6

1665 Words
Bazen geçen zaman dilimlerinin kıymetini anlamak için küçük bir sınavdan geçtiğini düşünürdü Melek. Daha öncesinde şükretmesini bilmediği ve o anı fütursuzca tükettiği için de bu sınavlardan asla geçemeyeceğini... Yine o garip anlardan birinde olduğunun bilincindeydi genç kız. Bir çay içimlik olan o zamanın öylece geçip gittiğinin ayırdına bir türlü varamıyordu. Daha çok gülümseme görmeliydim, daha çok sözcük duymalıydım ve kalbim daha çok ağzıma gelecekmiş gibi atmalıydı diyerek kendini aşındırıyordu. Genç kızın kalbine büyük kastı vardı. Üstelik yakındığı tek şey bu da değildi. Melek, Pamir'i özlüyordu. Çok özlüyordu. Bunu onunla konuşmadan geçirdiği iki gün içinde onlarca kez anlayıp, yüzlerce kez ezber etmişti. Özlemden sol göğsünün hemen altında somut bir ağrı hissediyordu neredeyse. Canı yanıyor, kirpik diplerinin bile ağrıdığını duyumsuyordu. Üstelik sürekli kendini hatırlatan bu garip sızıya bile alışmıştı Melek. Onu özlemenin bile efsunlu bir yanı olduğuna inanıyordu. Ama Pamir öyle düşünmüyor olmalıydı ki geçen iki gün boyunca genç kızla bir kez bile konuşmaya yeltenmemişti. Bununla yaşayabilirdi Melek. Genç adamın uzaktan izlediği simasına bakarak nefes almayı öğrenebilirdi. Onun kabul edemediği; Pamir'i, Melek'e getirmeyen yolların Derya'ya götürüyor olmasıydı. Daha bu sabah okulun kantininde görmüştü onları. Yan yana. Pamir'in ciddi yüzünden ne söylediği anlaşılmasa da dudaklarından dökülenler Derya'nın güzel yüzünde yeni bir mevsim gibi açıyordu. Melek kalbini - onu koruyan göğüs kafesiyle beraber- masaya bırakıp kaçmak için delice bir istek duymuştu. Gözlerini kapatıp yarısı boğazında düğümlenen bir nefes aldı. Bir kez daha Derya ve Pamir'in yan yana duran görüntüsü zihnini işgal ettiğinde bu kez Büşra ile olan konuşmasını da hatırlamıştı. "Aralarında ne var sence?" Demişti Melek bakışlarını birkaç metre ötesindeki manzaradan ayırmayarak. "Kimin?" Büşra soruya soruyla cevap verirken başını elindeki telefondan kaldırıp bakışlarıyla takip etmişti Melek'in bakışlarını. "Pamir ve Derya'nın işte." "Pamir'in şu etrafında gördüğün birçok kızla arasında bir şey var. Sen ne duymak istiyorsun?" Büşra'nın sorusuna cevap vermediği yetmezmiş gibi boğazına kurulan ağrıyı da def edemiyordu. Sahi, ne duymak istiyordu? Pamir'in sahici bir kalp kıran olduğunu mu? Olsundu. Melek ilk kez birileri tarafından kırılıyor olmazdı. Sadece bu kez onu kimin kıracağını seçme lüksünü veriyordu kendine. Başını iki yana sallayıp düşündüğü her şeyden uzaklaşmaya çalıştı. Ama sanki ezelden beri ordaymış da Melek sonradan Pamir'e ait olan yeri işgal etmişti. Oturduğu camın önünden kalkıp küçük çalışma masasının üstündeki dağınıklığı toplamaya koyuldu. Yarın her şey daha güzel olabilirdi. Büşra canını yakmak ister gibi konuşmaz, Derya Pamir'e öyle güzel gülmeyebilirdi. Yüzünde oluşan küçük bir tebessümle mutfaktaki annesine yardım etmek için odanın kapı koluna uzandığında duydu tartışmayı. "Benim evimde kalıyorsun, benim kazandığım parayla karnınız doyuyor, üstelik benim karımsın. Bu yüzden de benim dediklerimi yapacaksın." Diyen kalın sesle eli kapı kolunda kaldı. Bu elinin kaçıncı kapı kolunda kalışıydı unutmuştu Melek. O adamın evde olduğu zaman dilimlerinde garip bir tekerrür haline gelirdi bu tartışmalar. Önce saçma sapan bir konuşmadan tartışma çıkar, annesi kocasını sakinleştirmeye çalışır ve konu garip bir şekilde Melek'e bağlanırdı. "Hatta o başına buyruk kızın bile benim sözümden çıkamaz." Melek onu bir kez daha yanıltmadıkları için alaycı bir tebessüm etmişti sadece. Derin bir nefes alıp alnını kapıya yasladı tebessümü yüzünden silindiğinde. Bu adamın karşısına geçip ağzına ne geliyorsa söylemeyi o kadar çok istiyordu ki, bu istekle dudaklarını kemirmek zorunda kalmıştı. Ama yapamazdı. Bunu en son yaptığında ağzından dökülen her kelimenin hesabını annesi ödemişti. Üstelik Fırat vardı bir de. O da babasına diş bilememeliydi. En azından onun elinden babasına olan sevgisi sökülüp alınmamalıydı. "Gözünü seveyim bağırma Ahmet. Bak komşuları başımıza toplayacaksın yine." Adamın bunu umursamadığını ve umursamayacağını biliyordu Melek. Bu yüzden susmasının tek nedeni sokakta arkadaşlarıyla top oynayan oğluydu. En azından kardeşine babalık yapabildiği kısa zamanlardan biriydi. İşin aslı Melek en başlarda onu kendi babası gibi sevmeyi çok istemişti. Ama aynı şey karşı taraf için geçerli olmadığından çok çabuk vazgeçmişti bu babalık sevdasından. Allah da biliyordu ya, adama hak vermiyor da değildi Melek. Onu öz babası sevmemişti, bir el adamı neden sevsindi? "Sabır." Diye mırıldandıktan hemen sonra yanağını sızlatarak çenesine ulaşan büyük bir damlayı elinin tersiyle sildi. Başka da çaresi yoktu. Elinde Rabbi'nin ona bahşedeceği sabırdan daha ehemmiyetli hiçbir şeyi yoktu. Bu yüzden defalarca yineledi sessiz duasını. İçerideki ses kesildiğinde de yatağına girip gözlerini kapadı. Bu akşam yemek yememeye karar vermişti. Ve zaten Fırat'tan başka kimsede onu yemeye çağırmayacaktı. ****** Adımlarını kantine ulaştırdığında Büşra'nın aramasını bir kez daha reddetti. Melek, Büşra'nın onu merak ettiğini biliyordu. Üstelik bugünkü aramalarının hiçbirini de yanıtlamamıştı. Sabahtan olan derslerine gelmeyip kendine izin vermiş, bu vakti de pastanede çalışarak doldurmuştu. Bunun nedenini dünkü tartışmaya yormak istese de asıl sebebin bu olmadığını bilecek kadar da tanıyordu kendini. Tartışmalar hep vardı. Bağırmalar, hakaretler, genç kızın istenmediğini açıkça ortaya koyan cümleler hep o evin duvarlarındaydı. Kabullenmiş, isyan etmemeyi öğrenmişti. Okula gelmek istememesinin nedeni bambaşkaydı. Melek, başka bir kızın yüzünde Pamir'e ait bir gülümseme görmek istemiyordu. Telefonunun bir kez daha çalmasıyla içine sesli bir nefes doldurdu. Belli ki Büşra vazgeçmeyecekti. Gülümseyip aramayı bir kez daha reddetti. Bu reddedişle beraber büyük bir azarı hak ettiğine de kendini ikna etmiş oluyordu. Kalabalık kantinde gözleri arkadaşını arayıp bulamadığında kaşlarını çatmasını engelleyemedi. Bu insanların derdi neydi Allah aşkına? Masalarda oturan insanları elbette anlıyordu ama yer olmadığını gördükleri halde ayakta bekleyen insanları anlayamıyordu işte. Bu okulda insanların kafa dinleyebileceği başka yerlerde vardı. Herkesin kantini seçmesi gerekmezdi. "Kütüphane olsa biriniz beklemez böyle." Diye mırıldanıp tekrar bakındı. Eğer Büşra burada değilse sınıfa çıkıp orada bekleyecekti. Üzerindeki montu bir kez daha çekiştirip - ki her zaman çok üşürdü- kapıdan çıkacakken Büşra ve Gökalp'in köşedeki masaların birinde oturduğunu fark edip onlara yöneldi. "Ben geldim." Deyip boş olan sandalyeye oturmadan ellerini yasladı. Böylelikle vakit kaybetmeden sınıfa geçebilirdi. "Otursana." Gökalp içten bir gülümsemeyle ona sandalyeyi gösterirken, Büşra kaşlarını çatmış bir halde yüzüne bakıyordu. Melek, arkadaşının bakışlarından birkaç saniye içinde gelebilecek olan azarları işitebiliyordu. Gökalp'e aynı içtenlikle gülümseyip fazla ses çıkarmadan sandalyeye oturdu. Büşra'yı daha fazla sinirlendirmeden de anlatmaya başladı. "Sabahtan kafedeydim ondan açamadım, çok ama çok yoğundu. Biraz önce de okula gelmiştim zaten boşuna meşgul etmeyelim hatları dedim." Cümlesini bitirdikten sonra Büşra'nın yüzüne masum olduğunu düşündüğü bakışlar attı. Ama Büşra onun gülümseyen bakışlarının bile altında dolanan ince sızıyı görebilecek kadar tanıyordu onu. Melek'i nefesini içine çekişinden anlardı o. Ve arkadaşı günlerdir ağır aksak dolduruyordu ciğerlerini. Sanki hava yetmiyormuş da Melek boğuluyormuş gibiydi her soluğu. Anlatmasa bile derdini kızamazdı. Bu zamana kadar da anlatmamıştı zaten. Büşra onun evine gidip şahit olana kadar bilmiyordu bile, Melek'in üvey babası tarafından istenmeyen kız olduğunu. "Seni azarlama hakkımı sonraya saklıyorum. Şimdi kütüphaneye gitmemiz lazım." Dedikten hemen sonra oturduğu sandalyeden kalkmış Gökalp'in yanağına büyük bir öpücük bırakmıştı. Böylelikle Melek'e ona anlatması için fırsat tanıyordu. Genç kız arkadaşı tarafından sürüklenirken şaşkın bakışlarını bir türlü kontrol edemiyordu. "Şimdi kütüphaneye gidip sözlük taraması yapıyoruz Melek Hanım." "Ben Ferit Hoca'nın dersi var diye biliyorum ama... Çok da şey olmasın şimdi." Melek bir yandan Büşra'nın hızlı adımlarına yetişmeye çalışıyor bir yandan da cümlelerini toparlamaya çalışıyordu. Büşra küçük kahkahasını saklamaya çalışsa da başarılı olamıyor ama kızgın bakışlar atmayı da ihmal etmiyordu. "Eğer telefonu açma zahmetine girseydiniz küçük hanım, Ferit Hoca'nın yine delilendiğini, neden yaptığımızı bile bilmediğimiz bir ödevle tüm sınıfı cezalandırdığını zatıâlinize anlatmaktan büyük zevk alırdım." Büşra'nın kütüphane kapısının hemen önünde durmasıyla beraber karşı karşıya kalmışlardı. Melek'in bakışları kısa bir an lavabolara ayrılan koridorda takılı kalmış ve Büşra'nın da oraya bakmasına neden olmuştu. Kendini toplayıp arkadaşına doğru ellerini uzattı. "Barış imzalayalım hadi bak. Hem ne var, Gökalp ile geçireceğin zamandan çalmamış oldum fena mı?" dedi ama sesine birkaç saniye önce bakışının değdiği yerlerin anısı sıkışmıştı. Zihni kendine bunu hatırlatarak onu büyük bir mağlubiyete hazırlıyordu. "Melek bir gün seni sağlamından paralayacağım haberin olsun. Sonradan uyarmadı deme." Diyen arkadaşının sesiyle beraber zihnindeki onlarca sesi bir anlığına susturup gülümsedi. Büşra onu affetmişti. İkisi de montlarını askıya astıktan sonra sözlükler için ayrılan raflara yaklaşmışlardı. Büşra bulduğu ilk ince sözlüğü eline alıp Melek'e göz kırptı. Yine en kestirme yolu kullanacağını böylece göstermiş oldu. Melek ise Büşra'nın boş olan masalardan birine oturduğunu görünce kendi için uygun bir sözlük aramaya başladı. Kalın, siyah ciltli bir sözlüğü alıp rafın hemen karşısındaki kalorifere yaslandı. Kitabı açıp bezgin bir halde sayfaları karıştırmaya başladığında gözüne çarpan bir kelime duraklamasına neden oldu. "Aşk: Bir varlığı tutkuyla ve namütenahi bir özlemle sevme. Ayakları yerden kesen, dizlerin bağını çözen, karında kelebekler uçuşturan, yüreği yerinden söken, aklı baştan alan, tarifsiz bir sevda. Dilimize Arapça'dan geçmiştir. Şiddetli ve yakıcı sevgi manasındaki ışk kelimesinden evrilmiştir."* Kelimenin anlamını okumayı bitirdiğinde dudağının kenarında asılı kalmış olan gülümsemenin anlamını çok iyi biliyordu genç kız. Kütüphanede geçirdikleri bir saat boyunca da aynı tebessümü misafir etti yüzüne. Kabullenmişti. Kabullenmek büyük lükstü. Özgürlüktü. Asıl sınanmanın bu kabullenmeden sonra geleceğini bilemeyecek kadar da cahildi üstelik. Gökalp'i kütüphane kapısında gördüğünde ödevi yapmak için daha fazla vakit harcamamaya karar vermişlerdi. İşin aslı kararı Büşra vermiş ve Melek de ona uymuştu. Nasıl olsa, Ferit Hoca yine nedensizce sinirlenip aynı ödevi verecekti. Büşra sağ elini Gökalp'in yanağına uzatıp kaşlarını çattı. "Koştun mu sen? Beklerim demiştim." Melek arkadaşının severken azarlayan bu hallerini ayrı bir seviyordu. Annesi gibi hissettiği bile oluyordu üstelik. "Pamir ile basket oynuyorduk. Sen de mesaj atınca bekletmeyeyim dedim ama yaranamadım yine anlaşılan." Melek, Gökalp'in ağzından Pamir ismi döküldükten sonra tek bir kelime dahi dinleyememişti. Öyle ki Büşra'nın küçük çaplı kızgınlığını ve onu da eve bırakmak hakkında söylediği cümleleri hızla reddedişini bile hayal meyal hatırlayabiliyordu. Şimdi adımlarını basket salonuna çevirmişken düşünebildiği tek şey, genç adamı günler sonra görebilecek olduğu gerçeğiydi. Büyük salona yaklaştığında topun sesini de duymaya başlamıştı. Açık olan geniş kapının bir kenarına yaslanıp Pamir'in topu sektirmesini izledi. Genç adam henüz onu fark etmemiş olmalıydı ki -Melek bundan çokta emin değildi- uzaklaşan topun ardından gidip potaya yaklaştı. Melek, genç adamın yandan profilini izlerken özlemin gerçekten kalbini sızlattığını izledi. Ve öyle gerçek öyle yakıcıydı ki elini göğsüne bastırsa avuç içinde tutabilirdi. Salonun bu kadar soğuk olmasına rağmen genç adamın bundan etkilenmediği belliydi. Üzerinde ince beyaz bir tişört ve altında da siyah bir eşofman altı vardı. Göğsündeki ve sırtındaki ıslaklıktan Pamir'in terlediğini de görebiliyordu üstelik. Montunun önünü açmaya yeltense de fermuarın çıkaracağı sesten dolayı bundan vazgeçti. Birkaç saniye daha Pamir'i izlemek için zaman tanıdı kendine. Artık biliyordu. Midesinin hemen üstünde neden bir kelebek kozası taşıdığını, Pamir'in sesinin neden dizlerindeki dermanı yok ettiğini ve Derya, Pamir'e gülümserken neden yüreğini söküp masaya bırakmak istediğini biliyordu. Ve bilmek geri kalan tüm kırgınlıkları yok saymayı öğrenmeyi de beraberinde getiriyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD