Elimi heyecandan çarpan kalbimin üzerine bastırdı korkak bedenim. Hedefte: belki biraz olsun hızını azaltmak vardı. Çok fazla boğucu düşüncelerin etkisindeydim, biraz sersemlik ekleniyordu silik kelimelerimin kuyruğuna. Ne kadar etkisiz de olsa terleyen avuçlarımı tuniğime silip, koltuk altıma az evvel yerleştirdiğim dosyayı avuçlarıma almadan önce aynadan son kez şalıma baktım. Şalım kesinlikle çok özendiğimi anlatıyordu, aman ne hoş.
Her şey tamam gibiydi. Tek yapılması gereken biraz hızlı olup patronun odasına gidip şu iş görüşmesini halletmekti. Emeksiz yemek olmayacağının gayet farkında olacağım bir yaştaydım. Bilindiği üzere sıradan bir hanımın doğumuna tanıklık etmiş ve tekrar bilindiği üzere o hanımın hasta odasında, epey sarsıcı bir kişi ile karşılaşmak durumu yaşamıştım. Bunlar naçizane tevafuklardı, bihaber olduğum şey ise; aurasına kapıldığım adam hastane odasını terk edince dank etmişti ayyuka da kalan zihnime.
Adamın odadan ne zaman çıktığını anlamayacak kadar heyecanlandım dün.
Bu sebepten dolayı sancılı bir gece geçirmiş, sabahında ise dudağımın köşesine kamp kuran, suçiçeği büyüklüğünde uçuk çıkarmıştım. Anlam veremediğim hislerden korktuğumu daha önce belirtmiş olmamalıyım sanırım.
Adam, yani patron olan adam, hamile hanımın kendisinden ricada bulunduğu ve bedenimi, zihnimi telaşa düşüren adam... O, bu binanın her hangi bir yerinde, her hangi bir anını yaşıyordu ve ben... Garip bir mütevazilik ile kendime çokça güzel olmadığımı söylüyordum içten içe.
Onu göreceğimi ve bizzat iş görüşmesi gerçekleştireceğimizi biliyordum çünkü Seçil söylemişti; hani şu kızıl saçlı yeni anne olan kadın.
"Arda," demişti bebeğini kucağına alıp ilk emzirişinde. Beceriksiz olduğu barizdi ama kendisine her an destek olmaya hazır eşinin yardımı ile bebeğine şefkat gösteriyordu. "O çok sinir bozucu ama işinde becerikli bir adam. Sinirli ve önyargılı da maalesef... Neyse, konu can sıkıcı olmamalı. Sen lütfen beni dinle; yani dinlediğini biliyorum ama dediklerimi önemse diye öyle belirttim. Şey, Arda asla işini şansa bırakmaz, seninle ya da bir başkası ile iş görüşmesi yapmayı da bizzat kendi yapacaktır. Bilgin olsun."
"Kim bilir," diyordu ondan sonra eşi Ozan. "Senin gibi birini işe alması için eşime rast gelmen gerekiyordu."
"Senin gibiden kastınız?" demiştim merakla ama beni o andan sonra, sorgulanacak kadar anlam yüklü tebessümle yanıtlamışlardı. Bu koca bir soru işareti olarak tırmaladı zihnimi.
Tereddütlü ve heyecan dolu geçen yorgun bir gecenin ardından buradaydım işte. Koskoca NOREN yazısının sergisi altında kalan koca bir binanın önünde: Bursa'nın meşhur ilçesi Nilüfer de, Nilüfer İstasyonu'na 5, Carrefour'a 10 dakika uzaklıkta, bilinen ünlü otellerin göbeğinde, parıldayan mimarisi, yönünü çevirdiği Uludağ manzarası ve istasyonu hatırlatan Bursaray logosuna yeterince arkadaş olduğu bir mevkideydi. Etrafında görebileceğiniz giyimlerin adeta masalsı parlaklığı, müthiş detaycı işlemeleri, dikkat çekici kafeleri... Burası yeni bir şehir gibiydi. Yolları o kadar düzgün, kuralları tek tek kaldırımlara işlenmiş, tek çöp poşetinin yokluğunu kaplayan konteynırlar, geri dönüşüm kutuları. Ayrı bir özen vardı burada. Sanki bir araya gelmiş bütün güzellikler sadece buraya hastı. Ancak belirtilmesi gereken kısma da değinilmeli: burayı keşfedene değin merakınızı uyandırmayacak kadar gökdelenlerin arasına gizlenilmişti. Bu beni onlarca soru sormaya iten durumdu: neden bir ayrımcılık söz konusu olduğu sezgisini anlamamıştım.
"İlk patron adayı Arda." sıcak bir ton çıkıverdi dudaklarımdan kulaklarıma. Aklıma takılan her bir söz öbeği, korkak insan özelliği taşıyan göğsüme ağır geliyordu.
İşe aldığı elemanların her birini ince eleyip sıkı dokuyarak seçen ve asla başka birisinin bunu yetki olarak almasına müsaade etmeyen bir kişisin denildi. "Lider gibi." diye ekledim sesli olarak, bunu duymaya, belirtmeye ihtiyacım olduğunu görmezden gelerek.
Yeni öğrendiklerimden bir diğeri ise Seçil'in, Arda Bey'in ahbaplarından biri -Ozan Bey- ile evli olduğuydu. Bu önemli miydi? Sanmıyorum ve bu sebeple bu detaya zihin kütüphanesinin arka raflarına iteledim.
Bedenim bir adım devirdi binadan içeri. İşte şimdi hayallerime birkaç sıska adım kalmıştı... ama neydi bu beni saran heyecan? Kalbimin güm güm atışı neden beklenmedikti? Ellerimin terleyişi, dudaklarımın amansız kıpırdanışı ve boğazımı saran kuruluk... Hepsi neyin eseriydi?
"İlk iş görüşmesindendir." diye mırıldandım yine kendime; kendimi sesli söyleyince aslında hiçbir şeyin değişmeyeceği gerçekliğinden uzaklaştırdığımı es geçme kuvvetiyle.
Koca bir araziye döşenmiş temellerin üzerinde, parlak yüzeyin altında gizlenen paraları gördüm kapıdan girince. Camdan zeminin altında, düzensizlikle saçılmış hissi uyandıran dağınıklıktan ibaret değildi sanki. Paranın hak edeceği tek yer ayaklarınızın altıdır. Belki de yanılıyordum. Farklı bir anlam da taşıyor olabilirdi.
Tam döner kapının karşında kalan duvarı boydan boya saran koca danışman masası; masada en az 5 prezentabl insan. İnsanlar ve koca masanın bitimini devir alan duvar köşeleri, duvar köşelerinden birkaç adım ötede, köşelerin bakıştığı yerlerde iki adet yukarı ve aşağı yönlü merdivenler, merdivenlerin yanında şaka gibi duran ikişer adetten dört adet asansör...
Döner kapıdan içeri adım attığımda bir kadın sıyırdı omzumu, kırmızı Louboutin marka topuklularıyla asansöre ilerledi ve asansör kuyruğunda kılık kıyafetinden para akan insanlar arasına katıldığında, nereden geldiğini anlamlandıramadığım fresh bir koku ve kaostan ibaret uğultuyu fark edebildim.
"Sakin ol kızım, burası kocaman olduğu kadar küçülmesini de bilir." devam ediyordum kendimi telkine. O an döner kapının bitimindeki güvenlik görevlileriyle göz göze geldim.
"Kartınız var mı hanım efendi?" stabil bir ses, klasik bir jop.
"Ben... iş görüşmesi-"
"Lütfen kimliğinizi bırakın ve danışmaya ilerleyin. Telefonlar şu taraftan, çantalar cihazdan geçecek." soğuk, sıradan, tekrarlanmaktan basitleşen cümle.
"Bari cümlemi tamamlasaydım." diye geveledim ağzımın içerisinde ve "Lütfen sırayı kapatmayın hanım efendi, gördüğü-" diyen güvenlik görevlisine kocaman açılmış gözlerimle verdim tepki. Sonra acele ile dediklerini yapmış, danışmandan bir adet boyunluk kartı almış, asansör bekleyenler kuyruğuna dahil olmuştum.
Sekizinci kata çık, orada danışmadan yönlendirildiğini söyle.
NOREN iş başvurusunda katı bünyeye sahip bir kuruluştu. Üniversitede staj yaptığım Fine'den isminin methini çok duymuştum. Herkesin kabul edilmek isteyeceği muntazam bünyeye, düzene, mottoya, prensibe, inovasyona sahiptiler. Asla çalışmaları birbirini tekrar etmez, edecekse dahi onu diğerinden ayıracak bir özellik barındırırdı. Farklı olanlardan biriydi NOREN. Şimdi ise adımladığım paralı - gerçek anlamdan bahsediyorum- zeminlerin ardından, gayet sıradan bir ofise ilerliyordum.
Bu insanlar tamamen deliydiler. Bunu Arda Bey'in odasından çıkınca daha iyi anladım.
"Neden biz?"
Hoş ve derli toplu, gayet geniş, nezih ve temizdi... oda. Bursa'nın eşsiz dağları ile manzarasını harmanlayarak önümüze koyan; boydan camlarına sahip bir odaydı ilk bakışta ama ortada duran devasa toplantı masasından kaptığım birkaç tüyo, özellikle burada bulundurulduğumu fısıldıyordu bana. Senin gibi onlarcasını ağırlayan sıradan bir ofis. Sıradan?
Terleyen ve bunu sürdürmeye devam eden ellerimi kucağımda derli toplu bir şekle sokarak ne diyeceğimi düşündüm. Odaya adım attığımdan beri suratıma bakan ve uzattığım dosyayı açmadan uzun masanın kenarına itelen bu adam, beni sadece geriyordu. Germek doğru bir kelime değil sanırım.
Adam tam bir anaçtı. Burnundan kıl aldırmayan, önyargıların nirvanasını tattıracak kadar vurdumduymaz duran, arada kavislenip gerçekten mi, hiç anlam taşımıyorsun sen sübliminal mesajı içeren kaşlarıyla, yeni bir keşif yapmış bilim insanı gibi hafif açılarla eğdi başı ile, üzerinizi süzmekten bir an olsun vazgeçmeyen gözleriyle tam bir terletme makinasıydı. Manavdan elma mı alıyor, şirketine çalışan mı belli değil. Çok suskun dili ve hadi konuş da seni kovayım hissini tanıtan dudaklarının ardında neler döndüğünü anlayamadığım bedeni, sizi küçümsüyordu.
Koltuk altımın terlediğini ve ter kokumun burnuma ulaştığını hissettiğim saniyelerde algıladım sorusunu. Bir minik kalp çarpıntısı aldı hengamede beni. Dürüst olmak gerekirse; adam tam bir manken müsveddesiydi.
"Sadece bir seçim." düz bir sesle yanıtladığımı sanıyorum ama o sanmasa gerek ki, masaya eğilen bedenini geri yatırarak -gözlerini üstümden hiç çekmedi- sağ elini çenesine doğru götürdü. Bu hareket neden saçmaladığını düşünüyorum mu demekti?
Onu bulan kaçamak bakışlarımı masadaki dosyama dikme ihtiyacı hissettim. Ben bu andaydım. An benimdi ama ben neredeydim, neyi yaşıyordum bilmiyorum. Ona bakmamak konusunda kendimi tembihledim çünkü her bir bakış, bedenime bolca stokladığım umudu emiyordu.
Nesin sen?
Adam beni serseme çevirmişti adeta. Bedenim ve gözlerim bana yalvarıyordu adamın eşsiz görüntüsünü biraz daha solumak adına.
"Seçiminizi anlıyorum." dedi dudaklarından gelen kelam. Bir anda dökülüyordu ortama kelimeleri ve ben, kasıldığım her bir detayda, tonlaması siliniyordu algımdan. Titredim yoğun bir hisle, özlem duyuyordum silinen kelimelerine. Beni oturduğum yerde süzdüğünü, ben ona bakmasam dahi hissedebiliyordum.
Sanırım başarınızın ve şirketteki hisselerin en yüklü miktarına sahip olmanızı açıklıyor bu bakışlar.
Siz hiç durup dururken, herhangi birinin bakışları altında tıkandınız mı ya da saniyelerce öksürdünüz mü? Durumumun tabiri bu işte ve çekici olması değildi adamın bendeki etkisi: etrafına yaydığı enerjiydi. Namahrem bir erkeğin bakışları ilk defa beni bu kadar rahatsız ediyordu. Adamın etkisi öyle sarsıcıydı ki, ona bakmamak için avuçları birbirine geçmiş ellerimle bacaklarımın etlerini çekiştirdim. Canım acısın diye sert tutmayı ihmal etmemiştim.
"Konunun şirketin köklü oluşu ve tercihlerine getirmek gerekirse..." durdu ve bir anlık galeyana gelince bakışlarım onu buldu. Oracıkta düşüp bayılmadıysam şükür Allah'a.
Adam, sağ elinin başparmağını dikkat etmeyerek alt dudağında kaydırıyor ve bakışları arsızca bol bir tunik taşıyan bedenimi süzüyordu. Beni daha fazla rahatsız eden şey ise benim bundan rahatsız olmuyor oluşum ve hatta utanarak söylemeliyim sanırım... yemin ederim bundan hoşlandım. Üstelik utanmadan.
"Evet?" zorlayarak söylediğim kelime sonrası yutkundum ve az önce fark ettiğim gerçek beni alabora ettiğinde, kekelememiş olmama şükür ediyordum.
Uzatmadı.
"Sizi..." eliyle beni gösteriyordu. Bu hamlenin anlamı sanırım sen çok önemsiz bir detaysındı. Bir anda gözlerinde sert bakış peydah olurken elini dudağından çekti. Hipnoz olmuş gibi ona bakıyor, söyleyeceği kırıcı sözleri bekliyordum. Bütün detay bu cümlede saklı; işte beden, işte ruh, işte akıl, nasıl bildin o an kırılıp, döküleceğini; mağrur bir insandan ziyade yaralı bir kuzu kadar gariban hissedeceğini?
"Daha doğrusu bir yobazı..." ve kelimeler önce gözlerinden aktı, omuzlarımdan tuttu, ruhun bedendeki evine fütursuz dalıp, ruhu bulup tokat çarptıktan sonra balyoz yemiş gibi sarstı. Ancak o durmadı, zorba ve şiddet içerikli cümlesine amade kelimelerine hükmetti. "İstemiyorum şirketimde." Bu itirafına ne diyeceğimi, beni bu şekilde bir kelimeye sığdırışını anlamlandıramadım.
Komik ama niye diye sorma ihtiyacı hissetmedim: görünen köy kılavuz istemez misali.
"Yeğenimi kurtarmış sayıldığınız için bunu yok sayacağım ve umarım pişman olmam. Şimdi çıkabilirsiniz, asistanım Gamze size odanızı gösterecek ve yapacaklarınız hakkında gerekli bilgiyi verecektir." demiş, odaya girdiğimden beri beni es geçmeyen bakışlarını üzerimden çekmiş, hipnozu bozarak beni odasından kovmuştu.
O kadar utanmış ve gururu kırılmış hissediyordum ki yerimden milim kıpırdayamadım. Nasılda adamdan bakışlarımı çekememiş ve bana bakan gözlerinin etkisinden etkilenmiştim. Başımdaki örtünün bile hakkını ihmal etmiş, iğrenç bir mutlulukla beni süzmesine tahammül etmiştim. Bu neydi? Neden defalarca tokatlanmış bir bedenden ziyade yıpranmış güçsüzlüğündeydim?
Titriyordu ellerim, terliydiler ama bu sefer heyecandan değil, sinirden, kendime olan kızgınlığımdan.
Adam halâ oturuyor olmama anlam veremeyerek bakışlarını tekrar üstüme düşürdüğünde, bu sefer gözlerinin esiri olmamayı içimden tekrarladığımı, sonradan fark edecektim.
Bir yobaz mı?
Harfler tekrar bir bütün oldu ve kelime kulaklarımda çınlamak yarışına koştu. Az önce adamın sesinin etkisinde, tonunu unutuyorum diyen ben, neden bu kelimenin her bir detayını unutamayacak duyguyla kucaklaşmaktaydım?
Katlanamayarak yerinden kalkan bedenime hükmeden değildim ben. Masaya ilerledim. Ne yaptığımı anlamayacak bir öfke konuşuyordu zihnimde; irrite olduğum kelime dönüyor, dönüyor, dans ediyordu.
Kendime miydim düşman, herife miydim öfkeli?
Bakışlarımı bakışlarından sakınacak gücü buladım kendimde ama ani kalkışımla bana dönen onun, bana anlamaz gözlerle bakmasını yok sayabildim. Bu hamlenin altında yatan sebebi sorgulamadım ben; o an devrilmiş, kudurmuştum zannımca. Önce bir kara bulut geldi, sakin rüzgarlardan yel esti.
-X-
Masanın kenarına itip bakmadığı dosyamı kavradı parmaklarım, aldım onu o masanın ona has sahipliğinden.
Sen kim oluyorsun demekti bu.
Bedenimi saran titremeyi biraz olsun dindiremeyeceğimi fark edince dosyayı sıkıca tutuverdim, sarmaladım en derin aciziyetimle. Odayı saran sessizliğe, saldım mantıklı düşüncenin küstüğü zihnimin kelimelerini.
"Düşündüm de..." kelimeleri dikkatli seçemediğimi fark edince durabildim üç-beş saniye. "Buraya iş görüşmeye geldiğimi anımsıyorum!"
İş görüşmedik az önce anlamı taşıyordu cümlem.
"Neye inandığımı ya da neye inanmayı tercih ettiğimi konuşmaya gelmediğimi biliyorum. Ancak siz..." hiddetle kelimeye vurgu yaparak cümleyi tamamladım. "Bir iş görüşmesinde neyle ilgileneceğinizi bilmiyor olmalısınız yoksa işinize neden iş dışında şeyleri dahil edesiniz değil mi?"
Alaycı bir gülüş kapsadı yüzümü ve odanın içini saran sessizliği böldü: odanın, kapının dışında bir yerden gelen topuk sesleri, insan sesleri, hareket ederek sinyal veren asansörün sesi.
Adam bir şey demedi ama benim susmaya ve çiğnediğim gururumu yerlerde bırakmaya niyetim yoktu.
"Ben sizin ve diğer bütün insanların tercihlerine saygı duyarak geldim bu iş yerine. Kabul edilirim veyahut edilmem ama bu cesareti gösterdim." titreme kollarımı kasıyordu, yine de konuşmayı sürdürdüm.
"Siz iş görüşmek yerine başka şeylerden bahsetmek istiyorsanız amenna çünkü benimde söyleyeceklerim var." gözlerim onun göğsünü saran takım elbisesine değdiğinde, onun beni dinlediğinden emin olmaya ihtiyaç duydum.
"Yobaz derken bana TDK'dan habersiz olduğunuzu görebiliyorum ve o koltuğa -oturduğu koltuğu işaret ettim dosya ile- sırtınızı yaslamayı hak edip hak etmediğiniz tartışılır. Çünkü işin garip tarafı kendi tercihlerimi kendi çerçevemde irdelerken, siz benim tercihlerimi kendi değer yargılarız ile kafanıza sapladığınız ve sımsıkı sarıldığınız..." nefes alma ihtiyacı hissederek yutkunurken ne düşündüğümü bilmediğimi birinin bana söylemesine gerek yoktu ama konuşmayı sürdüren bedenim, kendine müdahale edemedi.
Devam ederek, "Körü körüne bağlanarak, bu inancı kendi içinizde yaşatarak, cehaletin engin denizlerine öyle güzel kulaç açıyorsunuz ki, yobazın bir şeye, bir inanca körü körüne bağlanmak olduğunu bilmiyorsunuz." dedim. Bu noktaya gelindiğinde, camdan duvarın keskin hançerleri andırdığını, bunu düşmancıl hisle içime aks ettiğini de bilemedim ben. Fakat konuşmamın sonlarına doğru ona ait bedeninin kasıldığını gördüm. Sanırım girdiği türbülanstan çıkamayan, tek haddini bilmeyen değildim ben: dakikalar önce benim ona bakma isteği ile dolduğum gibi.
"Biliyor musunuz? Gider bunca okunan yılları, sırf sizin gibi bir koltuğa oturarak insanları kendi değer yargıları ile sınıflandıran birine tahammül etmek yerine silip atar, gerekirse işsiz kalırım. Asıl merak konusu şu ki: siz bu düşünceler ile daha ne kadar yaşayabilirsiniz?"
Gözlerine bakmamak için kendimi sıktığım savaştan ve içimdekileri söylemenin verdiği gururla ona ve oturduğu koltuğa sırtımı dönüp, orayı ve şirketi terk ettim. Yine de mutluyum diye kendimi kandırdığım bir karamda, savrulmakta olan bir yaprak kuvvetsizliğinde dağıldım. İlk defa utandım rahmetli annem ile babamın evladı olduğumdan çünkü beni yetiştirdikleri güzellik için harcadıkları emekleri, ufak dakikalarda kaybetmiştim.
Aslında öyle bir gerçek var ki, utanmam ve kafamı bir yere saklamam gereken. İstemesem de bedenim o adam için heyecanlanmış, tıkanan gider gibi kötüleşmişti. Şüphesiz utanç ve pişmanlık, en ağır vicdani darbeydi.