Hayatın üzerinden akıp geçtiğini hissediyordu genç kız. Bazı şeyleri sorgulamıyor, neden aramıyor ama yapıyordu. Sabahları sessizce kahvaltısını ediyor, evdeki tartışmaları duymazdan geliyor, annesinin sürekli sızlanmasını ama buna rağmen tek bir eylemde bulunmamasını sindirmeye çalışıyordu. İmanı dilden öteye inmeyen insanlar gibiydi annesi. Dili yalvar yakar tövbe ederken, bedeni canla başla günaha koşuyordu.
Uzun zaman önce "Fırat'ı da alıp gidelim" diye çok yalvarmıştı Melek. Utanmamış, zerre pişmanlık duymamış ve annesinin ayaklarına bile kapanmıştı. Annesi önce kızının ıslanan yüzünü kurulamış af diler gibi mırıldanmıştı.
"Nereye giderim, kime giderim bu saatten sonra? Ama senin varsa gidecek bir yerin sen durma kızım."
O gün vazgeçmişti Melek. Annesinin kabullenişine yeni bir darbe indirmemeye karar vermişti. Ama yine de onu ayağa kaldırmak için varını yoğunu ortaya koymayı da düşünmeden edemiyordu. Bugün "Tamam, gidelim." Dese her şeyi yapardı. Ama kadın demiyordu. İşte Melek bu yüzden affedemiyordu annesini. Boğulduğunu hissettiği böyle anlarda Pamir'e dair anılara koşuyordu hemen. Nasıl oluyor bilmiyordu ama genç adamın yanındaki sessiz hali bile Melek'e derman oluyordu.
Okula girmeden önce bahçedeki insanlara hızla bir göz attı. Belli ki buralarda değildi Pamir. Olsa anlardı. Ritmi bozulan kalbinden, boğazına dizilen nefesinden ve bağı çözülen dizlerinden genç adamın yakınında olduğunu bir kerede fark edebilirdi. Pamir'e basket salonunda Derya'yı sorduğundan beri - ki daha iki gün bile olmamıştı- kendini hafiflemiş hissediyordu.
"Kimseyle aramda bir şey yok." Deyip Melek'in anlamasını umarak gözlerinin içine bakıp yinelemişti. "Hiç kimseyle." Anlamıştı Melek. Ama bu arkasını dönüp gitmesine kafi gelmiyordu. Henüz. Pamir'e giden bütün ihtimalleri denemek için delice bir istek duyuyor ama buna rağmen tek bir adımda atamıyordu. İşin aslı Melek, Pamir'in karşısına geçip yakasına yapışmak istiyordu.
"Madem aranızda bir şey yok ne diye öpüyordun kızı? Sevmeden dokunmak günah değil mi?" demek için deli oluyordu ama genç adamın kızın kalbini yerinden sökmek istermiş gibi bakan gözleri tüm cesaretini kırıyordu. Melek en çokta bu yüzden Pamir'in bakışlarını örten göz kapaklarını okşamak istiyordu. Adamı sevmeye oradan başlamak...
Montunu düzeltip tek ve büyük kapıdan içeriye girdiğinde Gökalp'i tek başına duvara yaslanmış halde gördü. Arkadaşının düşünceli bir hali olduğunu daha yanına varmadan görebilmişti.
"Günaydın, Büşra'yı mı bekliyorsun?" Gökalp, Melek'in sesiyle beraber eğdiği başını yerden kaldırıp gülümsemeye çalıştı. Önceki gün Pamir'in arabasının anahtarını istemek için geri döndüğünde görmüştü onları. Sessizce birkaç saniye izlemiş ve yine aynı sessizlikle sevgilisinin yanına dönmüştü. Büşra'nın güzel gülümsemesi her şeyi unuttursa da bu sabah Melek ile konuşmasının doğru olacağını düşünmüştü.
"Hayır onlar kantinde oturuyor, Pamir'le." Dedikten hemen sonra Melek'in bakışlarının çiçek açtığına şahit oldu saniye saniye. Gülümsemesi kendisi bile fark etmeden efsunlu bir hal aldığında emin oldu Melek'in aşık olduğuna. Aynı yolu kendi de Büşra'ya giderken yürümüştü. O yüzden Melek'in içinde büyüyen, insanı damarlarından bağlayan bu hissi biliyordu.
"Aslında seni bekliyordum. Sana birkaç bir şey söylemem lazım, gel beraber gidelim kantine."
Melek'in önce şaşkınlıkla daha sonra da tedirginlikle irileşen göz bebeklerini görünce hızlıca eklemek zorunda gibi hissetti kendini."
"Sakin ol, önemli bir şey değil." Adımları kantine doğru giderken nereden başlayacağını bilmediği için bir anda durup konuşmaya başladı.
"Pamir'le seni gördüm, basketbol salonunda."
Melek'in yutkunduğunu, teninin kendini ezip geçtiğini fark etti. Belli ki korkuyordu genç kız. Duyacaklarından, bildiklerinden... Oysaki henüz Pamir'i tanımaya giden yolun kapısını bile aralamamış sayılırdı. İşin aslı Pamir'de korkuyordu. Bunu bu sabah daha iyi anlamıştı Gökalp. Arkadaşı konuşmayı sevmemesine rağmen okula gelirken sürekli sorular sormuştu. Konudan konuya atlamış, belli ki düşünmemek için Gökalp'in beynini kemirmişti.
"Biliyorum. Diyeceksin ki bir sürü kız var. Pamir'de işte..." Melek cümlelerini toparlayamayınca derin bir nefes almak zorunda hissetti. Bu konuşmayı yapmak istemiyordu. Pamir'in insanı herkesleştiren, sadece bakışlarıyla bile yerle bir eden biri olduğunu bir kişiden daha duymak istemiyordu.
"Hayır, Melek hayır. Büşra seni korumaya çalışıyor haksızda sayılmaz ama bende Pamir'i korumak istiyorum."
"Anlamadım."
Bu kez derin bir nefes alan Gökalp oldu. Söyleyeceklerini içinde bir nizama sokmaya çalışıyordu. İki tarafında yara almadan bu sızıdan geçmeye çalışması imkânsızdı. Ama yine de kırgınlığı gözlerinden damlayan bu kızın Pamir'i yeniden tasasızca gülümseteceğine olan inancı da tamdı.
"Bak, Pamir hakkında başkalarının düşündüklerini biliyorum. Mesele insanların ne düşündükleri değil zaten. Sen bu düşünülenlerin ne kadarıyla baş edebileceksin?"
Durup kantinin içine doğru kaçamak bir bakış attığında Melek de onu takip etti. Gökalp konuşmasına kaldığı yerden devam ederken bile o gözleriyle kantini tarıyordu.
"Eğer ona ilk kırıldığında arkanı dönüp gideceksen bu yola hiç çıkma derim."
Melek bakışlarını yere eğip birkaç saniyede olsa kendine zaman tanımaya çalıştı. Esasında Melek, genç adamı o koridorun ucunda gördüğünden beri kırılıyordu. Şimdi eklenecek birkaç sancıyla da yaşayabilirdi. İnsan ömrü zaten kaç aşka yeterdi ki? Kaç acıyı koynunda uyutur, kaç sızıyı dindirirdi? Melek biliyordu ki onun gövdesine artık Pamir'den başkasının gölgesi düşmezdi.
Şimdi dudaklarını oynatıp tek kelime edemiyordu ya, buna rağmen en uzun cümlesi de adamın isminden öteye gitmezdi. Böyle böyle sevdim diye geçirdi içinden. Satır satır... Fark etmeden kanaya kanaya... Hem ne demişti şair "yoluna baş koymak diyoruz/ biz barbarlar buna"* Eğer öyleydiyse Melek tüm gövdesini sermişti ayaklarının dibine.
"Ne bekliyorsunuz siz burada?" Büşra'nın sesiyle beraber eğdiği başını yerden kaldırıp arkadaşının merakla onları izleyen yüzüne baktı.
"Hiç konuşuyoruz öyle." Deyip omzunu silkti Gökalp. Büşra şimdilik sesini çıkarmasa da muhakkak daha sonra karşısına dikilip "Melek'i üzecek bir şey mi yaptın?" diyecekti. Büşra'nın ona ne kadar kıymet verdiğini çok iyi bilirdi. Sırf bu yüzden zamanında Melek'e de az dil dökmemişti. Büşra sesli bir nefes alınca elini uzatıp mırıldandı.
"Hadi biz gidelim. Melek de gelir sonra."
Büşra'nın onaylamaz bakışlarına aldırmadan nazikçe elini kavrayıp kendiyle beraber sevgilisini de çekiştirdi. Ne olduğunu, Melek'i neden kantinin kapısının önünde bıraktıklarını sorgulayan cümlelerini ve bana artık cevap verecek misin diye haykıran göz bebeklerini görmezden gelip Büşra'nın dersinin olduğunu bildiği sınıfa yöneldi. Nasılsa hepsi için sağlam bir sorguya çekilecekti.
Melek onu geride bırakan arkadaşlarının arkasından birkaç saniye baktıktan sonra bakışlarını tavana dikti. Nedenini bilmiyordu ama göz bebeklerine oturan bir şeyler vardı. Canını yakan, genç kızı vazgeçmeye sürükleyen ama yerinden bile oynatmayan...
"Gerçekten o kadar çekici görünüyor mu?"
Genç adam daha konuşmaya başlamadan hissetmişti Melek. Kalbinin kaburgalarını yoran çırpınışından anlamıştı konuşacağını. Göğsü yerinden sökülüyormuş gibi hissetmesine rağmen gülümsemeye çalışıp Pamir'in yüzüne baktı. Genç adamın bakışları birkaç saniye önce Melek'in baktığı tavanı buldu, hemen sonra da cevabını beklediğini belli edercesine kaşlarını kaldırdı.
"Hiç fena sayılmaz." Melek omuzlarını silkip gülümsemeye çalışsa da fark etmişti Pamir. Gözlerinin hemen pınarında bir adam silsin diye akmayı bekleyen iri damlalar vardı. Bir erkek için asıl sınav burada başlıyor olmalıydı. O damlaları akıtan mı olacaktı yoksa silen mi?
"İyisin?" bunu soru sorar gibi değil de bir duaya bağlanan ümit gibi sormuştu. Ona göre genç kızın iyi olması bir zorunluluk olmalıydı.
"Gökalp bir şey mi söyledi sana?"
"Söylese kızar mıydın?" Melek dudaklarından dökülüp yere saçılan ve parçaları Pamir'e ulaşan cümlesinden sonra ellerini hırsla ağzına kapatmamak için zor tuttu kendini. Yaptığı Pamir'i zora koşmaktan başka bir şey değildi ama içindekiler gövdesini yıkıp geçiyordu. Taşıyordu genç kız. Pamir'e hissettikleri ile nefes alıyor ama bu nefes tüm damarlarını küle çeviriyordu. Bunun bile bile ateşe koşmaktan ne farkı vardı?
"Kızmazdım. Bir şey söylediyse muhakkak senin iyiliğin için söylemiştir. Gökalp'te Büşra'da boşa konuşmaz."
Sesini umursamaz tutmaya çalışsa da kırılan birkaç hecesini durduramamıştı Pamir. Üstelik onu asıl parçalara ayıran da arkadaşlarının - Büşra'ya da fark ettirmese bile değer veriyordu- haklı oluşuydu. Genç kız ellerini uzun montunun cebine sokup kendine doğru birkaç adım atıp uzaklıkların canına okuduğunda içinde bir yerlerde el değmeyecek ikinci bir yara daha açılmıştı. İlk yarası Pamir'in hatırlamak istemeyeceği zamanların ardında tozlu bir darağacında sallanıyordu.
"Neden hepiniz ilk fırsatta senden kaçacağımı düşünüyorsunuz?"
Melek, Gökalp'in dudaklarından o cümleler döküldükten hemen sonra anlamıştı bunu. Büşra'nın söyledikleri, Gökalp'in uyarısı ve bu güzel adamın tavırları hepsi birer birer kendine getirmişti onu. Pamir etraftaki insanlara rahatsız bir bakış atıp izi genç kızda kalan bir nefes aldı. Genç kızın yüzüne baktığında küçük bir ihtimalden değil, ilahi bir emirden bahsediyordu.
"Kaçacaksın çünkü. Herkes kaçar."
......
Melek önündeki kitaba boş bakışlar atarak, kenarda kalan boşluklara anlamsız şekiller çiziyordu. Hayatında ilk kez önünde uzanan bütün bu kelimeler anlamsız harf yığınları gibi görünmeye başlamıştı ve bu koca yığınlar genç kızı büyük bir karmaşaya kıyı yapıyordu. Bakışlarını sıkıntıdan heder ettiği kitaptan kaldırıp önce ders anlatan hocasına hemen sonrada pencereye çevirdi. Hiçbir zaman öğretmenlerine saygısızlık yapan bir öğrenci olmamıştı. Üstelik bu mesleği ayaklarının altına alıp üstünde tepinenleri ile bile tanışmış, yine de onları incitmek istememişti. Ama bugün hocasını dinliyormuş gibi yapmak bile büyük terbiyesizlik olacaktı. Kafası Pamir ile ilgili öyle güzel hayallerle doluydu ki bununla ciğerlerinin genişlediğine yemin edebilirdi genç kız.
Birkaç saattir usul usul yağan mevsimin son karı olduğunu düşündüğü mucizeye baktı. Böyle giderse saatlerini cam kenarında harcayıp, bu destansı güzelliğin tadını çıkaracaktı. Yüzünü bir elinin ayasına yaslayıp gülümsemeye çalıştı. Bir gün Pamir ile beraber aynı karın mutluluğuna ortak olmayı kalbinin en küçük parçasına kadar diledi. Bu şehir böyle bir mucize daha görmüş olur muydu acaba?
"Yapma." Diye fısıldayan arkadaşının sesiyle bu kez ona doğru döndü. Büşra'nın herhangi bir kelimeye ihtiyacı olmadan bakışlarından dökülen endişeyi, genç kızı yoran tedirginliğini görebiliyordu.
"Neyi yapmayayım?" dedi en az o da arkadaşı kadar sessiz olmaya çalışıyordu. Zira hocanın dikkatini çekmek istemiyor ve bunun için oldukça çaba harcıyordu. Büşra'nın umutsuz bir halde başını iki yana salladığını fark edince gülümsemek isteğiyle doldu taştı ama hocanın dersi bitirdiğini söyleyen cümlesiyle bunu daha sonraki bir vakte erteledi.
"Yüzündeki aptal ifadeyi görmen gerek. Pamir için ölüverecekmiş gibi bakıyorsun." Büşra kitaplarını toplamaya bile yeltenmemiş bütün bedeniyle arkadaşına dönmüştü yönünü. Esasında Melek'in gittiği bu yolu aylar önce kendi de ezber etmişti. O da patikalardan yürümüş, karanlığı kucakladığını bile düşünmüştü. Tek bir fark vardı. Büşra o yolun sonunda göz kamaştıran bir aydınlıkla doldurmuştu ciğerlerini.
"Ölüveririm belki, belli mi olur?"
Melek, Büşra'nın aksine sesindeki alayla yanıtlamıştı onu. Bugün güzel geçsin istiyordu. Yarın yüreği ortadan ikiye ayrılıp ortasından bir cehenneme filizlenebilirdi ama bugün dışardaki rahmetin hatrına güzel geçecekti her şey. Bunu bilmekten çok diliyordu. Ama yine de Büşra'nın giderek kırışan alnına bakarak derin bir nefes aldı. Toplamaya başladığı kitaplarını o da arkadaşı gibi dağınık bırakıp gülümsemeye çalıştı. Sesindeki tüm yumuşak harfler usulca döküldü aralarına.
"Görmüyor musun Büşra? Ben her şeye hazırım. Kırılmaya, yaralanmaya, parçalanmaya... Hem yabancısı da değilim bu duyguların, çabuk alışırım bilirsin."
-------
Ellerine eldivenlerini sıkıca taktıktan sonra Pamir'in hala anlamayan bir ifadeyle kendine bakan yüzüne döndü. Bu adama bakmanın dünyanın en güzel şeyi olduğuna yemin edebilirdi Melek, insanın kalbini sızlatan gözlerini görmemiş olsaydı ya da her seferinde teninin üzerinde ikinci bir deri gibi gezinen sesi olmasaydı.
"Buraya neden geldiğimizi söyleyeceksin artık herhalde." Pamir konuşup genç kızın nefesini kesmese onu öylece izlemeye devam edeceğini biliyordu. Aslında genç kız geri kalan ömrünün her gününü bu sesi dinleyerek geçirmek istiyordu. Yeter ki adam onu tırnağının ucu kadar sevsindi. Bakışlarını arabanın ön camına çevirip sanki aksi mümkünmüş gibi tekrar Pamir'e mühürledi.
"Bagajda bir piknik sepetimiz var ve bir piknik alanındayız. Tahmin edebilecek kadar zeki olduğuna kalıbımı basarım."
"Evet, dışarda lapa lapa yağan bir kar ve neredeyse bir taraflarımızı donduracak bir soğuk olmasa tahmin edebilirdim. Kaldı ki zekânın da bilimsel bir sınırı var. Hiçbir bilim adamının bu havada burada olmamızı açıklayacak bir nedeni olduğunu da sanmam." Pamir cümlesini bitirdiğinde başını umutsuzca iki yana salladı. Buraya kadar nasıl geldiklerini bile anlamamıştı aslında. Sadece genç kız gelmiş ve gidelim demişti. Şimdi de buradaydılar. Pamir, Melek'i kendinden uzak durmaya ikna edemeyecekti. İşin kötüsü onu ikna etmek istemiyordu bile. Uzun zamandır sevilmeye öyle açtı ki, kızın bu işin sonunda parçalara ayrılabileceği gibi kanlı bir ihtimali artık düşünmek istemiyordu. Kendi görsündü, Pamir'in insanın kemiklerini sıyıran bir acıdan doğduğunu.
"O bilim adamları kış pikniği denen bu güzellikten bihaberse bizde mi küselim hayata? Yahu şu karın güzelliğine bak, ziyan mı olsun yani?" Pamir'in bir cevap vermesini beklemeden arabasının kapısını açıp gözlerini kapattı. Hava o kadar da soğuk değildi. Ya da genç kız kat kat giyindiği için henüz bir şey hissedemiyordu. Allah'ım lütfen donmasınlardı! Kapıyı kapatmadan tekrar içeriye doğru eğilip Pamir'e baktı minik bir tebessümle.
"Umarım atkın vardır. Çünkü hava birazcık soğuk. Çok değil ama atkın olsa güzel olur." Dedi şapkasını çekiştirip neredeyse gözlerine kadar örterken. Genç adam, Melek'in sesinden dökülen tebessüme mi yoksa kızın soğuk olmadığını iddia ettiği halde üşüdüğünü fark etmesine mi gülsün bilemiyordu. Melek kapıyı kapatıp önünde uzanan piknik alanına baktı. Pamir de bu sırada arka koltuktaki minik, beyaz renkli piknik sepetine uzandı.
Genç kız yaslandığı arabadan ilk olarak yapraklarını aylar önce yitiren ama buna rağmen ululuğundan bir damla kaybetmeyen çıplak ağaçları süzdü. Geçen yaz arkadaşları ile beraber geldiklerinde aynı ağaçların nasıl bir şölene ev sahipliği yaptığını hatırlıyordu. Ayaklarının üstünü örten kar bu büyük ağaçların hem dallarına hem de aralarına konuk olmuştu. Birkaç metre ötesindeki masanın üstündeki beyaz güzellik yüzünün kocaman bir gülümseme doğurmasına neden oluyordu. Pamir'i buraya getirmeyi sınıfta ilk kar tanelerini gördüğü an düşünmüş, hemen çıkışta pastaneye uğrayıp kızlardan ve Beyza Hanım'dan yardım istemişti. Sonra Pamir'i ikna etmek için okula piknik sepeti ile dönmesi gerekmiş ve hatta yetmemiş herkesin garip bakışlarına maruz kalmıştı ama olsundu. Değerdi.
Böylelikle Pamir kızın öyle vazgeçengillerden olmadığını anlardı belki. Hem bir kız bir adamı bu soğukta bile severse her zaman severdi canım!
"Ee burada kardan insanlar olana kadar bekleyecek miyiz? Elimde piknik sepetiyle donmak istediğimden o kadar da emin değilim." Pamir'in huysuz ama aynı zamanda sabırsız sesini duyduğunda bugünün güzel geçmesi için bir yakarış daha gönderdi Allah'a. Zira bu adamı kendine katmayı huzurla alacağı tek bir nefes kadar -ki genç kız uzun zamandır huzurun kelime anlamını bile bilmeden yaşıyordu- çok istiyordu. Pamir'in sorusuna cevap vermeden karların üstüne basa çıka yürüyerek ilk masaya yaklaştı. Masanın üstündeki beyaz örtüyü eliyle temizleyip Pamir' yanına gelmesi için seslendi. Genç adamın huysuz bir nefesi içine çektiğini aralarındaki mesafeden bile anlayabiliyordu.
"O kadar da kötü değil, hem belki oturarak donmak elinde piknik sepetiyle donmaktan daha iyidir." Deyip Pamir'in onun için temizlediği yere oturmasını seyretti. Genç adamın bu manzaraya ne kadar yakıştığını fark etti. Minik bir kıkırtısı aralarında dolanırken Pamir'in tam karşısına ama bu kez karları temizlemeden oturdu. Kıymetli olanın kalp olduğunu bilecek kadar büyümüştü. Ve genç kızın kalbi hemen karşısında atıyordu.
Pamir, içinde bulunduğu bu durumdan sıyrılıp genç kızın kıvrılan dudaklarına değdirdi bakışlarını. Her kadın güzel gülerdi. Bunu en kötü hallerde bile tecrübe etmişti ama bu bambaşkaydı. Sanki Melek'in ismindeki kanatlar dudaklarının kenarındaydı. Kızın dudakları kıvrıldıkça çırpınan kanat seslerini sol göğsünün hemen altında duyuyordu. Kendi genç kızın temizlediği yere otururken, Melek öylece olan karı silkelemeden, kendini düşünmeden oturmuştu karşısına. Ses etmedi. Bunun nasıl kanlı bir yolun girişi olduğundan bahsetmedi. Onun hala sevmek konusunda küçük bir kız çocuğu olduğunu, bir adamı oğlunu sever gibi çok sevmenin akıl işi olmadığıyla ilgili tek kelime etmedi. Melek, ziyan olacaktı.
"Hadi açsana sepeti." Genç kızın sabırsız sesiyle içini oyan her cümleyi paslı birer lekeymiş gibi görmezden geldi. Sepetin kapağını açıp önce bir saklama kapından görünen poğaçaları çıkardı. Onu kek ve kurabiye takip ettikten sonra üç termosun en büyüğünü aldı eline.
"Bu çay herhalde." Deyip onu da koydu aralarına.
"Aslında sen kahve seviyorsun ama o acı şeyler poğaçalarla hiç güzel olmuyor." Genç adam dudakları kıvrıldıktan sonra diğer iki küçük termosu çıkardı.
"Onlar mercimek çorbası." Diyerek açıklama yaptı genç kız. Pamir'in dalga geçer gibi ışıldayan göz bebeklerini görünce açıklama ihtiyacıyla devam etti.
"Kış pikniklerinin olmazsa olmazı o çorba bir kere."
"Kaç kere kış pikniği yaptın?"
"Bununla beraber mi?" Pamir'in onu onaylayan cümlesiyle düşünür gibi yaparken küçük kurabiyelerden bir tanesini ağzına attı.
"Bir." Sesi ağzındaki kurabiye nedeniyle boğuk çıkarken Pamir'in attığı kahkaha donup kalmasına neden oldu. Adamın gülüşü, genç kızın zamanın birinde yaptığı bir iyiliğin sadakası gibiydi. Melek o gülüşün altında sızlamaya, zerresi kalmayana dek ufalanmaya razı oluverdi birden. Kaldıysa bir avuç ömrünü -şu andan itibaren buna olan inancını kaybetmişti- genç adamın etrafa yayılan sesine bastırıp şifa bulmak istiyordu.
Adamın bilmediği yaralarına merhem, kendi etine kör bir bıçak olmak istiyordu.