Annemin pamuk elleriyle ördüğü arduvaz gri rengindeki atkımı boynuma dolayıp anne kokusunu içime çekerek kapıya doğru ilerleyen sınıfın peşine takıldım. Evden geleli yaklaşık bir ay olmuştu bu arada. Yemek kokusu anne kokusunun üstüne sinmişti.
Ayaklarımı belirli belirsiz yere sürüyerek , çok efor harcamadan , koridora çıktım. Sadece iki saatlik ders için onca yolu çekmek küfür gibiydi. Madem iki saat ders var niye diğer günlere aktarmazsın ki ? Ilk haftalardan devamsızlığımı kullandığım için kendime kızmayı da ihmal etmiyordum tabi. Erkenden kalkamamanın cezasını sıcacık yorganımı geride bırakıp sabahın ilik donduran soğuğuna uyanarak ödüyordum.
Gizem'e yastık fırlatmak yerine Eylül ayında okula gelmiş olsaydım şu an yatağımda uyuyor olabilirdim. Carpe Diem felsefesinin anlık mutluluklar olduğunu tecrübe ederek öğreniyordum.
Topuklu botlarımın tıkırtısını dinleyerek sessizce merdivenlerden inmeye başladım. Sosyal bir insan olsam da sabahın erken saatlerinde huysuz bir cadıya dönüştüğüm gerçeği değişmiyordu.
Selam veren arkadaşlara gülümserken adını bilmediğim hocaya saydırmakla meşguldüm. Sabahın en erken saatine hangi işsiz ders koyardı ? Telefonumu vişne çürüğü rengindeki trençkotumun cebinden çıkarıp nete girdim. w******p mesajları yine yığılmıştı. Sabahın bu saatinde neden uyumuyordu insanlar ? Şu an eve gidip uyumaktan başka bir düşüncem yoktu.
Evde üç kız kalıyoruz. Selen , Gizem ve ben. Bu ikisi liseden beri en yakın arkadaşlarım. Tercihler açıklandığında sonuç beklediğimiz gibi olmuştu. Biz üçümüz aynı okula girmeyi başarmıştık. Bunun üzerine arayışlara başlayıp bir ev tuttuk. Evlerimiz okula uzak olunca üç kafa böyle bir yol bulduk , aileleri ikna etmek zor olmadı. Ablam Ankara'da ev tutuyor da ben niye tutamıyorum , dayatmam karşısında fazla direnemeyen ailem beyaz bayrakları dalgalandırdı.
Mesajlara girip okumaya başladığımda göz devirmekten kendimi alamadım. Papatya'nın attığı mesaj beni IQ seviyesinin en küçük iki basamaklı çift doğal sayı olma ihtimalini düşünmeye itiyordu. 'Birazdan Atakla buluşacağım.' Peki bu bizi neden ilgilendirir ? Hem de sabahın köründe. Atakan senin sevgilin olabilir. Tamam tıpta da okuyabilir. Yani , ne yapalım ? Sanki nikah kıymış gibi bir havalar. Daha bir hafta oldu sevgili olalı , tanışalı üç hafta. Papatya şimdiden gelinlik modellerine bakıyordu , iki gün önce kızına vereceği ismi belirlemişti. Leylak. Isim koyarken ebeveynlerin düşünmesi gereken ilk şey çocuğun psikolojisi olmalı. O çocuğu eğitim hayatı boyunca leylek diye çağıracaklar, yazık değil mi ?
Hem açım hem uykusuz bir de bu kız sinirimi bozuyor. Kim aldı bunu gruba anlamıyorum ki. Alttaki mesajın sahibi Selen bizim grubun mantık manyağı , kötü olaylar silsilesi , edebiyat bölümünü kazanan arkadaşım. 'Sıkı giyin.' Selen kendini annemiz sanıyordu , kısa ve öz bir şekilde emri vaki içeren mesajına da yansıtmıştı bu durumu. Kafamı sağa sola sallayıp güldüm.
Benim aksime hiç gülmezdi Selen , konuşkanda değildi , yani asosyalliğiyle gurur duyan psikomanyaklardandı. Onu da öyle kabullenmiştik. Karamel rengindeki dalgalı saçlarını at kuyruğu yapar kocaman gözlüklerinin arkasına gizlenir , kitaplarına dalardı. Etek fobisi vardı , renkli şeylerden nefret ederdi. Gizem ise onun zıttı, renkli cicili bir karakterdi. Salon ikisinin savaş meydanı , bense meydan muharebesini kaleme alan tarih yazıcısı rolüne bürünerek bir köşede objektif bakış açısıyla olanları izleyendim. Gizem her gün eve salonu süsleyecek yeni bir eşyayla geliyordu. Güzel olan şeyleri almadan duramayan biriydi. Bir eşyayı alamadığı zaman en az bir hafta onun üzerinde konuşarak beynimizi ağrıtıyordu. Aldıklarını da salona koymazsa rahat etmiyordu. Selen bizim aksimize temizlik ve düzen manyağıydı. Salonun kalabalık görünmesinden hiç hoşlanmazdı. Bu yüzden sürekli bir kavga halinde oluyorlardı. Ben de pes etmiştim artık iki inatçı keçinin arasında. Izlemekle yetiniyordum, önce kavga ediyorlardı sonra yeniden ateşkes imzalıyorlardı. Yeni evli çiftler gibiydiler , cilveleşip duruyorlar salonumun ortasında.
'Ne giyecen ?' Azra neden bu soruyu sordun ki ? Neden ? Azra da Papatya gibi yeni dahil olmuştu gruba. Azra da sosyal bilimler öğretmenliği okuyordu. Yurt çıkan şanslı bebelerden biri. Ara sıra bize de kalmaya geliyordu , misafirin eli lezzetli olanı makbuldü. Aklıma gelen ayrıntıyla düşüncelerim birden dağıldı. Papatya Kimya bölümünde okuyordu. Peki onu kim soktu gruba ?
Gizem sınıf öğretmenliği bölüm öğrencisi. Sohbeti biraz daha aşağıya indirdiğimde Papatya'nın attığı kıyafeti görmemle keşke aşağı hiç inmeseydim dedim. Siyah deri taytın üzerine siyah bir badi giymişti. Badinin önünde , karnının üzerinde kocaman kahverengi bir kemer tokası vardı. Kıyafetin aksesuarı deyip bir şey demedim ama o dizine kadar gelen kırmızı, deri çizme nedir ? Görmemişin derisi olmuş takmış takıştırmış. Aynadan kendini çekmiş bir de poz veriyor. Üzerindeki kıyafetler biraz daha yan yana dursa intihar edecekler sen neyin tribindesin ?
Selen çok uzatmadan 'Guzel olmus' yazmış. Ağzım hafifçe açılmış cümleye bakıyordum. Güzel? Kelimeyi anlamına mı küstüreceksin Selen ? Azra 'Biraz parlak ama güzel' yazmış. Biraz mı parlak ? Gözlerim fazla ışığa mağruz kalmaktan kör oldu burada. 3. Dünya Savaşı moda yüzünden çıkacak olsa bu kız en korkulan katliamcı olurdu.
Telefonu kapatıp cebime attım. Bu kombine güzel diyerek arkadaşlarımın yalanlarına ortak olmaktansa sessiz kalmayı tercih ederim. Cebime sıkıştırdığım kulaklığımı çıkarıp kulağımın birine taktım. Kulaklığı telefona takıp müzik listesini ķarıştır simgesine tıkladım ve rastgele bir müzik açtım. Yalın'ın Ki Sen şarkısını dinlerken telefonumu cebime attım. Fakülte çıkış kapısına yakındı. Kapıdan çıkıp durağa doğru yürümeye başladım. Poğaça alıp otobüse binmek olan fikrim sağ tarafımda uzanan sanat sokağını görmemle askıya alınmıştı. Dün sokağa girdiğimde yeni bir ressamın sergisinin açıldığını görmüştüm. Merak tutmuş ellerimden ruhumu sergideki tabloların ortasına yerleştirirken Selen derse geç kaldığımız gerçeğini hatırlatarak yaka paça okula sürüklemişti beni , annem bile okula gitmem için bu kadar baskı kurmuyordu üzerimde. Bu duruma artık bir son vermeliydim. Şimdi yanımda bir engel olmadığına göre resimleri gönül rahatlığıyla inceleyebilirdim. Derin bir nefes alıp sırıttım. En son iki hafta önce falan girmiştim bir sergiye. Içeri girdiğimde ilgimi çeken ilk şey kalabalıktı. Bu saatte böyle bir kalabalığı sergide görmek şaşırtıcı bir mutluluk yaratmıştı. Aradığım ressamı bulmuş olmanın verdiği rahatlamayla , bu hissi üçüncü kez yaşadığımı itiraf ediyorum , sergiyi gezmeye başladım. Yaşar'ın usta şair Yahya Kemal Beyatlı'nın Sessiz Gemisinden seslendirdiği, artık demir almak günü gelmişse zamandan , cümlesini dinlerken deniz resmiyle göz göze geldim. Her ne kadar resimdeki tekne de olsa güzel bir andı. Gülümseyerek aşağı doğru sarkan kulaklığımı boştaki kulağıma takıp resmi inceledim. Sade bir resimdi , renklerin uyumu mükemmeldi. Denizi öyle güzel yapmıştı ki ressam , mavisi canlıydı. Sanki yaklaşsam tuz kokusu içime dolacaktı. Gökyüzü morla kırmızı arasında değişirken beyaz bulutlar güzel bir ikindi vaktini anlatır gibi dağılmışlardı. Teknede oturan küçük bir oğlan çocuğu vardı. Biraz daha yaklaşınca teknenin üzerindeki aslan resmi dikkatimi çekti. Tüm bu resmi güzel bir manzara fotoğrafından sıyırıp vahşi bir hale büründüren şey teknenin altından geçen yavru bir köpek balığıydı. Ressamın sert bir psikolojisi vardı anlaşılan. Zor renkleri uyum içerisinde bütünleştiren ressam , ustalıkla çizilmiş basit bir resmi mükemmel yansıtmıştı. Görüntü olarak basit olsa da kimse böyle bir resim çizemezdi. Mesela ben , resmi yuvarlak çizmeye çalıştığım güneşin elips olduğunu fark ettiğimde bıraktım. Dağların üçgen olmadığını, derelerin bir çizgi boyunca akmadığını, arabaların dikdörtgen gövdesinin üzerinde kare tavan olmadığını ve tavşanların 62'yle sınırlı kalmadığını babamla gezdiğim sergilerden öğrendim. Babamın resme ilgisi vardı, benim de ilgimi o sağlamıştı. Yeteneksizliğimde ona çekmişti anlaşılan. Evimizde tuvaller , paletler , boyalar ve içi boş bir sürü çerçeve vardı ama ne yazık ki çerçeveleri hakkıyla dolduracak bir ressam yoktu. Çok iyi hatırlarım , çocukken elime ilk fırçayı tutuşuran babam olmuştu.
-Çiz kızım.
Babam dün gece hediye ettiği telli resim defterimi önüme açmış , ellerini dizlerine koyup küçük masama eğilmişti. Anlamsız bakışlar atıyordum etrafa. Ablam çikolatasını yemeye devam ederken annem kumandayı koltuğa bırakıp gitmişti. Ne olduğuna anlam veremezken yardım dileyen bakışlarımı babama diktim. Hevesle beyaz kağıda bakıyordu.
-Çiz kızım.
Ama ne çizeyim ? Sorumu dışıma vurmaktan çekinip bir süre sessiz kaldım. Babamda aynı sesszilikle konumu değiştirmeden beni beklemeye devam etti. Onu kırmamak adına ucunda sarı boya olan fırçayla kağıdın ortasına kocaman bir çember çizdim. Güneşin ışık saçan çizgilerini eğri büğrü çizdikten sonra başımı hevesle babama kaldırdığımda beklemediğim bir şekilde yüzünün düştüğünü gördüm. Babam doğrulmuş , tepemden hayal kırıklığı dolmuş bakışlarıyla güneşime bakıyordu. Yamuk simite benzeyen içi boş sarı çembere. Gözlerim dolmuş, yüzüm asılmıştı. Oysa çizdiğim güneşi güzel bulmuştum. O zamanlar onun güneş olduğuna inanıyordum. Annem elinde meyve tabağıyla içeri girerken bıkkınca babama baktı. Bu sahneyi daha önce defalarca yaşamış gibi bir hali vardı.
-Kızı rahat bırak Numan , Mona Lisa mı çizecekti şu yaşta.
Babamın gözleri ışıldadı birden. Saçlarımı öpüp yanağımı okşadı. Titrek gözleriyle buğulanan kahvelerime baktı.
-Haklısın Melda , çok haklısın.
Babamla birbirimize bakıp gülümsedik. O an sadece ikimizin de güneşi güzel bulduğumuzu düşünmüştüm. Fark etmemiştim , babam ümitliydi. Bense çizdiğim şeyi güneş sanarak mutlu olan çocuktum. Yıllar birbiri ardına geçerken babamın içimden çıkmasını beklediği Picasso derin uykusundan uyanmamıştı. Çünkü benim içimde babamın sandığı bir Picasso yoktu , benim içimde olsa olsa Ankaralı Namık olurdu. O da belirli belirsiz uyanıyordu. Artık düğün zamanını beklemiyor bazen dersin ortasında uyanıyordu. Beynimde erik dalı çalarken derse nasıl odaklanabilirdim ? Bir zaman sonra öğrenmiştim babamın aynı prosedürü ablama da uyguladığını. Tabi babamın ablamda göremeyip de bende gördüğü Michelangelo ışığı ablamın resim çiz düdüğünü duyup sayfanın ortasına rakamlar çizmesinden olmuş. Hevesle sayıları yazıyormuş 1 , 3 , 2 , 5... babam kendi izinden yürüyecek olan kızının elinden resim defterini alıp çocuk bulmacalar kitabı sıkıştırmış. Ablam keyifle bulmacaları çözerken babamın beşikte uyuyan bebeğe , yani bana ,umutla baktığını anlatmıştı. Babamın içinde kalan ukte üzmüştü beni ama elimden gelen bir şey yoktu. O , sergiye giderken ben de elinden tutuyor tin tin peşinde dolaşıyordum. Bir zaman sonra zorundalık yerini alışkanlığa bıraktı. Zevk almaya başladım sergilerden. Renklerin arasında dolaşmak güzel geliyordu , rahatlatıcıydı. Düşünmeme olanak sağlıyordu, ressam bunu çizerken ne düşlüyor diye merak ediyordum. Babamla en büyük ortak noktamız resimler olmuştu. Evde tablo asacak yer kalmayınca babamın eczanesini küçük bir sergi haline getirdim. Annem bu duruma yeter çığlıkları atsa da ona kulaklarımızı tıkamak konusunda usta olmuştuk. Beyaz , eteği kabarık bir elbise vardı üzerinde. Elindeki bakır renkli bale ayakkabısının iplerini tutmuş omzundan sırtına doğru sarkıtmıştı. Etrafını beyaz , mor, mavi ve sarı renkler karışmıştı. Yaklaşık on dakikadır incelediğim resim çok hoşuma gitmişti. Koyu kumral saçları topuz yapılmış bir kızın resmini çizmişti ressam.
-Çok güzel değil mi ?
Kulaklığımı çıkarıp yanımdaki gülümseyen kadına samimi bir tebessüm yolladım. Bazı insanlar dünyanın hala güzel bir yer olduğuna kanıt niteliğindeydi.
-Çok güzel. Siz mi çizdiniz ?
Başını hafifçe sağa sola sallarken etrafa bakındı. Ressamı arıyor olmalıydı.
-Kendisini hiç görmedim. Buraya hiç gelmedi.
Arkadan biri Selma hanım diye seslendiğinde genç kadın omzumun üzerinden bakıp gülümsedi. Adının Selma olduğunu öğrendiğim kadın iyi günler , umarım güzel bir tablo alırsınız diyerek yanımdan geçerken omzuna dokundum.
-Bu resimleri buraya kim getiriyor ?
Yüzündeki tebessüm stabilitesini korurken konuştu.
-Atakan Bey getiriyor. Ressamı tanıyan tek kişi de o.
Bu ressama ulaşmam gerekiyordu. En azından tanışmak istiyordum.
-Onunla konuşabilir miyim ?
-Kendisi şu an burada değil. Ne zaman geleceğini de bilmiyorum.
Çantamdan defterimi ve kalemimi çıkarıp nuramı yazmaya koyuldum.
-Kendisi buraya geldiğinde beni arayabilir misiniz?
Kağıdı yırtıp kadına uzattım.
-Elbette
Diyerek elimdeki kağıdı alıp uzaklaştı. İçimden bir ses bu ressamı bulmam gerektiğini söylüyor. Resimleri incelemeye devam ederken telefonum çaldı. Arayan kişiyi görünce dikkatim dağılmış kulaklıklarımı çıkarmıştım.
-Efendim Inci Hanım ,
Sonunda beklenen an gelmişti.
-Tamam ben hemen geliyorum.
Telefonu kapatıp koşar adım sergiden çıktım. İçimdeki tatlı telaşla neye benzediğini, nasıl olduğunu düşünüyordum. Ne yazık ki bulduklarım umduklarımı karşılamamıştı.