Genç kız Pamir'i izlerken ciğerlerini sızlatan bir nefes daha aldı. Bununla yaşamayı öğrenebilir miydi bilmiyordu ama artık bunsuz da yaşayamayacağının bilincindeydi. Bakışlarına oturan ılık kırgınlıkta bundandı. Pamir'in içinde bir kelebek kozası taşımadığını hatta genç adamın geniş göğsünde minik bir kozaya dahi yer olmadığını biliyordu. Olsundu. Genç kız, içini söken her ne varsa Pamir'in insanı intihara meyleden gözleriyle pay ederdi. Yaşamayı bu genç adamın iç titreten nefesinin kıyısına taşıyabilirdi.
Yine de insanın her defasında düştüğü adına umut denilen o büyük kuyunun aydınlığına da el açmıyor değildi. Pamir, onun yüzünde de kendi mührünü taşıyan bir gülümseme bırakabilirdi. Melek'in içinde büyüyen o yokluğu örter miydi bilinmez ama göğsünün altında kendine ait bir şehir kurabilirdi. Ve genç kız tüm bunlara el açıp her bir kırıntısını kendine dua eder, aminleyebilirdi.
İşte tam da bu ihtimal durumu genç kızı parçalara ayırıyordu. Pamir'e onu kırma yetkisini sualsizce verip ondan kendisini baş tacı etmesini bekleyemezdi ya. İşin aslı genç kız baş tacı olmanın da insana hangi iklimleri getirdiğini öğrenemeden büyümüştü. Şimdi kendi yaralarını kalbine siper ettiği zamanları tırnaklarıyla kazıyarak bu yolda yürüyordu. Sevilmenin o el değmeyen büyüsünü tadacak mıydı emin değildi ama sevmenin o iç titreten sızısını kabullenmişti.
"Yakından daha yakışıklıyımdır." Genç adamın bakışlarını ona çevirmeden bu cümleyi kurmuş olması başta Melek'i irkiltse de şaşırtmamıştı. Güzel bir gülümsemeyle yüzü aydınlanınca başını yere eğmek zorunda gibi hissetmişti kendini.
"Ona ne şüphe." Diye mırıldandı Melek. Bakışlarını salonun zemininden ayırmadığı için içine attığı mırıltısının Pamir'in yüzünde ıssız bir tebessüme neden olduğunu görememişti. Üşüyen ellerini montunun cebine sokup iliklerini titreten bir nefes daha aldı. Elleri ne kadar üşüyor olsa da içinde bir yer cehenneme ev sahipliği yapmak üzereydi.
"O gün söylememiştim ama basketbolda berbatsın. Hatta daha önce eline top almadığına fazlasıyla eminim."
"Birçok şeyde berbatımdır." Sevilmekte mesela. Diyen Melek tasasızca omuzlarını silkse de sesine çöken o ağırlığı engelleyemedi.
Pamir ona sağ elini uzattığında genç kız nefesinin yarı yolda kaldığını hissetti. Canı çoktan genç adamın avucuna çöreklenmişken Melek adım atamıyordu.
"Gel."
Pamir bu kelimenin ne anlama geldiğini biliyor muydu acaba? Melek'i kendi sesinden bir masala davet ettiğinin, gidilecek tüm yolları kendine çevirdiğinin ve genç kızın dilinde aminsiz bir dua gibi dönüp duracağının ayırdında mıydı?
Genç kıza ucunda dilek fenerleri asılı parıldayan geceler vadettiğinin farkında mıydı?
Melek elbette ki kendine uzanan eli tutacaktı. O zaten çoktandır genç adamı içinde tutuyordu. Şimdi de eli tutmuştu, çok muydu?
Pamir ona bir kez daha gel der gibi parmaklarını oynatınca genç kızda cebindeki sağ elini çıkarıp genç adamın parmak ucuna dokundu. Bunun aklı başında bir hareket olmadığını adı gibi bilmesine rağmen değil parçalara ayrılmak, zerresi kalmasa bile Pamir'in davetine icabet etmemezliği büyük günah olarak görecekti. Pamir'in büyük eli bir yuva gibi genç kızın elini sardığında Melek'in kanının akışı kesilmişti sanki. Onu canlı kılan ne varsa Pamir'in parmak uçlarındaydı.
Melek'in kalbi göğüs kafesinde değil Pamir'in avuçlarında atıyordu artık.
"Ben sana basket atmayı öğretirim o zaman." dediğinde genç kızın irileşen göz bebeklerine bakıyordu. Melek'in ince parmakları kendi tenini bulduğundan beri - ki genç adam asırlardır kül olmuş gibi hissediyordu- damarlarındaki kanın kuruyup alev aldığına yemin edebilirdi. İnkâr edecekte değildi üstelik. Melek, Pamir'in hayatına dâhil oluyordu. Ondan uzakta geçen iki günde bunu defalarca düşünmüştü.
Mesele onların birbirine uygun olmaması değildi. Pamir'in kimseye uygun olmamasıydı. Üstelik Melek kırılmaya bu kadar hevesliyken kaburgasına kara bir dövme gibi yapışmakta istemiyordu genç adam. Ama şimdi, Melek ona kabul olmamış tüm dualarına kefaret gibi baktığında iki gündür ne düşündüyse yok saymaya meylediyordu.
Melek, Pamir'i şaşkın bir tebessümle onayladıktan sonra kolundaki çantasının nazik bir hareketle çıkarıldığını hissetti.
"Yani ben pek becerebileceğimi sanmıyorum ama sen öğretebilirsen ne âlâ." Deyip dudaklarını kemirdi huzursuzca. Pamir'in yüzünde beliren ifadeyle beraber içinden dolup taşan mırıldanmasını engelleyememişti.
"Ne tuhaf, gülümseyebiliyormuşsun."
Pamir'in yüzünün donup gülümsemesinin silinmesi ile beraber yanlış bir şey söylediğini düşünmüş ve pişman olmuştu. Ağzının içinde dolanan özürleri ise Pamir duymazdan gelip genç kızın bedenini kendi bedeninin hemen önüne çekmişti. Ellerini kalın montunun üstüne koyup Melek'in yönünü potaya doğru hizalamış ve birkaç adım daha yaklaşmıştı. Genç kızın sırtı kendi göğsüne değdikçe Pamir aralarındaki mesafeyi tamamen kapatma isteğiyle zor başa çıkıyordu. Dikkatini Melek'in bileklerine çekip birini kavradı.
"Umarım yemek denen şeyden haberin vardır." Bunu sanki Melek'e değil de kendine söylemiş gibi başını sallamıştı iki yana. Bir yandan da kafedeyken bileğinin bu kadar ince olduğunu nasıl fark edemediğini düşünüyordu. Sanki genç kızın vücudundaki tüm kemikler kırmak için yaratılmıştı da bu kanlı görev Pamir'e düşmüş gibi hissediyordu. Genç kızın kendine verdiği cevapta o bunları düşünürken havada asılı kalmıştı. Bu yüzden Melek'i tekrar belinden kavrayıp kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
"Bak şimdi dizlerini hafif kırmalısın ki zeminden destek alabilesin. Daha sonra dizlerinden aldığın desteği ellerinden topa aktarmalısın." Melek'in önce ona daha sonra da yerdeki topa umutsuzluğunu gösteren bakışlarla baktığını fark edince derin bir nefes aldı ve devam etti.
"Ayrıca şu topa dünyanın en berbat şeyiymiş gibi bakmayı da bırak."
"Ama dünyanın en berbat şeyi." Melek'in nefesini seslice dışarıya verdiğini duyunca dudaklarını ısırıp kahkahasını yuttu. Genç kızdan uzaklaşıp yerdeki topu almasını izlerken de aynı hisle boğuşuyordu. Melek, Pamir'e her ne yapıyorduysa genç adam iki yıl önceki haline dönüyordu. Daha az yalnız, daha az yaralı...
Melek'in omuzları çökmüş saçları dağılmıştı. Pamir'in anlattığı şekilde dizlerini kırıp potaya bakıyordu. Sırtı hala Pamir'e dönük olduğu için yüzünü göremiyordu ama genç kızın dudaklarının düz bir çizgi halini aldığını, kaşlarını çatıp güzel burnunu kırıştırdığını tahmin edebiliyordu.
"Hadi."
"Bu fikrinden fena pişman olacaksın gibi hissediyorum." Deyip Pamir'in onu rahatlatma çabalarını boşa çıkarmıştı. Elindeki topa umutsuz bir bakış atıp kırdığı dizlerini doğrultmadan topu potaya attı. Topun sadece yarım metre ilerisine düştüğünü görünce oturup ağlama hissiyle dolup taştı. Alt tarafı bir toptu, ne vardı ki doğru yeri bulsaydı?
"Tamam, illa bugün öğreneceksin diye bir şey yok. Yarın tekrar deneriz."
"Yarın mı?" deyip yüzünü Pamir'e doğru döndü. Potaya ulaşmayıp onu yarı yolda bırakan topu da, Derya'nın yüzündeki gülümsemeyi de unutmuştu. Melek kendisini sakınmayı öğrenemeyenlerdendi. İnsanın en kıymetlisinin kendisine cehennem olacağını öğrendiğinde de kendini sakınmak için şüphesiz ki çok geç kalmış olacaktı. Pamir, Melek yüzünü ona döndüğünde anlamıştı bunu. Genç adam Melek'in hayatına kıyamet olacaktı. Eğer ki bir şeyler yapmazsa.
Genç kızı sessizce onaylamış ama bakışlarını kızın menekşelerinden ayırmayı bir türlü başaramamıştı. İçinde yıkılan, yeri değişen bir şeylerin olduğuna öyle emindi ki bu enkazın uğultusunun genç kızın kulaklarına ulaşmasından çekiniyordu.
"Kitabı bitirdin mi?" diye sordu sırf bu uğursuz uğultuyu def edebilmek için.
"Yenisine bile başladım. Okumamı ister misin?" Omuzlarını silkip beklentiyle Pamir'e baktı. Genç adamın onu onayladığını görünce iç çekmeden de edemedi. Pamir kenardaki bankların birine yönelince Melek de yerdeki çantasını alıp onu takip etti. Elleri üşümüştü ama yüreği sıcacıktı. Pamir ile arasına biraz mesafe koyup kitabına uzandı. Genç adamın onu izlediğini bildiği için sesinin içinin bir yerlerine sıkıştığını hissetti. Birkaç kez yutkunup kaldığı yerden okumaya başladı.
"Ve biliyor musun ki, seni sevdiysem, bütün ruhların yaratıldığı ve henüz ruhlara cesetlerinin biçilmediği o mecliste, senin yanında yer almış olduğumu hatıramda taşıyor olduğumdandır bu. Bunca kolay terk ediyorsam varlığımı senin varlığına o şimşek parıltısı anın anısını göz bebeklerimde sakladığımdandır.
Bu kadar tanıdık buluyorsam kalbimi kalbine, bu kadar tanıdık ses veriyorsa kalbim kalbine, o ezeli uğultuyu hala kulaklarımda taşıdığımdandır..."*
Kitabın yarım kalan paragrafında duraklayıp bakışlarını yavaşça Pamir'e çevirdi. Bir şey gelip boğazında koca bir yumru olmuştu şimdi. Birkaç dakika öncesinin efsunlu havası dağılmış, etrafı tenleri dağlayan bir sis bulutuna bırakmıştı.
"Derya ile aranda ne var Pamir?" sorusuna elbette ki sana ne diyebilir gülüp geçebilirdi genç adam. Birkaç kelam ettik diye baş tacı ederim mi sandın diye dalga bile geçebilirdi. Hepsine amenna ederdi Melek. Konuşsundu. İçinde genç kızın canını okuyan bu muharebeyi durdursundu da gerisi mühim değildi. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından banka yasladığı elini genç kızın saçlarına uzattı ama dokunmaktan vazgeçti. Bir kez dokunursa bin kez yanacağını biliyordu. Bu vazgeçişle beraber genç kızın gözlerinin dolduğunu, bakışlarının kristalleştiğini görebiliyordu. Derin bir nefes alıp mırıldandı.
"Ateşle oynuyorsun Melek."
Genç kız cevap verdi.
"En kötü yanarız."