Vazgeçmek ? Bu kelime büyük savaşçıların lügatında yer almaz. Çünkü bu kelime acizliktir , korkaklıktır. Bilirim ki her savaşçı kaybedeceğini bile bile onuruyla ölmek için çarpışmaya devam eder.
Ben de kendi hikayemin pes etmeyen savaşçısıydım. Asla pes etme ! Elimdeki anahtarları birer birer kapıya denerken merdivenin başından gelen sesle korkuyla yerimde sıçradım.
-Napıyorsun orada ?
Başımı yabancı sese çevirdiğimde bana doğru yaklaşan adımların sahibini incelemeye başladım. Orta yaşlarda, hafif balık etli , üzerine geçirdiği yeşil hırkaya uyum sağlasın diye başına turkuaz renginde eşarp takmış , benden on santim kadar uzun olan bir abla.
-Merhaba ben Hüma. Siz temizlikçisiniz sanırım.
Tahminimin doğru çıkması için adeta Allah'a yalvardım. Kadın başını aşağı yukarı sallarken içimden şükür çektim. Ben içimden imana gelirken kadın tam karşımda dikildi. Sorgulayıcı bakışları ikna olmamışa benziyordu.
-Seyhun Bey'in arkadaşı mısın ?
Demek ismi Seyhun. Güzel isim. Seyhun. Seyhun. Başımı olumlu anlamda aşağı yukarı salladım.
- Bir arkadaşı olduğunu duymamıştım.
Sevgilisi yok mu ? Gerçekten mi ? Hoş böyle karakterde biri çıksa çıksa kendiyle çıkar. Kabartı herif.
-Size bildirilmedi sanırım sabah sabah buraya kadar da yoruldunuz. Kusura bakmayın. Bundan sonra evi ben temizleyeceğim.
Bir süre yüzüme baktı. Kararsızca gözlerini üzerimde gezdirdi.
-Atakan Bey bana haber vermedi. Bir sorayım.
Tatlı bir tebessümle son kozumu öne doğru uzattım.
-Kendisinin işi vardı sabahleyin ben konuştum. Hem anahtarlar ben de. Bizzat Seyhun'dan aldım.
Bir insanın ismi bu kadar mı naif olur. Seyhun. Ne demek acaba ? Yerimde sabırsıca beklerken kadının yüzüne bakıyordum. Beklediğim sorgulayıcı ve araştırmacı tepkiyken kadın ışıldayarak cebinden çıkardığı anahtarı cebime soktu.
-Allah senden razı olsun. Boyayı çıkaracağım diye yeri temizlemekten tinerci olup çıktım. Onun bu hâline üzüldüğüm için evi temizlemeyi bırakamıyordum. Benden önce on iki tane temizlikçi değiştirmiş. Sana kolay gelsin kızım. Bol şans.
Kadın adeta merdiven basamaklarını uçarak tırmandı. Kadının içindeki Usain Bolt'u uyandırdığıma mı şasırayım , beni sorgulamayışına mı sevineyim yoksa adamdan kurtulduğu için zil takıp oynamadığı kalmasına mı üzüleyim bilemedim. Elimdeki anahtarları yeniden denemeye koyuldum. Anahtar yuvanın içinde dönerken mutlulukla sırıtıyordum. Kapıyı aralayıp bordo kapüşonumu kafama geçirdim. Kendimi aksiyon filmine hazırlayıp içeri girdim. Kapıyı arkamdan kapatıp ayakkabılarımı çıkardım. Artık bir temizlikçisi olmadığına göre beni işe almak zorunda kalacak. En azından resmi çizene kadar evini temizlerim. Bir iki hafta falan. Temkinli adımlarla ses çıkarmadan koridorda ilerlemeye başladım. Saat epey erkendi. Haftasonu olmasına rağmen erkenden kalkmama ben de şaşırmıştım ya neyse. Evde ki sessizlik salonda da hakimdi. Duvardan eğilip içeri kısa bir göz attım. Koridorun sonundaki iki odaya girmemiştim. Büyük ihtimalle onlardan birisi odasıydı. Çantamı salondaki koltuğa bırakıp mutfağa girdim. Bir erkeği ve bir Hüma'yı ikna etmek istiyorsanız ona yemek verin modunu yükleyip uygulamaya koyuldum. Bir yandan çay delerken diğer yandan sucuklu yumurta kırmıştım. Bence yeterince iyi bir seçenek. Kahvaltılıkları masaya kurduğum iki kişilik sofraya yerleştirirken kapının karşısında gördüğüm silüetle korkuyla elimdeki çay bardaklarını yere düşürdüm. Dudaklarımı yalayıp tatlı tatlı gülümsedim. Gözleri kan çanağı olmuş, üzerinde mavi pijaması ve dağılmış saçlarıyla varlığımı sorgulayan adama.
-Günaydın.
Ses yok. Sadece bakıyor. Hala bakmaya devam ediyor. Derin bir nefes alıp yerdeki cam parçalarını toplamaya başladım. Ona bakmadan konuşabilirim.
-Seyhun artık bir temizlikçin olmadığına göre beni işe almaktan başka çaren yok.
Asla tehdit etmem. Asla ! Elimdeki cam parçalarını tezgahın üzerindeki küçük çöp kutusuna atıp ellerimi yıkarken kapüşonumdan tutulup çekilmem ve daha şoku atlatamadan koridorda sürüklenerek kapı dışarı edilmem bir olmuştu. Nasıl bu kadar güçlü oluyordu bu erkekler ! Lanet olsun.
- Bir daha bana yaklaşma.
Kapıyı suratıma çarptığında burnumdan soluyordum. Kaba ! Embesil !
-Adi!
Kapı açıldığında umut dolu tatlı bakışlarımı küçücük bir saniye dahi olsa yüzünde zerre merhamet taşımayan adama diktim.
- Seyhun.
Kucağıma içerde unuttuğum çantamı fırlatıp yeniden kapıyı suratıma kapattı. Öylece beş çocukla kapıda kalmış kadının çaresizliği ve öfkesi vardı. Kapıya sert bir tekme attım.
- Bu şekilde kurtulamazsın benden !
Belki de ilk kez bu kadar yüzsüzleşiyordum. Sadece bir resim için mi ? Kırılan gururum için mi? Dudağımı ıslatıp bozulmuş sinirimle basamakları sert adımlarla tırmandım. Çantama gelişi güzel attığım telefonumu büyük bir uğraş sonucu bulmuştum. Rehbere girip Gizem'i aradım. Çalar çalmaz açmıştı.
-Nerdesiniz ?
Kahvaltıya gittiklerini biliyordum ama nerede olduklarını bilmiyorum.
-Sahilde her zaman ki mekandayız.
Arka fonda Azra'nın kahkahası yükseldiğinde şu an ihtiyacım olan şeyin zorba bir erkek olmadığını fark ettim.
-Bana sucuklu yumurta söyleyin geliyorum.
Telefonu kapatıp evden çıktım. Sinirle kendi kendime söylenirken salonunun dışarıya açılan küçük penceresini gördüm. Kapalıydı. Etrafıma kısa bir göz atıp kırık bir kaldırım taşıyla bakıştım. Hızla taşı alıp pencereye fırlattım. Pencere gürültüyle kırılırken insanların garip ve bu gerizekalı ne yapıyor bakışları eşliğinde otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Sinirim geçmiş değildi halen ama penceresini indirdiğim halde dışarı çıkıp tek kelime etmeyişi garipti. Evini başına yıktım bana mısın demedi çocuk. Oh olsun ! Pis ukala. Ben sabahın köründe kalkıp onca yolu çekmeyi göze alıyorum , bir de gelip üstüne kahvaltı hazırlıyorum beyefendi köpek yakalar gibi ensemden tutup beni kapı dışarı ediyor. Katıksız öküz ! Zehir zıkkım olsun yumurtam. Karnımda gerçekleşen big bang teorisi gürültülü sesler çıkarıyordu. Yolculuk boyunca iki elimi karnıma sarıp bir öne bir yana kıvranıp durdum. Alacağın olsun Seyhun. Otobüsten inip beş dakika kadar yürüdükten sonra kafeye varabilmiştim. Kızlar arka köşeye yerleşmiş kahvaltılıklara abanıyorlardı. Bursun yattığı nasıl da belli oluyor. Günaydın diyerek Selen’le Papatya’nın arasına çöktüm. Her birinden farklı bir günaydın sesi yükseldi. Gönöyddön , gönüydın , günaydön. Ağızları doluyken konuşacak kadar pis bir gruptuk , bir kişi hariç. Azra. Kendisi Bakingham Sarayı’ndan kaçırıldığını sanan bir prenses , Prens Harry’nin onun için geleceğini zanneden bir leydi , kendinin bir düşes unvanına layık olduğunu iddia eden bir hayalperest. En fazla benim dükümün düşesi olursun ya sen.
-İşini hallettin mi ?
İştahla yemeği süzerken kafamı aşağı yukarı salladım.
-Ne işi bu ?
Papatya’nın sorusuna büyük bir keyifle çevirdiğim lokmamı bitirdikten sonra yanıt verebilmiştim.
-Üstlerden bir kızdan notlarını istedim de.
Yalanlar yalanlar. Onlara yalan söylemek hoşuma gitmese de yaşadıklarımı ve kendimi bile bile küçük duruma düşürdüğümü söylemek istemedim. Beni evden kovan adamın anahtarını çantama attığımı söylesem Selen kesinlikle beni annemin terliğiyle döverdi. Bayan mükemmel her şeyin doğru zamanda olacağına inanıyordu ama o doğru zaman hiç gelmeyecekti. O zamanı bazen kendi yanlışlarınla yaratman gerekir.
-Öğleden sonra Atakan da bize katılsa sorun olur mu ?
Papatya’nın keyifle şakıması üzerine sorun olsa da olmaz demiştim. O çocuktan nedense bir türlü hoşlanmamıştım. Bakışları rahatsız ediciydi. Bu durumu kızlarla konuşmuştum ama Papatya’ya bir şey söylememiştim. Doğru muydu bu yaptığım bilmiyorum. Açıkçası vereceği tepkiden çekindiğim için susuyordum. Sonuçta sevgilisydi ve benim hislerimin hüsnü kuruntum olduğunu dile getirebilirdi. Belki de öyleydi. Belki de ben çok önyargılıydım. Belki de herkesin onun gibi olabileceğini düşünüyordum. Kahvaltımız bittiğinde bir de keyif kahvesi söylemiştik. Haftasonlarına , özellikle burs yattıktan sonraki haftasonlarına bayılıyordum. Selen gündemi mesgul eden birkaç önemli haberden bahsederken Azra telefona bakıp kıkırdadı. Bu durum sevgilisiyle mesajlaşırken dünyayla irtibatını koparan Papatya’yı bile etkilemiş olacak ki telefonunun ekranını kapattı. Hep birlikte kikirdek düşese odakladık. Bizden ne gizliyorsun , bakışımıza hin bir bakış attı.
-Ertuğrul.
Kaşlarım hayretle havalanmış yok anasını bakışımı atmıştım. Ertuğrul Azra’nın bize anlattığına göre iki hafta önce masa tenisi kulübünde gördüğü , kendinden iki sınıf büyük eğitimde okuyor. Azra bu çocukla birkaç kere göz göze gelmiş. Buraya kadar her şey tamam. En son 3 gün önce Azra bu arkadaşla kantinde denk gelmiş ayak üstü sohbet etmişler. Ayak üstü sohbet bir kahve alma kadar kısacık , iki dakika sürmüş. Peki bu üç günde ne oldu da Ertuğrul’la kikirdeme seviyesine gelindi onu anlamadım. Hepimiz kahvesini yudumlayan Azra hanıma odaklanmıştık. Sonunda kıvama gelmiş olacak ki konuşma lütfunda bulundu.
-Ben dün akşam radikal bir karar aldım. Dedim ki neden her şeyi kendilerini bile düşünmekten aciz , her olaya yüzeysel bakan , evrimin bile etki edemediği erkek ırkından bekliyoruz ki ?
Bunu gerçekten kendi kendine mi söylemiş ? Gizem başıyla hepimizn yerine onay verdiğinde umarım düşündüğüm şeyi yapmamıştır diye içimden geçiriyordum.
-Kadın bir şeylere el atmadıkça erkek bunu fark edemiyor.
Hadi canım !
-Yani kendimizi gözlerine mi sokalım ?
Selen’in onaylamayan ses tonu beklediğim cümleyle bütünleşmişti. Sakin ol Bayan Aşk her zaman en doğru şekilde gelir teorisi. Azra elindeki fincanı masaya bırakıp bize doğru yaklaştı. Gözleri her birimizi hızlıca süzüp en son ikna edemeyeceği kişi üzerinde sabitlendi.
-Aynen. Onlar seni görmüyor diye vaz mı geçelim ? Belki kördür , o zaman bizi duymalarını sağlayalım.
Gizem bıkmış bir halde Azra’nın nutuğunu kesti.
-Yani ?
Azra onu önemsemeden sırtını dikleştirdi.
-Ben dün akşam Ertuğrul’a mesaj attım. Dedim ki gelirken domates de al.
Selen’le birbirimize bakıp kahkaha atarken Papatya da kendini tutamayıp bize katılmıştı. Bu mu yani ? İlk adım domates mi ? Bu kadar basit yani ? Yaşaran gözlerimi temizlerken Azra boncuk boncuk olan mavi gözlerini devirdi.
-Ne alaka domates ?
Selen içimden geçenleri dışına vurmuştu.
-Of Selen. Sonra dedim ki pardon yanlışlıkla attım. Ece’ye atacaktım da. Sonra napıyorsun , nasılsın , domatesi napacaksın gibi sorular sordu. Konuşmaya başladık. Aslında ilk adımı atmasına vesile oldum.
Hepimizden aynı anda ha ! sesi yükseldi. Jeton sonunda düşmeyi başarmıştı. Şok olmuş ve vay be içerikli bakışlarımla Azra’yı alkışlamaya başladım.
-Senden hiç beklemezdim. Sen ne civelek bir şeymişsin ?
Kahkahalarla dolu sohbetimizle ikinci kahvemizi de içtiğimizi anlamamıştık. Azra konuşmalarını gösterdi bize. Selen’e bol bol nasihatte bulundu. Ben o sıra acaba onun anahtarlarını çalmamı yanlış bir şeye yorar mı diye düşüncelere daldım. Beni yanlış anlasın istemem sonuçta. Zaten bunu fark edince bu kız bana aşık olmuş diye polise haber verecek. Allahım ben hangi ara illegal işleri böyle rahat rahat yapan biri haline geldim ? Adamın anahtarını çaldım , temizlikçisini gönderdim , evine gizlice girdim , bunlar yetmezmiş gibi bir de camını indirdim. Atakan’la bulaşacağımız Avm’ye geçerken Gizem’e özelden mesaj attım. ‘Sen Tolga’yla konuştun mu ?’ Gizem mesajı okuyup jet hızıyla bana döndü. Gözleri kocaman açılmış bir halde koluma girip kulağıma eğildi.
-Hayır tabi ki ne saçmalıyorsun sen ? Tolga nereden çıktı ? Ben o konuyu kapattım.
Omuz silkip Gizem’in kolundan çıktım.
-Umarım öyledir Gizem. O çocuğun geçen sene neler yaptığını unutma.
Gizem anlamsız bir soğuklukla yanımdan ayrılıp Azra’nın yanına geçti. Aptal ! Bana yalan söylediğini anlamayacağımı mı sanıyor ? Şu Tolga denen şerefsiz elime geçse saçlarını yoluk yoluk edip eline verirdim. Selen sürtüşmemize şahit olsa da sadece bakmakla yetindi. Bu konuyu sonraya saklayıp Atakan’ın oturduğu masaya yerleştik. Benim bu salak arkadaşlarım neden düzgün birini bulmakta bu kadar yeteneksiz ? Allahım sen en büyüksün , benim kaderim de bu embesillerinkine dönmesin , Amin. Kısa bir selamlaşmanın ardından masaya kurulmuştuk.
-Okey oynayalım mı ?
Azra ezici bir ses tonuyla Atakan’a karşılık verdi.
-Altı kişiyle mi ?
Atakan şaşkınca bize bakarken ki gözleri en çok Selen’in üzerinde oyalandı. Lanet olsun ! Bu pisliğin derdi ne ?
-Hepiniz biliyor musunuz ?
-Ne sanmıştın canım , okey sadece kahvede mi oynanıyor ?
Keşke Azra’ya söylemeseydim. Bu kadar sert bir şekilde gard alacağını düşünmemiştim. Birazdan kalkıp elinde sıktığı dergiyi çocuğun ağzına sokabilirdi.
-Ben oynamayacağım zaten.
Selen gözlüğünü düzeltip yerinde kıpırdandı. İnsanların içine kuşku düşürüp baş köşede oturuyorum. Derin bir nefes alıp verdim. Ortamdaki gerginlik o kadar canlıydı ki sen de gel bizimle limonata iç diyecektim.
-Biz seninle tavla oynayalım o zaman.
Başımı yana yatırıp Gizem’e kaşlarımla şerefsizlik abidesini işaret ettim. İşte görüyorsunuz anlatmaya gerek yok.
-Ben tavla bilmiyorum.
Selen yalana baş vurduysa birazdan kalkıp gideceğine bahse girebilirim. Atakan tatlı olduğunu düşündüğü iğrenç sırıtmasıyla konuştu.
-Olsun ben sana öğretirim.
Bu seviyesizlikten öyle çok sıkılmıştım ki telefonumu açıp Dila’ya mesaj yazmaya başladım. ‘Nerdesin ?’ ‘Özledim.’ ‘Papatya’nın sevgilisi Selen’e yürüyor.’ Ablamdan son mesajıma karşılık hızlı bir yanıt geldi. ‘Neyyyyyy’ Telefonum çalmaya başladığında kapatıp ben seni sonra ararım mesajı yolladım. Sessizce Atakan’ın yanında oturup masa düzenini inceleyen Papatya hiç iyi durmuyordu.
-Hem belki gözlerinin bal mı yoksa karamel mi olduğuna karar verebilirim.
Ups ! Başımı sağa sola sallarken Papatya’nın kırıklarla dolu tebessümüne şahit oldum. Bu üzücüydü. Dudaklarını yalayıp ayağa kalktı.
-Sevgilim.
Her zamanki tatlı ses tonunun altındaki Allah belanı versin it oğlu it vurgusunu anlamayan tek gerizekalı Atakan’dı. Salak bir de ben doktorum diye hava atıyor. Sanarsın , Nobel ödülü almış. Ulan gerizekalı zaten yılda on altı bin kişi tıp kazanıyor. On altı bini doktor oluyor.
-Efendim canım.
Papatya Atakan cümlesini tamamlar tamamlamaz yüzüne sert , tüm kafenin dikkatini çekecek şiddette bir tokat attı. Millet şok olmuş bir şekilde bize döndüğünde dirseğimi sandalyenin koluna yaslayıp elimi alnıma götürdüm ve yüzüme siper ettim.
-Allah belanı versin. Senin gibi bir pisliğin içinden bir prens çıkabilir umuduyla beklediğim için benimde belamı versin. Sakın bir daha beni arama.
Papatya gözyaşları ve hıçkırıklar eşliğinde sahneyi terk ettiğinde kızlarda eşyalarını alıp hışımla kalktılar. Atakan sinirden kızarmış suratıyla istifini bozmayan bana döndü.
-Ne bekliyorsun ?
Sesindeki katlanılmaz tını suratına kusma isteği uyandırıyordu. Limonatamdan son bir yudum daha içip ağzına kadar dolu olan bardağı suratına fırlattım. Ayaklanıp çantamı koluma taktım. Sonra masanın üzerindeki portakal suyunu ve vişne suyunu gördüm. Verdiğimiz para boşa mı gitsin ? İkisini de sinirle oturduğu koltuğun derisini sıkan çocuğun kafasından aşağı akıttım. İçim buz gibi olurken elini masaya vurup ayağa kalktı.
-Eeh ! Yeter
Dediğinde ben ondan daha şiddetli ve öfkeli bir şekilde bağırdım.
-Sakın ! Bana bak bok böceği , sevgilinin yanında arkadaşına yürüyerek tüm karaktersizliğini sergiledin zaten. Eğer bir daha bizim etrafımızda dolanırsan seni savcılığa yani dayıcığıma şikayet ederim. Ona göre ayağını denk al. Sapık diye siciline işlerse o çok sevdiğin ünvanınla bir yerde iş bulamazsın.
Havalı bir şekilde çıkış yaparken kendi kendime sırıttım. Atakan’ın yüzündeki duraksama bize bulaşamayacağının kanıtıydı. Bir bok böceğinden daha kurtulmanın zaferini kutluyordum , hem de hayali savcı dayımla.