yedi

1438 Words
Saint Augustin isminde birinin "Gerçek bir aslan gibidir. Onu savunmanıza gerek yoktur. Salın gitsin, o kendini savunur." şeklinde bir sözüne rastlamıştım vaktiyle i********:'da. Bu durum kime neyi ifade eder bilmiyorum ama bu sözün ne kadar doğru bir tespit olduğunu anlamam da zaman alacak gibiydi. Önce size inanılır yanı bulunmayan ve başımdan geçmiş bir olaydan bahsedeyim... O odadan çıktığım anda hayatımdaki çoğu şeyin bir anda değiştiğini belirtmeliyim. Aynı kapının önünde, kapının ardına geçerken yeteri öfke, utanç, heyecan barındıran bedenim artık tükenmişlik yüklüydü. Omuzlarımı hayal edin; çökmüş. Suratımdaki ifadesiz duramayan, gücünü kaybetmiş keyfin son izlerini sezin. Hafiften titreyen çehremin, yıkıldı yıkılacak gibi duran gücümün saklanılamayan aciziyetiyle başımı kaldırıyor ve saatler sonra canlı olarak göremeyeceğim (!) eski patronum ile göz göze geliyorum. Ancak ilk onu fark ettiğimde aynadaki yansımama bakıyorum sandım. Öylesine dağılmış duruyor. Olayın devamını kısa bir özet ile geçeyim... Nuran Hanım eve bırakmıştı beni Arda Bey ile konuşmamdan sonra. Beni beklemiş, ben çıkınca ise hiç bir kelama başvurmadan otoparka gelip beni evime bırakmaya koyulmuştu. Buhranlı bir ruh hali içerisinde idi, ki benimde farklı olduğum söylenemezdi. Avucumda topladığım olumsuzluklarla, zihnimi talan eden keşmakeş ile buradayım işte: evimde, annem ve babamı ahir zamandan, beşeri hayattan, fani dünyadan gerçeğe uğurladığım yerde. Başımda baş örtüm, hiç olmadığı kadar beni boğuyordu sanki, nefes alamıyordum, kalbim bir yumruk olmuş, kendi köşesinden yumrukluyordu sanki kan damarlarımı... Nefesimden hissedebiliyordum. Daralıyordum, içim kara karaydı. Belki bir umut Nuran Hanım destek olurdu demiştim ama kendisinin benden pek bir farkı yoktu beni eve bırakıp gittiğinde. O an gelir ya, aklınızda ciddi bir duygunun yerini kaplamayan insanlar, size hissettirdiklerinin ve anılarınızda sığdırdığınız kefenin dışına çıkarlar ve bir anda anımsarsınız ya onları. Durduk yere neden aklınıza geldiklerini kestiremezsinin ilk anda. Böyle şekillendi. Önemsemedim Nuran Hanım'ın birden aklıma gelmesini. Akşam, kendini geceye teslim etmeden hemen önce bir telefon geldi. Nuran Hanım'ın ablasıydı; evli bir kadındı. Ağlıyordu; arada nefes alsa dahi konuşamayacak kadar. Ve ben öylece yatağımda, yorgunluğun, karmaşanın zihnimi talan ettiği yerde, tüm düşüncelerimi göğüsleyerek doğrulduğumda, o kadın: ablası, sanki etinden parçalar kopartıyorlar gibi ağlarken, nefes alamazken, feryatları arasında mırıldandı: "Onu kaybettik." Sonrası meçhul. Yıkık dökük ruhumun, yeniden yeşermeye başlayan filizleri işte o gün kırıldı. Ben: kendimi, Nuran Hanım'ı ve ailemden sona kalan bir çok mutluluğumu, onun: Nuran Hanım'ın defnedilişinde, toprağın altına itelediğimiz bedeniyle beraber gömdüm. Bir çok eksik ile beraber. Sessizce, herkes Nuran Hanım'a ağlar ve onun için yas tutarken, kimse bunu fark etmezken, dilimde Fatiha, Yasin sureleri baş göstermişken üstüne o topraktan attım. Uzağa, sadece fani olarak ölmüşlerin görebileceği bir yere yolladım. Belki birazcık sağlıklı düşünüyordum ya da hiç sağlıklı değildim. Nuran Hanım iyi bir kadındı ve bir o kadar da ilginç. Bana bir mektup bırakmış. Uzun uzun yazmış ve üstünden ne kadar yıl geçse dahi yazdıklarını kavrayamacağım (çünkü anlatmaya çalıştıklarını cidden anlayamamıştım). Ben onun öldüğünü ne bir saniye sonra, ne bir yıl sonra ne de birkaç yıl sonra kabullenemeyeceğimi sanacak kadar sarsılmıştım. Sanırım ben anne ve babamı kaybettiğimde bu kadar sağlıksız düşünmemiştim. İşte sonra bir ayrıntı dank ediyordu... belki de ben anne ve babamın vefatını kendime yediremediğimden bütün elem duygusunu Nuran Hanım'dan sonra yaşıyordum. Yine de zaman durmuyordu ve ben nefes alıyordum ve Allah, bu fanilere rağmen, ben bu fanilere takılıp kalmış ve kendisini unutma derecesine gelmişken bile benim gibi bir kula güç veriyordu. Benim gibi, olanları kabullenemeyen bir kula her şeye rağmen umut vaat ediyordu . O vakit tekrar ediyordu babamın cümleleri. "Allah kimsenin düşmanı değil kızım." Bunu bana öğrettiği için Allah ondan razı olsun ve bunu bana öğretmesine izin verdiği için Rabb'ime bin bir şükürler olsun. Sen ne mübarek bir Rahman'sın ki bu aciz kulunu yalnızlık hissinde yalnız bırakmadın. ■□■ Öğrendiğim kadarı ile Nuran Hanım o gün eve uğramamış. Arabayı sürekli olarak kullanmış ve birkaç kere tek duraksama göstererek her şeye, olanlara sırt çevirerek bir içki alıvermiş. Bu kısımda ağlamıştım. Bedenim, onun ölmeden önce bu zıkkıma ihtiyaç duymasına tepki olarak titremişti. Sonra ağlamış, çok ağlamış Nuran Hanım. Hatta ağlamaktan yüzü gözü şişmiş. Derken o vahim durum ile aracı terk etmemiş, yoldan geçen bir çifte çarpmayayım derken elektrik direğine çarparak, belki saniyeler, saniyeler bile sürmezken aldığı nefesi Dünya'ya geri armağan ederken gözlerini yummuş. Nuran Hanım'ın ismi böylece nüfus kayıtlarına ölü olarak geçilirken bedeni ise bir mezarlıkta, toprağın altında kıvrılı, bir daha gözlerini açmamak üzere buralardan göç etmişti. Aklıma geliyordu da, |L|aras'lar için nasıl çırpındığını, o kadar heba edilen emeğin boşa çıkmaması için kaç gece ağladığı. Sonra da durup düşünüyor insan, boşa denilmemiş ya kefenin cebi yok diye. Koskoca kadın aylar içerisinde mal varlığından olmuş ve sonrasında ölmüştü. Onca kazanç onsuz halâ daha Dünya'da dururken. Eskiden yaşayan ama şimdileri ölü olan bir kadın. Bu kısımda da beni ağlama krizi tutmuş ve bomboş evde saatlerce ağlamıştım. Ağlaya ağlaya, nefesimi çeke çeke, ruhumun kenarlarında bir yara gibi duran kayıpları askılarında sıkı sıkı tutarak zikir çekmeye başladım. Zaman sürerken yelerini ben zikir çekmeyi sürdürdüm, sürdürmeyi uyuyana dek devam ettirdim. ■□■ Sabah namazını kıldıktan sonra uyku tutmadı. Aldım elime yüce kitabı, oturdum masama. Vakit kendini gösterene değin okudum. ■□■ Aradan üç gün geçmişti. Arda Bey ile tek bir kere irtibat kurmamış ve sürekli olarak adım atıp, attıkça geri basan ayaklarım ile tekrardan aynı yerdeydim. Kaçtı bu? Üç mü, dört mü? Bir zikir çekerek, beraberine bir şehadet armağan edip artık mutluluğun pelerinini omuzlarından geriye sarkıtmış, vücudumdan olabildiğince uzaklaştıran benliğimle şirkette olan yerime çıktım. Nuran Hanım'ın, rahmetli olmadan evvel en son ki diyaloğumuzun geçtiği ofiste buldum kendimi. O gün simsiyahtı kıyafetlerim. Oysa yad etmek neticesinde değildi bu hareketim, ölümün ensemde oluşunu bana hatırlatan gerçeklerdeydi. Sürekli kulağımın arkasına itelediğim gerçeklerdi bunlar. Saate bakma gereği duydum, henüz 6'ya geliyordu. Bu işte komikti, hem de acı bir biçimde. Tatlı bir kız olduğun için zamanını iyileştirerek... aha, saat 9'da. Evet, 9'da gel. demişti rahmetli Nuran Hanım ilk iş günüm için. Gözümden damlayan yaşlar beraberinde babamı anımsattı. Annemi ve cümlelerini. Çok suskun görünen ama annesinin konuşkan kızı. Anne ya, demiştim o gün. O da gülmüştü bana. Ne istiyorsunuz benim güzelimden, hem de güzeller güzelimden. Hem saat 7, neden bu kadar erken uyandık? Babam haklı anne, diyerek mızıldanan ben değil miydim? Sizi daha çok görmek istedim, daha fazla doymak istiyorum size, bu suç mu? Anımsadığım anılar üstüme üstüme geliyorken kendimi aynı yerde, masanın yanında, Nuran Hanım'ın oturduğu yerde buldum. Dosya buradaydı, anlaşma dosyası. Arda Bey'in 'okuyun da ne halt yediğinizi görün' dediği o dosya. Sonra istemsizce sayfalarını çevirdim, okuduklarımdan etkilenmemiş gibi dosyayı olduğu yere bırakıp Nuran Hanım'ın oturduğu koltuğa bir kez daha baktım. Ellerim koltuğa değdikten sonra oraya, camekanın yanına, Bursa'nın yeşilliği ile kargaşasını izlemeye koyuldum. Ağlamam kesilmişti ve saat ilerlerken kalabalıklaşan Bursa yoluna baktım ve baktım. Biraz sonra ofisi terk ettim, zaman geldi diye düşündüm ve dosyada yazanları aklımdan çıkarmayarak hizmetlilerin geleceği saati bekleyerek şirketi usul usul gezdim. Odalar, odalar, koridor, tuvalet, odalar, merdiven, yanında asansör ve yine odalar. Bir saat daha geçti. Uykum gelmişti, yorgundum, uykusuzdum. Telefonun saatine baktım, tarihe baktım. Ramazan ayına az kaldığını, günlerin epey hızlandığını fark ettiğimde şirket usulca kalabalıklaşmıştı. ■□■ Arda Bey ofise geldiğinde üstümde hademe kıyafetleri vardı. O yanımdan öylece çekip gittiğinde, dudağının kenarı tatmin olunuşla çevrildiğinde sanki demek istediklerini duyar gibiydim. "Odaları bugün ben sileyim. Sen koridorları tertemiz yap." Bu katın görevlisi bugünlük bir adamdı. Her gün her katı temizleyen kişi değişiyormuş, bunu da adam hızlı hızlı her şeyi ortaya döktüğünde oltamın ucuyla yakalayıvermiştim. "Tamam." Bedenim tepkisizdi ve bana değişik bakan çalışanları önemsemeden temizlemeyi sürdürdüm. ■□■ Saat öğle arasına yaklaştığında koridorları silme işlemi henüz bitmişti ve ben biraz soluklanmak için kenarda bulunan sekreter masasının oraya oturdum. Sekreter hanımın bana kayan donuk bakışları tekrar ilgilendiği şeylere değindiğinde bir gürültü koptu ileride, koridorun başında, Arda Bey'in odasının orada. Sekreter ve ben şaşkındık, birine bir şey oldu korkusuyla çarpan kalbimle koridoru, ardımda kalan ve topuklularla arşınlamaya çalışan sekreter ile sonuçlamıştım ki Arda Bey ile karşı karşıya kaldık. Gözlerinde eksikliği belli olan o halden anlayan insani bakıştan yoksunluğu fark ettim ilk. Kıvrılmış dudaklarındaki alaycı gülüş içtendi ve ona dair aktarabileceğim en keskin detaylardı bunlar. Gördüklerim ne hoş, işittiklerim ne onur vericiydi (!). "Aaa... Hay aksi, buralarda yeni temizlenmişti. Pek bir üzüldüm, yeniden temizlenmeli gibi görünüyor, değil mi Zehra Hanım?" Bilerek adımı yanlış telaffuz ediyor! O böyle konuştuğunda Nuran Hanım'ın mektupta dile getirdiği şeylerden bir kaçı düştü zihnimin kulvarlarına. |L|aras'lar demişti, bizim diye de eklemişti. Birde dosyada yazılanlar vardı. Ne olursa olsun şözleşmeyi imzalayan kişiler tarafınca, kişi (Arda Bey) addetmedikçe işten geri çekilmem, çıkmam, istifa dilekçesi sunmam ve bu kişinin istekleri dışına çıkamayacak kişi (ben) olarak, bu kişinin eski görevli yöneticisi (Nuran Hanım) olarak anlaşmanın kabul gördüğü bilgilendirilmişti. Sonrası işte bu. Mimar olarak mezun olan ben. Hademe olarak çalışan ben. Alayla ve bilerek etrafı kir içinde bırakarak beni mola vaktinde dahi çalıştırmak isteyen, suratında alaylı bir gülümseme barındıran o; Arda Bey. Birde babamın cümlesi: "Allah kimsenin düşmanı değildir kızım."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD