bc

KALBİM SENİNLE

book_age12+
1.0K
FOLLOW
6.4K
READ
city
childhood crush
like
intro-logo
Blurb

Sakin ve tekdüze bir yaşam süren Beren'in hayatı mahalledeki insanların çıkardığı dedikodular sonucu bir anda tepetaklak olur. Ailesi için fedakârlık yapmak zorunda kalan Beren, hiç tanımadığı bir adamla evlenmek zorunda kalır.

Kader çarkı başlamıştı Beren'in.

Ah Beren; sarı saçlı, ahu bakışlı Beren...

Kaderin cilvesinin boynuna ilmeği geçirdiği, küçük savunmasız yavrucak...

chap-preview
Free preview
1. Bölüm
Bölüm şarkısı: Erdem Güney-Saklımdasın. İyi okumalar. :) Kaderin ince çizgisi milim milim işlenirken, bizler hiçbir şeyin farkında değildik. Saatler kendi çarkında dönerken kaderin cilvesi kendini gizlerdi. Bizler kaderimizi kendimizin belirlediğine inanırken sadece yapacağımız seçimler gidişata yön veriyordu. Hayat... Garip bir terimdi. 20 yıllık bir hayat. El alem ne der diyerek yaşadığımız, içimizde gizli kalmış duyguları bastırarak yaşadığımız hayat. Aman kimse duymasın! Aman aile arasına kimse giremez, kocasıdır döver de sever de... Bu ve bunun gibi bir sürü hayat, toplum baskısı yüzünden hep gizli saklı, uzaktan izleyerek geçti gitti. Her yaşam şartlarının belirli bir zorluğu vardı. Bizimde yaşadığımız bu hayat standartları gibi. Bazı insanlar küçük bir mahalle sıcaklığında yaşamaya özenirdi. Bazıları ise bu mahalle ortamından kaçmak isterdi. Gün geliyordu bende kaçmak kurtulmak istiyordum. Mahalle baskısı denilen şey küçük veya ufacık şeyler değildi. Yeri geldi mi o baskı senin hayatını zindana çevirirdi. Senin ruhunu ilmek ilmek işler, seni baskıya maruz bırakırdı. Köklerini sana öyle bir dolardı ki ne nefes alacak bir alan bırakırdı sana ne de son nefesini vermene izin verirdi. Böyleydi işte zorluklar... Yaşama tutunma arzusu, hayatın sana oynadığı oyunlar önündeydi, fakat görmen imkansızdı. Bu hayat, bu kader benim için ta seneler evvel ilmek ilmek işlenmişti. Anne ve babamın tanışmasıyla başlamıştı aslında her şey... Birbirlerine ilk görüşte aşık olan zamanının sarı saçlı, mavi gözlü, Karadeniz'in hırçın dalgaları gibi olan Arzu, Doğu'nun sert esen topraklarında esmerleşen, orman gibi koyu yeşil gözlü, keskin ve sert bakışlı Ali'sine vurulmuştu. Senelerin zorlukları, anlaşamamazlıkları onları da yormuştu. İki aile arasındaki çatışma büyüdükçe büyümüş, koca bir kasırgaya dönüşmüştü. Birbirlerine olan sevdası iki kişilik bir aileye dönüşmüş ve kaçtıkça kaçmışlardı. Mutlular mıydı? Huzur var mıydı? Yoksulluk çekiyorlar mıydı? EVET. Evet, koca bir evet cevabı vardı bütün sorulara... Her şeye evet demek onlar için kolaydı. Sevgi güçlendiriyordu onları. El ele verip sıfırdan başlamıştı onlar. Yeni bir hayat, yeni bir yuva, yeni bir nefes verilmişti onlara. Seneler geçmiş ve yeni nefeslerini kollarının arasına almışlardı. Dünyaya annesi gibi bembeyaz tenli, masmavi gözlü bir hayat sesi dokunmuştu. İkisi de nefeslerini tutmuştu o an. Kesilen nefesler sonradan derin bir nefes olmuştu onlara. Yeniden doğmuş, yeniden var olmuşlardı. Artık onlar anne ve babaydı. Hayatlarına Beren bir güneş gibi doğmuş, sımsıkı tutunmuştu parmaklarına. Doğar doğmaz da kader çarkı başlamıştı Beren'in. Ah Beren, sarı saçlı ahu bakışlı Beren... Kaderin cilvesinin boynuna ilmeği geçirdiği, küçük savunmasız yavrucak. Baskıların, tutuculuğun, el alem ne der gibi cümlelerinin geçtiği bu mahalleye yolu düştüğünde küçücüktü daha. Savunmasız, ailesine muhtaç bir küçük kız çocuğuydu daha o zamanlar. Ama hayat buydu ya, her şey mümkündü. Yeniden yazılan hayatlar, yeniden yerleşen duygular ve daha nicesi... Her şey başladığı gibi biter miydi, bilinmez. Ama bilinen bir şey vardı ki, "Kaderde ne varsa o olur." lafı. Kaderi istediğin kadar yönlendir. Yaşayacağın şeyler varsa şu hayatta yine seninle olur, döner dolaşır yine seni bulur. *** Bu koca mahalleye ben henüz 12 yaşındayken taşınmıştık. O zamanlar sudan çıkmış balık misaliydim. Hiç bu kadar kalabalık, birbirlerini tanıyan kocaman bir aile görmemiştim. Fakat hemen ısınmış sevmiştim onları. Kocaman bir aile vardı burada. Kimsenin kapısı kapalı değildi mesela. Çekinmeden utanmadan evlerinden içeri girebilirdin. Birinin zilini çaldığında sana, ''Buyur ne istedin?'' der gibi bakmazdı. Hemen içeriye alır, sıcak bir çay yada meyve suyu tutuştururdu eline. Büyükler seninle küçük olurdu, küçükler ise büyüklerin sanki kendi evladı. Pek tabii her güzel şeyin bir kötü tarafı da mutlaka olurdu. İki kişinin bildiği sır sır değildi mesela. Üst sokakta konuşulan çok değil on beş dakika sonra duyulurdu. Bunun öncüsü ise Suzan teyzeydi. Onun bilmediği hiçbir şey olmazdı. Bu mahallede kiminle ilgili ne öğrenmek istiyorsan önce Suzan teyzeye gidecektin. Tabii ki onunda ufak bir meblağı mutlaka olurdu. Önceliği hiç bilmediği yada öğrenemediği bilgiyi verme şartıydı, eh o da çok zordu. Dediğim gibi Suzan teyzenin bilmediği hiçbir şey yoktu ve de istediğin sonuca varmak sana epey pahalıya patlıyordu. Aslında bugün Suzan teyzenin bedava -onun tabiriyle- 'bilgi' alışveriş günüydü. Eylül aynın gelip çatmasıyla beraber mahalle ahalisinin piknik günüydü. Her sene mutlaka bir yazın başında bir de yazın sonunda hep beraber toplanılırdı. Yedisinden yetmişine kadar herkes elinde sadece bir kap da olsa o yemekle soluğu mahallenin en sonundaki Arsa'da alırdı. Aslında buraya Arsa dememizin tek sebebi büyük yeşilliklerin kaplamaya başladığı giriş duvarının yanındaki Arsa yazısından dolayıydı. Yoksa burası sadece unutulmuş ve doğanın kendini açığa çıkardığı ormanlık bir alandı. Giriş kısmı boydan boya duvar olan, kocaman demir kapısı bulunan bu cennetten çıkma yer, gençlerin en çok uğradığı mekanlardan biriydi. Az uğraşmamışlardı burası için. Arsa için çok savaş verilmişti. Doğallığını bozmaya kalkan müteahhitlere ise kimse fırsat vermedi. Herkes elinden geldiğince avuçlarının arasında kalan bu doğa harikasını korumak istemişti ve kazanan Çiçek Mahallesi sakinleri olmuştu. Ufak bir göle bağlı olan bu yer şimdilerde Çiçek Mahallesi'nin göz bebeğiydi. Son dört senedir bizlerin kahrını çeken bu cennet, kendini de korutmasını biliyordu. Özel olarak çöp bidonları çevrelemişti dört bir yanını. Ateş yakmak için ise koca variller vardı etrafta ve pek tabii olmazsa olmazımız mangal keyifleri için şömine tarzı ateş sıçratmayan mangal alanları yapılmıştı. Gözlerimi etrafta gezdirdiğimde kocaman bir kalabalıkla karşılaştım. Neredeyse herkes buradaydı. Çocuklar çoktan kendi eğlencesini bulmuştu bile. ''Şu Kezban, kızını oğluma layık görmedi ya, daha da konuşmam gayrı onunla.'' Hayriye teyzenin yine bir sitemiyle gözlerimi ona çevirdim. Esmer yanakları sıcaktan ve hızlı yürümekten hafif pembeleşmiş bir haldeydi. ''Ablacım, Kezban abla kötü bir şey demedi ki sana. Kadın, kızımın görüştüğü var dedi. Hem o laf da nereden çıktı, ben hiç de yakıştırmıyorum gibi bir laf duymadım.'' Annemin hafif sitemli, hafif de üzgün çıkan sesiyle yönümü tamamen onlara döndüm. Arsanın büyük demir kapısının önünde ellerimizde torbalarla durmuş, Hayriye teyzeyi sakinleştirmeye çalışıyorduk. Hayriye teyzem, "Ben biliyorum Arzu. Öyle imalı imalı konuştu ki az daha kısır tabağını başına geçirecektim. Öyle gücüme gitti ki." dediğinde ''Teyzem bence sen abartıyorsun. Hem sen Arslan abiye sordun mu ki kız bakıyorsun?'' diye sormamla o tombul ve esmer yüzü bir anda sarardı. Annem kaş göz işaretleriyle susmamı söylemeye çalışıyordu fakat susacak değildim. Daha geçen ay yine bir kız bakma olayında Hayriye teyzeyi Arslan abinin azarlamalarından zor kurtarmıştık. Her zaman çareyi göz yaşlarında bulan Hayriye teyzem ise bu sefer göz yaşlarını Arslan abiye yutturamamış ve evde büyük bir kavga çıkmıştı. Yani anlaşılacağı üzere bu sefer de zararlı çıkan Hayriye teyze olacaktı. Çünkü, biricik oğlu evlenmek istemiyordu. ''Şey...'' Hayriye teyzemin güçlükle yutkunduğunu görünce elimdeki ağır poşetleri yere bırakıp ona doğru yaklaştım. Tombul yanaklarını avuçlarımın içine alıp, "Bak teyzem, biliyorum Arslan abi mutlu olsun olsun istiyorsun. Kendine bir yuva kursun, düzeni olsun ama bu senin istemenle olacak şey değil. 26 yaşında adam. Kendi kararlarını verecek yaşta. Bırak ne zaman isterse o zaman evlensin. Görücü usulüyle değil de kendi isteğiyle olsun bu. Sen istiyorsun diye evlense ne kadar mutlu olacak ki? Hem sende sonradan pişman olursun bak. Ne kendine ne de abime bunu yap.'' dediğimde sol gözünden küçük bir damla düştü. Annemin sıcacık dudaklarını başımda hissettiğimde ufak bir tebessüm peyda oldu dudaklarımda. ''Kız Arzu bu da büyüdü ya. Baksana nasıl da laflar ediyor öyle.'' Hayriye teyze titreyen sesiyle cümlesini bitirdiğinde annemde beni kollarının arasına alıp, ''Büyüdü ya abla. Dünyaya gelen büyüyor.'' dedi. İki güzel kadını öpüp, ''Hadi bakalım kapı ağızında kaldık.'' diyerek yere bıraktığım poşetlere yöneldim. Onları alıp ilerlerken dudaklarımı sımsıkı kapattım. Hayriye teyze... Teyzem... Ve en çok da ikinci annem... Onunla tanıştığımda henüz 12 yaşındaydım. Buraya, bu mahalleye yeni taşınmıştık. Babam oturacağımız evi onların apartmanından tutmuştu o zamanlar. Evi tuttuğu gün de gelip bizi almış ve şimdiki evimize getirmişti. O zaman daha eşyalarımız gelmediği için bomboş bir eve giriş yapmıştık. Soğuktu, çok iyi hatırlıyorum. Babam birkaç şey alıp geleyim diye çıkarken önce üzerindeki montu kardeşim Burak ve benim oturmam için yere sarmıştı. O zamanlar Burak 7 yaşındaydı. Benim aklım bazı şeylere eriyordu. En azından duyduklarımı anlayabiliyordum. Annem ve babamın korkusunu hissedebiliyordum. Fakat Burak anlayamıyor ve üşüyorum diyerek ağlıyordu. O gün babam üzerinde ince bir gömlek ve yelekle çıkıp gitmişti. Annem ise dolu dolu gözleriyle Burak'ın ağlamasına daha fazla dayanamamış ve üzerindeki yıpranmış kabanı kardeşime giydirip babamın yere serdiği montunun üzerine oturtmuştu bizi. Biz Burak'la birbirimize sıkı sıkı sarılmış ısınmaya çalışırken, annemde bir yandan o sıcak nefesiyle ellerimizi ısıtmaya çalışıyordu. İşte o an gelmişti Hayriye teyze. Burak ve benim ikinci annemiz... Yerleşip yerleşilmediğini sormak için geldiği yerde, bomboş bir evle karşılaşmış ve birbirine sarılmış ısınmaya çalışan iki kardeşi görmüştü. Gördüğü gibi de ortalığı ayağa kaldırmış ve bizi apar topar kendi evine çıkarmıştı. O günü asla unutamazdım mesela. O sıcak sobanın gümbür gümbür yandığını asla unutamazdım. O sıcağın iliklerime kadar işleyişi hala hafızamda kazılıydı. Hayriye teyze kat kat battaniye örtmüştü üzerimize. Zorla iki tas sıcacık çorba içirmişti. Kocasını işinden edip babamı bulmaya göndermişti. O gün Hayriye teyze kendine iki kardeş ve iki de evlat bulmuştu. İki evladıyla da bizi hiç ayırmamıştı. Kim sorarsa sorsun dört çocuğum var derdi. O gece sıcacık yatakta kardeşimle yatarken annemle babamın hemen yan tarafımızda konuşmalarına şahit olmuştum. Çok korktuğumu hatırlıyorum. Annemin, abisinin namus davası diyerek senelerdir onları aradığını öğrenmiştim ve bulunca da kaçmak zorunda kalmıştık. Annem ve babamın korktuklarına işte o gece şahit olmuştum. Annemin, ''Ali çok korkuyorum ya çocuklara bir şey yaparlarsa... '' demesini asla unutamıyorum mesela. Annemin o korkulu ve titreyen sesi bunca senedir hiç silinmedi kulaklarımdan. Hiç de silinecek gibi değildi. Fakat o günleri Hayriye teyzem ve Hasan amcam sayesinde atlatmıştık. Biz atlatmıştık ama Hayriye teyzem ve Hasan amcam atlatamamıştı. İpek ablam... İpek ablam aslında onların en buruk tarafıydı. Çok değil 4 sene önce onda büyük değişimler olmuştu. Çok fazla o zamanı hatırlayamıyordum. Ergenliğimin sancılı dönemleriydi. Sadece Ömer abiyle çok büyük bir aşk yaşamışlardı. Sonrasında ne oldu ne olmadı hiç kimse bilmiyordu. Ayrıldıkları bilgisi yayıldı önce çiçek mahallesinde. Sonra ise yıkım... İki gün sonra Ömer abinin gidişi yankı yaptı. Çok sürmedi İpek ablam günlerce evden çıkmadı ve ardından çok uzaktan akrabasına kaçtı. Bunlar tam tamına bir ay içerisinde oldu. Hayriye teyzeyi kimse toparlayamadı. Hasan amcam, İpek ablama yalvardı: ''Geri gel kızım. Ondan sana ne koca olur, ne de sana yuva.'' Dinlemedi İpek ablam. Arslan abi tüm mahallenin gençlerini toplayıp evlerini basmaya gitti ama yine de geri döndüremediler. Sonra ise... Sonrası yoktu. Hayriye teyze daha çok bağlandı Arslan abiye. İpek ablanın kocası, ailesine göndermedikçe, onları görüştürmedikçe daha çok bağlandı Arslan abiye. Hayriye teyze korkar oldu İpek ablayı aramaya. Kocasından şiddet görür korkusuyla sustu hep. Özlemini bastırmaya çalıştı. Evinin her köşesini kızının fotoğraflarıyla süsledi. Sesini duymaya hasret kaldı. Herkes aslında İpek ablanın tek bir telefon etmesini bekledi. Hala daha bekliyorlardı. Bir şey desin, tek bir cümle için bile olsa arasın istediler. Gittiklerinde kapı duvar görmekten o kadar yorulmuşlardı ki şimdi tek bir sese muhtaç kalmışlardı. Sadece ''Gelin.'' demesini bekliyorlardı. ''Gelin beni alın.'' Ama yoktu. Gelmiyordu o telefon. Anne ve baba yüreğinin tek korkusu o telefon bir gün gelecek ama kızlarının sesi gelmeyecek korkusuydu. Hepimizin tek korkusu buydu işte... -Bölüm Sonu-

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
38.9K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
550.0K
bc

AŞKLA BERDEL

read
92.3K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
88.9K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
57.3K
bc

HÜKÜM

read
231.1K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
36.8K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook