demekti. Bir süredir hamlelerini önceden tahmin etmeyi öğrenmiştim. Öncelikle bir süre beni aramayacağını, hakkımdaki malumatları çalışanlardan alacağını ve duruma göre yeni planlar yapacağını adım gibi biliyordum. Annemle neredeyse günde üç kez konuşuyor ve durum değerlendirmesi yapıyorduk. Bu yaptığımız bana ne kadar sıkıcı gelse de onu kıramıyor ve telefonda uzun süre beni oyalamasına ses etmiyordum. Annem bana düşkün olduğu kadar da dedeme karşı itaatkâr birisiydi. Bazen bu bunaltıcı aramaların, sırf dedemin merakı yüzünden yapıldığını düşünmüyor değildim. Eğer öyle ise annemle konuşurken yaptığım serzenişlere bir ayarlama yapmam gerekiyordu. Halide'nin bu oyunda bir maşa olmasını istemiyordum. Onun varlığı ve aramızdaki garip çekim, Hüseyinn Gedikli'nin oyunbaz planlarından münezzeh olmalıydı. Oyunu açık edip de bu çekimi kaybedemezdim. Aradan geçen yarım saat gibi bir zamanda bahçeye inmiş ve haraları dolaşmak istemiştim. Bu mevsim, tayların doğum zamanıydı. Seyisin söylediğine göre de 20 tane doğumu yaklaşmış kısrak vardı. Çocukken bu büyülü ana şahit olmayı çok severdim. Hepsine kendimce isimler koyar ve öyle seslenirdim. Babam da beni kırmaz ve hepsinin ismini aynı şekilde kaydettirirdi.Şimdi düşününce; fikirlerime değer veren, beni ciddiye alan belki de tek insanı 10 yaşımdayken kaybetmiştim anlıyordum. Ve bu da 17 yıldır dünyada sebepsiz savrulduğum anlamına geliyordu. Hayat gailemi tek bir sebebe bağlı kalacağı günleri kısa süre sonra yaşamaya başlayacağımı ise henüz bilmiyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD