Orayı temizledim, Arda Bey odasına gitmeden önce imalı bakışını atıp gitmişken ve beraberimde gelen sekreter hanım beni izlerken. İşin garip yanı hemen gitmedi sekreter, biraz daha durdu, ben temizlemeyi bitirip arkamı döndüğümde o, çoktan masasına doğru adımlıyordu.
Onlar görememiş olabilir ama ben hissettim ezildiğimi.
♡●♡
Akşam eve geldiğimde bomboş duvarlarla bakışmalı, aynalara teğet geçen bakışlarımla, dilimde zikir, elimde Kur-an'ı Kerim ile rahatlayana kadar okuma eylemini gerçekleştirerek huzura erdiğimde Kur-an'ı Kerim'i güzel yerine, kitaplığımın hoş kısmına teslim ederek gerisin geri, yatağıma uzandım.
Tekrar beni terk etmeyen düşüncelere dalarak zikir çekmeyi ihmal etmedim. Sonra, uyumuşum.
♡●♡
Ertesi gün halâ ölümü atlatamamış bedenimle sabah namazına durduktan sonra yolları arşınlayarak ofise gittim. Yol boyunca takılı olduğum ayrıntı ise sabahın 5.30'da yola koyulduğumdu.
Yine de ruhsuzlaşmış gibi umutsuzluğu tadan bedenim sanki bir sis perdesi altından her şeyi izliyormuşçasına tepkisizdi.
♡●♡
Bir gün sonra Arda Bey yine göründü. İşte o zaman alıcılarım yeni yeni açılmaya, acıyı ve umudu, duygularımı çığ gibi üstüme yıkarken kucakladım.
"Sanem Çinliler ile girişeceğimiz toplantının dosyasını İstanbul'daki şirkete fakslamanı istiyorum. Hakan'a söyle arabayı yıkatsın, öğle yemeğinde Seçiller'le bir yemek ayarlasın ve tekrar Hakan'a söyle..." iki gün önce yere döktüklerini temizlerken beni izleyen kadına döndü, bir şeyler daha ekleyecekken ona, kendisine bakan beni fark etti. Öylece cümlesi yarım kaldı.
Ellerinde kağıtlar yığını taşıyan Sanem Hanım Arda Bey'in söylediklerini hınçla kağıda geçirirken beni fark etmemişti. Ancak o saniyede gözlerimi kaçırdım. Arda Bey'in yanlış anlayacağına emindim, ben o arada onu süzmek için -ne kadar hayatı yokuşa süren bir kelime- ona bakmamıştım, söylediklerini bir anda kavrayamadığım için işimden başımı kaldırmış, etrafı kolaçan ederken radarıma takılmışlardı kendileri.
Fakat, Arda Bey'in özenli suratı buna inanmaya mahal bırakmayacak kadar kibiri tadarcasına bir tebessüm bahşediyordu bana. Utanmam devam etti.
"Ah, Zeynep." bozulmamış gibi, onu görünce çarpan ve bir anda duygu yoğunluğunu bedenime atan hissle kavrulmuyor gibi içimden söylendim. Benim adım Zehra.
"Ne hoş seni ait olduğunu düşündüğüm yerde görmek." bu acıtmıştı. Buna rağmen onun varlığıyla çarpan kalp değil miydi benimkisi?
Elleri ceplerini buldu.
Sanem o zaman fark etti beni, omuzundan bir bakış atmaya kalkışmışken elindeki dosyalar yere savruldu. Çoğu ise benim dakikalar önce sildiğim zemine.
Bir emek vermenin nasıl bir his olduğunu da o zaman anımsadım, duygularım format yiyordu ve ben zeminin kurumadığı gerçeği ile şalıma dikkat ederek yerdeki kağıt parçalarını toplamak istedim, çalıştım. Bazı kısımlar ıslaklığı tatsa dahi.
"Şey... Sağol." diyordu Sanem az sonra.
Yanı başıma sokulmuş, teşekkürü hediye eden bakışları ile ona uzattığım kağıt destesini alıverdi. Mahcubiyetini anlıyordum ve bunu anladığımı hissetmesi için göz kenarlarımı samimiyetle kırıştırıp, dudaklarımı iki yandan yukarı asarak bende ona bir tebessüm hediye ettim.
Arda Bey'in varlığını görmezden gelerek mırıldandım: "Sorun değil."
Sonra Sanem silkindi dalgınlığından, Arda Bey'e baktığında bende baktığı yere bakmaktan geri durmadım. O mütevazi olmayan çirkin his bir nehir taşkınlığı gibi gümbürdetti kalbimi. Bir anlık galeyana gelerek gözlerimi Arda Bey'in gözlerine ulaştırdığımda bir duyguyu daha tadıyordum yeniden.
Arda Bey neden bana böyle garip bakıyor? Peki ben neden ondan gözlerimi almak istemiyorum? Ne saklı bu insanda? Oysa Sanem'e bakarken ne kadar da sıradan her şey.
Onlar Arda Bey'in odasına, Arda Bey'in emir veren sesinin senfonisiyle ilerlerken ne olduğunu anlamaya çalıştım.
Neden bana öyle baktı?
♡●♡
Öğle arası bittiğinde camları silmeye başlamıştım. Bedenim, duyguları bastırılmış bir kabın içerisinden oksijeni bulmuşçasına çırpınırken ne yaptığımı yeni yeni idrak ediyordum. Neredeyse beş gün sonrasında.
Ben bir mimardım ve bulunduğum konum rahmetli ebeveynlerimin hakkını veriyor muydu? Onca destek, onca emek...
Sonra bir anda bu duygulara kapılıp sürüklenmeme sebep olan gerçeği de anımsadım telaşı tekrardan hissederken. Ben, bunu seçmiştim. O gün, Nuran Hanım ölmeden önce. Bütün emekleri, çabaları silip atan da bendim. Bendim değil mi? İşte nedense buna inanasım gelmiyordu. Doğru olur muydu inanmak, kabullenmek?
|L|aras'lar bizim.
Bunu o mektubun herhangi bir yerine yazmıştı değil mi Nuran Hanım? Gerçi ne yazmıştı o kadar uzun uzun? Bir nefes koyuverdiğimde mırıldandım kendi kendime: "İstesen de cesaret edebilecek misin mübarek?"
"Mübarek kim?"
İrkilerek arkama döndüm. Bir beyefendi duruveriyor hemen ilerimde. Ani gelen yabancılık hissiyle hızla korkumun kucağında, gözlerimi kaçırdım kendilerinden. Asimetrik duruş sergileyen beyefendinin yakınlığı şaşılası bir durum ya da ben abartıyorum. Çünkü geri çekilme ihtiyacı hissettim. Bir adım geri.
"Affedersiniz, korkutmak istemedim. Ama beni duymadınız." diyordu mahcup bir ses tonuyla. Bunu -mahcubiyet- nerede görsem tanırım.
"Önemli değil." diyorum sesimi bulduğumda ve bu yakınlığın sebebini bulabilecekmiş gibi etrafı gezinen gözlerime müsaade ediverdim. Şalım sanki sıkı oluyordu, boğuyordu beni.
"Ne-"
Lafımı bölerek bir adım geri çekilirken konuştu. "Kusura bakmayın, cama doğru sarkmıştınız ve bu kadar dalıp, cama yaklaşmanızdan korktum. Meth kullanmış gibisiniz?" dediğinde son cümlesi ile irkilerek baktım ona.
Bir çift kahve göz öylece beni izliyordu: eğik bir duruş, kıyak bir takım elbise ve anlamak ister gibi simayı dolaşan duygu tonlaması... Saçlarının ucunda hafif bir parıltı, özenilmiş biçim var sanki.
Meth demişti, evet, demişti. Meth içmiş gibi demişti. Meth?
"Meth?" şaşkınca sorarken buldum kendimi. Halâ beni arşınlayan gözlerinin verdiği histen rahatsız olup kıpırdanmadan hemen evvel.
Aydınlanmış bir sima ile gülümseyerek elini, ne yapacağını bilememiş ve heyecanlanmış gibi çenesine ulaştırdı, orada oyaladı o ve ben gözlerimin haddinden fazla bu yabancıya değdiğini düşünerek tekrar kıpırdandım.
"Uyuşturucu." dedi hemen sonra.
Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Çok normal bir şeyden bahsediyor gibi.
"Anladım, müsaadenizle." şaşkınlıkla konuşmayı bitirdim ve gitmesini bekledim. Öyle de oldu. Beyefendi biraz daha oyalandı, "Kendinize dikkat etmelisiniz, iyi görmedim sizi. Meth diye bundan dedim, yanlış anlaşılmasın, lütfen biraz daha şu gözlerinize kıymayın. Eminim ağlamadan daha güzellerdir." dedi ve ben tepki veremeden kayboldu. Sanki olmamış gibi. Bir iltifatla kaybolması gerekir gibi.
Sonra kendimi dürttüm ve çalışmam gerektiğine karar vererek, dilime doladığım Fatiha suresi ile işe koyuldum.
Neden bu kadar tepki veriyorum?
♡●♡
İki gün sonra Arda Bey beni odasına çağırdı. Sanem dedi. "Seni çağırdı, seni üzmek istemezdim ama büyük ihtimal ciddi bir konu olsa gerek çünkü onu böyle gördüğüm zaman en son-"
Telefon çaldı ve o, susmak zorunda kaldı.
İtiraf etmek gerekirse heyecanlanmıştım ve bir itiraf daha dile getirmeliydim ki, beni sadece bu katın temizlik görevlisi yaptığı için memnundum. Birde bunları itiraf ettikten sonrası vardı: bedenimi saran utanç ve kabullenememezlik dalgası.
Düşünmeyi, daha doğrusu çok derinlere inerek düşünmeyi keserek kapıyı birkaç kez tıklattım. Amerikan tipi bir kapıydı bu ve sesin Arda Bey'in odasını doldurduğunu duyabiliyordum.
"Beni çağırmışsınız?"
Bir yandan da Sanem'in bana dediklerinden dolayı tedbirli bir halde, yine, tekrardan ve yeniden, o gün olduğu gibi bedenimi saran heyecan ile ona üstünkörü bakmaya çalıştım.
Ayaktaydı ve onun sırtına bakıyordum. Oralarda olduğuna yemin edebileceğim Bursa'nın geri kalan üyelerine, insanlarına, canlı ve cansızlarına bakıyordu. Saçları dağınıktı, daha doğrusu şu zamana kadar gördüklerim arasında. Ve bir eli, sol olanı, camekanın üstünde, diğeri, sağ eli, ensesindeki saçları çekiştirmekteydi. Biraz, nasıl desem, yorgun ve argın gibiydi sanki.
"Evet." buz gibi bir ses. Arkasını dönmedi. Utanarak, onu heyecanla arşınlayan gözlerimi kaçırdım.
"Evet?" yüzümün anlamamazlıkla değiştiğine emindim.
Bu sefer döndü ve ben onun o yıkılmış, bedeni çökmüş halini gördüm. Bu... bu gerçekten...berbat bir yorgunluk ve dağılmış bir görüntü.
"Siz..." yutkunma gereği hissederek odanın her yanını taradım. Sanki kalbim sıkışıyordu, birileri eziyordu.
"Sizden nefret ediyorum! Sizi ahmak sürüsü!" diye bağırıvermesin mi?
Aman Yarabbi!
Bağırmasıyla beraber tutunacak bir yer arayarak ellerim birbirlerini sarmaladı. Eşsiz bir şekilde çarpan kalbime heyecan tek başına eşlik etmiyordu artık. Ben, bir kere dahi babası ve annesi tarafından yüksek sesle irtibat kurulmazken, o, ofiste durmuş ve bana hakaret ederken ses tonunu yükseltiyordu.
O, beni incitiyordu.
"Lanet olasıca örtünüz ve bir taraflarınıza sakladığınız uslanmaz kişiliğinizle ne kadar da iyiyi oynuyorsunuz! Ama yok..." delirmiş gibiydi. Ben onun yanında biraz daha durur isem, ne sağlığım ne de ruhum açısından iyi olmayacaktı. Ama işte, yapamıyordum ve orada, ellerim ellerimde, onun neden bu kadar kızdığını bilmezken hakaretlerini işitiyordum. Hem de yüksek sesle.
Sonra alçalan sesiyle gözlerini öyle bir bakış sardı ki, sanırım hayatım boyunca unutamayacağım ender bakışlardandı.
"Ama yoook, ben biliyorum." Sesi fısıldıyordu adeta. Odada, koltuklar bile köşesine çekilmişken ben, bu adamın hiddetiyle nefes alamaz olmuştum. Diyeceklerinin ve devam ettireceklerinin korkunçluğunu sezebiliyorken, o bunun farkında değildi veyahutta o kadar farkındaydı ki, bunun için çırpınıyordu.
"Siz ve sen... Hatta sen! Bir sürüngensin! Senin iğrenç beynin ve kahrolasıca ruhun yüzünden hayat çok b.ktan. Keşke ölseniz ve bir daha da yüzünüzü kimseler görmese! Def ol odamdan! Yoksa elimden bir kaza çıkacak."
Sessiz kalacak gibi oldum önce. Sonra dudaklarım aralandı ve ona misafir olacak kelimeler döküldü. "O zaman neden hapsettiniz beni buraya?"
Zihnimin derinliklerinde stresin patladığını hissedebiliyordum. Neden hayatımın birden bu kadar çok değiştiğini anlayamıyor, eski alıştığım şeylerin dışında kalanları öylesine güzel yabancılıyordum. Ben bu kadar külfeti istemediğime eminim. İncinip incinip yıpranacağımı bana düşündürten neydi? Peki ya böyle düşünüyorsam neden incinmeye tahammül edeyim?
Çelikten zırhı kuşandı sanki görüntüsü. Keskin bıçaklar bir yerden odaya savruluyordu da ben onun bakışları altında tırmalandığımı hissediyordum. "Birde dilim var diyorsun yani?" diyor hala stabil bakışlarla. "Öyleyse ne yapmalı biliyor musun?" ekliyor bu soruyu ve başı garip bir açı ile omzuna yatıyor, dudakları aralanıyor, dilinin kayboluşunu ve sıkılı dişlerini fark etmemle bitiriyor: "Kesmeli. Kökünden."
Bir birimize baka kaldığımız bir kaç saniyenin sonunda gözlerini kapattı. Sakinleşmek istediğini, daha fazla ileri gitmek istemediğini anlamıştım ancak milim kıpırdayamıyordum. Şok etkisi mi oluyor bu? Aralandı gözleri. Odaya girdiğimden beri kabus gibi üzerime çöken bakışları bir değişti, farklılaştı. Yumuşadı sanki. "Zehra..." diyor yumuşak tonda. Acaba hayal miydi ki? Yoo, olamaz. Duydum bunu. "Lütfen çık." dediğinde emin oluyorum gerçekliğinden. Susuyorum bu defa ama kendime.
Ardından ona bir kere daha bakma tuzağına düşmeden odayı terk etmiştim, ne onun ne de kendimin ne halde olduğunu bilemezken. Ardımdan ise bir çığlık sesi ve devrilen onlarca şeyin gürültüsü duyuldu. Sonra ben, yığılacak gibi kendimi bir lavaboya atmadan önce kelimeleri zihnimi talan etti.
Keşke ölseniz.
Peki ya ben neden bir cevap vermedim?