bc

ALİ

book_age18+
116
FOLLOW
1K
READ
dark
reincarnation/transmigration
HE
second chance
friends to lovers
shifter
bxg
kicking
soldier
city
another world
secrets
musclebear
brutal
like
intro-logo
Blurb

Ya bir gün, şeytanın bile arkasına bakmadan kaçtığı o kudretli Nur, bir bedende yeniden tecelli ederse? Karanlık, asırlar sonra aynı gözlerle yeniden karşılaştığında ne yapacak?

chap-preview
Free preview
1. Bölüm: "ALİ İlk Mühür"
1. BÖLÜM: ALİ VE ARSLAN ​ALİ ​Asırlardır kulaktan kulağa fısıldanan, zamanın eskitemediği bir rivayet vardır. Bu sadece bir hikaye değil, hakikatin gölgesiydi. Haydar-ı Kerrar, Şah-ı Merdan Hz. Ali buyurur ki: “Ben, Allah’tan başkasından korkmam.” ​Derler ki; bir gece vakti İblis, bizzat dikildi o yüce nurun karşısına. Amacı sadece korku salmak değil, imanı en derinden sarsmaktı. Karanlığın en koyu haliyle sarmalamak istedi o mukaddes ruhu. Fakat o gece, korku ilk kez şekil değiştirdi; karanlık, kendi yarattığı dehlizlerde kaybolan bir gölgeye dönüştü. Çünkü bazı yüzler vardır ki, taşıdıkları nur karanlığı sadece aydınlatmakla kalmaz, onu yakıp kül eder. O gece o nur, zifiri karanlıktan daha parlaktı; öyle bir parıltıydı ki bu, şeytanın bile gözlerini kör etti. ​O günden sonra anlatılır ki; şeytan, o mübarek sözün yankılandığı her yerden, bir daha dönmemek üzere geri çekildi. İblis bile bazı yüzleri unutamazdı; Hz. Ali’nin gözlerine baktığında ruhuna kazınan o mutlak mağlubiyeti asırlarca bir mühür gibi taşıdı. Ve asırlardır, o korkunun sindiği her köşede bir sessizlik hakimdi. ​ Ancak kimse şu soruyu sormaya cesaret edemedi: Ya bir gün, şeytanın bile arkasına bakmadan kaçtığı o kudretli Nur, bir bedende yeniden tecelli ederse? Karanlık, asırlar sonra aynı gözlerle yeniden karşılaştığında ne yapacak? ​GÖLGELERİN EFENDİSİ ALİ VE YAVERLERİ HAYDAR VE ASLANI ZÜLFİKAR… ​Sahra Hastanesi’nin derme çatma, rüzgârda yalpalayan çadırında; havasızlığın, terin ve ağır barut kokusunun ortasında yaralı, minicik bir çocuk... İsmi Miran. Göz kapaklarını, sanki üzerine tonlarca ağırlık binmişçesine kapatırken, gördüğü tüm bu yıkımın sadece kötü bir rüya olduğunu sanmıştı. Her çocuk gibi, uyanınca annesinin sesini duyacağını, bu kabusun güneşin ilk ışıklarıyla dağılıp gideceğini umuyordu. ​Ama bu rüya, zihnin sıradan korkulardan uydurduğu o gelip geçici sanrılardan biri değildi. ​Rüyanın içinde hava birden ağırlaştı; sanki atmosfer oksijen yerine sıvı kurşunla dolmuştu. Her nefes alışı, ciğerlerine saplanan binlerce iğne gibi yakıcı bir acı veriyordu. Adım attıkça zemin, bir bataklık gibi ayaklarının altından kayıp gidiyor; zifiri karanlık, dört bir koldan canlı bir sarmaşık gibi üzerine doğru sürünüyordu. Kaçmak istedi. Ciğerleri çatlayana, ayakları kanayana dek koştu. ​Fakat rüyaların o amansız, merhametsiz kanunu işliyordu: Mesafe yoktu. Ne kadar hızlı koşarsan koş, o buz gibi korku hep ensendeydi. Arkasında bir şey vardı. Onu henüz görmemişti ama varlığını ruhunun en kuytu köşelerinde, iliklerini titreten bir soğuklukla hissediyordu. İnsan bazı dehşetleri tanımak için onlara bakmak zorunda değildir; ruh, felaketi yaklaşırken kokusundan tanır. Ve arkasındaki o şey, kesinlikle bu dünyaya, bu zamana ait değildi. ​Karanlığın kalbinden, fısıltıdan daha ağır, yerin yedi kat altından gelen bir gürültü gibi o ses yankılandı: “Kaçamazsın… Yazılanı değiştiremezsin.” ​ Miran’ın adımları birbirine dolandı, dizlerinin bağı çözüldü. Kalbi, göğüs kafesini bir hapishane parmaklıklarını parçalamak istercesine çarpıyordu. Titreyerek, son bir gayretle arkasına döndü. Ve o an, dehşetin ete kemiğe bürünmüş haliyle yüzleşti. Karanlığın kalbinden ona bakan varlığın net bir şekli yoktu; bir toz bulutu gibi sürekli değişiyor, bükülüyordu. Ama gözleri... O gözlerde insana dair tek bir kırıntı, tek bir merhamet izi yoktu. Miran çok korkmuş kendini karanlığa teslim etmişti. Kaçmaya yada savaşmaya gücü yetmiyordu. ​Tam o anda, evrenin dokusu görünmez bir el tarafından yırtıldı. ​Zemheri soğuğu, yerini aniden sarsılmaz, kutsal bir sükûnete bıraktı. O simsiyah karanlık, bir emir almışçasına geri çekildi. Sanki orada, görünmez ama aşılamaz bir sınır çizilmişti. Ve o sınırın tam kalbinde… Biri duruyordu. ​Sessiz, heykelsi bir vakarla, zamanın ötesinden gelmiş gibi hareketsiz... Varlığı, etrafındaki her şeyi cüce bırakacak kadar heybetliydi. Miran, onun yüzüne ne kadar bakarsa baksın, zihni o sureti bir türlü netleştiremiyordu; sanki bir ölümlünün o kutsal simayı hafızasına kaydetmesi yasaklanmıştı. Ancak çocuk, benliğini saran o iki devasa duyguyu iliklerine kadar hissediyordu: Sarsılmaz, sığınılacak bir güven ve aynı zamanda diz çöktüren ilahi bir korku. ​Çünkü asıl karanlık, o adamdan korkuyordu. ​Derinden gelen, yeri göğü sarsan boğuk bir hırıltı kulaklarında yankılandı. Az önce dünyayı yutmaya hazırlanan karanlık, bir korkak gibi titredi. O gizemli adamın hemen yanında, gölgelerin içinden bir siluet yükseldi: Bir aslan. ​Lakin bu, tabiat kitaplarının anlattığı hiçbir hayvana benzemiyordu. Tüyleri, sanki gecenin tüm karanlığını yutup altına çeviren altın sarısı bir zırh gibi parlıyor; gözleri, zifiri karanlığı iki keskin zülfikar kılıcı gibi parçalıyordu. Attığı her pençede boşluk çatlıyor, aldığı her nefes etrafındaki pis kokulu havayı temizliyordu. O, sadece görülmesine izin verildiği kadar, bir muhafız gibi oradaydı. ​ Aslan, yelesini mağrur bir edayla silkeledi ve o karanlık varlığa dikti bakışlarını. O an, az önce avcı rolünde olan o iblis, asıl avın kendisi olduğunu anladı. Bir hiçliğe, bir dumana dönüşürcesine arkasına bakmadan karanlığın dipsiz kuyularına kaçtı. ​ Sessizlik, huzurlu bir kefen gibi çöktü rüyaya. Miran, o heybetli aslanın göğüs kafesini sarsan, yeri göğü inleten kükreyişiyle, sanki ruhu bedenine dar gelmişçesine sıçrayarak uyandı. Boğazından kopan o sessiz çığlık, sahra hastanesinin tozlu, sarımtırak havasına karıştı. Kan ter içindeydi; ensesinde hâlâ o rüya ötesi varlığın sıcak, kor gibi ağır nefesini hissediyordu. ​Gözlerini güçlükle araladığında, çadırın loş ve yorgun ışığında kendisine doğru eğilmiş bir siluet gördü. Elinde tuttuğu fenerin titrek ışığı, kadının yüzüne kutsal bir hare gibi düşüyor, etrafındaki her şeyi bir anlığına masalsı kılıyordu. Kadın, sesindeki o eşsiz, kadife huzurla fısıldadı: “Korkma, geçti... Ben Doktor Neva. Burada, güvendesin.” ​Miran, aylardır peşini bırakmayan o karanlık dehlizlerden ilk kez bu kadar somut ve sıcak bir aydınlığa çıkmıştı. Neva, elindeki ıslak bezi büyük bir şefkatle Miran’ın alnına bastırıp, biriken ter damlalarını silerken aslında onun ruhundaki o devasa yangını söndürüyordu. Miran, kadının gözlerinin en derinlerine baktığında tuhaf, açıklanamaz bir şey fark etti: O rüyadaki aslanın dünyayı dize getiren o mutlak sakinliği, şimdi bu kadının kahverengi bakışlarında vücut bulmuştu. ​İlk defa, uyanmak bir kabusun devamı değildi. Miran, Neva’ya bakarken bir insanın bu denli canlı, bu denli "ışık dolu" olabileceğini fark etti. Yorgunluğu yüzünden okunuyordu ama omuzlarından süzülen dalgalı kahverengi saçları, fenerin ışığıyla birleşince altın rengi kıvılcımlar saçan bir şelaleye dönüşüyordu. ​ Neva, Miran’ın bilincini kontrol etmek için feneri biraz daha yaklaştırdı. Amacı sadece sıradan, tıbbi bir nörolojik muayeneydi; ancak o an, bilimin soğuk kuralları sahra çadırının kirli zemininde un ufak oldu. ​ Miran’ın gözlerinin en derinine baktığında, karşısında sadece yaralı bir çocuk görmedi Neva. O kahverengi derinliğin ardında, zamansız bir boşluktan kendisine bakan başka birini fark etti. Bu, bir hastanın muhtaç bakışı değildi; asırların kadim ağırlığını taşıyan, bir aslan kadar vakur ve bir hükümdar kadar sarsılmaz bir kudretin bizzat kendisiydi. Neva, o derin kuyunun dibinde Ali’nin ruhundan süzülen o ilahi nurla ilk kez o saniye karşı karşıya gelmişti. ​Neva, sanki en ağır uykusunun en derin yerindeymiş de bir el onu sarsarak uyandırmış gibi, olduğu yerde şiddetle sıçradı. Göğsü hızla inip kalkıyor, feneri tutan parmakları kendi iradesi dışında titriyordu. O da tıpkı Miran gibi, kendi gerçekliğinden kopup bir "REM uykusundan" uyanmış; ama bu dünyaya tamamen değişmiş, başka bir kaderin kapısından girmiş olarak geri dönmüştü. ​Miran’ın yüzüne bakarken o an bir şeyi her hücresinde hissetti: Neva artık sadece bir doktor değildi. O gözlerin içinde saklanan o heybetli gölge tarafından "tanınmış" ve bizzat "çağrılmıştı". ​ Artık hiçbir şey, o bakışla karşılaşmadan önceki kadar sessiz ve sıradan olmayacaktı. Kader, ağlarını sahra hastanesinin bu küçük çadırında örmeye başlamıştı. Ve o ‘Nur’ bu dünyayla mühürlenmek için Neva'yı seçmişti…

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Unscentable

read
1.7M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
610.1K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.2M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
856.9K
bc

A Warrior's Second Chance

read
295.2K
bc

Not just, the Beta

read
305.6K
bc

The Broken Wolf

read
1.0M

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook