Pamir, kızın insanın ömrünün ortasında papatyalar açtıracak kadar güzel cıvıldayan sesini dinledi. Saatlerce... Donacağına emin olduğu o karın altında bir saniyesinden bile pişmanlık duymadan Melek'in gökteki rahmete bulanan sesine ortak oldu. Alay ettiği mercimek çorbasının içinde limon suyu olmasına rağmen tek damlasını ziyan etmedi. Birilerinin onu önemsediği, onun için mutfağa geçtiği ve koşulsuzca onu sevdiği zamanların üstünden çağlar geçmişti sanki. Ve içinde bir yerler zihninin ona fukara bir oyun oynadığını söylüyordu. Genç kızın bu kadar güzel gülümseyebiliyor oluşunun başka bir açıklaması olamazdı. Sesinin onu davet ettiği tehlikeli oyundan habersizce genç kızın bütün kelimelerini, buharlaşan her bir nefesini izledi.
Yine de vicdanının mırıldanan bir yanı bu kızı onun istediği gibi sevemeyeceğini, onu şimdi bırakması gerektiğini söylüyordu. Kızın yüzündeki baharına kast etmemesini, iç titreten güzelliğine gölge düşürmemesini ve onu görmezden gelmesini söylüyordu. Yapmayacaktı. Pamir onu uyarmış, ateşin etrafında çember çizdiğini ve Melek'in her seferinde o çemberini daralttığını anlatmaya çalışmıştı. Kız, ona defalarca gelmişti. Ve her geldiğinde Pamir'e sevilmenin altın anahtarını sunuyordu. Üstelik onunla aynı yaralara kabuk bağlayabilirdi. Genç adam nereden yandıysa genç kız da aynı ateşe kül olabilirdi. Pamir'in gövdesini hangi bıçak ortadan ikiye ayırdıysa Melek'in de etini kemiklerinden ayırabilirdi. Bunun ne kadar acımasız olduğunu bilse de yarasının üzerine üflenecek ılık bir nefesi harcayabilirdi. Ciğerleri sızlıyordu. Yanındaki koltukta uyuyakalan kızın kalbinin ağırlığı sol yanına koca yükler bindiriyordu.
Araba birkaç metre daha ilerledikten sonra tekrar durdu. Pamir dilinin ucuna gelen küfürleri aldığı nefesle beraber içine tıkmayı başarmıştı. Kar nedeniyle önlerinde bir araç ufak bir kaza yapınca yolda kalmışlardı. Yaralanan kimse yoktu ama Pamir daha çok burada yarım saattir bekleyişine takılıyordu. Üstelik Melek hava kararmadan evde olması gerektiğiyle ilgili birkaç cümle söylemişti. En azından Pamir öyle hatırlıyordu. Ve hava kararmıştı.
Kızın uyuyan bedenine bakışlarını dikip saniyelerin bedeninde dalgalanmasına izin verdi. Kapalı gözlerinin yağmurları çoğaltan, yağan kara çiçek açtıran ilahi bir yanı vardı. Melek farkında değildi ama sadece kirpiklerinin güzelliği bile zamanın önünde yürüyor, yürüdükçe adamı da peşi sıra sürüklüyordu. Ve genç adam, kızın sıralanıp göğsünü delip geçen kirpiklerinin güzelliğinden çok daha fazlasının farkında olmaktan nefret etmişti. Ölesiye...
Kızdan tarafa huysuz bir bakış atıp homurdandı. Öylece uyuduğuna inanamıyordu. Belki de bunda Pamir'in "Sen susmak nedir bilmez misin?" sorusu da etkili olmuş olabilirdi. Ama yine de uyumasa bu yolculuk onu bu kadar küfürbaz yapmazdı. Genç kızın hareketlendiğini fark edince kaçırdığı bakışlarını tekrar ona çevirdi.
"Geldik mi?" deyip etrafa tuhaf bakışlar atan Melek'in göz kapaklarını okşama isteğiyle doldu taştı. Ama bunu yapmayacaktı. Hiçbir zaman.
"Ya gelmez miyiz? İstanbul'u geçtik Balkanlara doğru gidiyoruz."
"Ne!" Melek gözlerini avucunun içiyle acımasızca ovduktan sonra etrafına daha sağlıklı olduğunu umduğu bakışlar attı. Melek, uyandıktan sonra tam bir sersem olurdu. Pamir'in bu sersemliğini fark etmemiş olması için kör olması lazımdı ve adamın muhteşem gözleri vardı. Harika, adam artık onu hayatta sevmezdi.
"Yarım saatte üç kilometre bile gidemedik." Diyen genç adama dönmek için delice bir istek duysa da bunu yapmayıp önlerinden uzanan yola baktı. Bugünün güzel geçeceğini ummuştu. Aslında şu an olduğu yerden gayet memnundu genç kız. Mesele eve ulaşacağı saatin küçük bir kıyamet alameti olacak olmasıydı. Belki de büyük olurdu. Belki de kıyamet gerçekten kopardı. Biraz önce gözlerini ovduğu avucunun içini bu kez alnına bastırıp kısık sesle inledi.
"Ne yapıyorsun?"
"Saat kaç?" Pamir ile beraber aynı anda konuşmaya başlamaları onu gülümsetse de içinde büyüyen bir sıkıntı baş göstermişti. Pamir kendi sorduğu soruyu unutmuş gibi kolundaki saate bakıp "Yediye geliyor." Diye mırıldandı. Genç kızın menekşe gözleri irileşip tamamen açıldığında Pamir ilk kez kızın gergin olduğunu fark edebilmişti. Ama yine de bunun nedenini genç kıza soracak değildi. Adam birinin sıkıntısına ilaç olabilecek olsa iki yıl önce annesine olur, onu da kendini de aynı intiharın pençesinden kurtarırdı.
Genç kız arka koltuğa uzanıp çantasının içinden sessize aldığı telefonu buldu. Annesi defalarca aramıştı. Melek annesini aramak için tuşlara dokunurken Pamir'in onu izlemekten özellikle kaçınan bakışlarını fark edememişti.
"Neredesin kızım sen?" Annesinin telaşlı sesi kulağına dolduğunda Melek bunun arkasından gelecek sözleri anlamıştı.
"Ahmet abin delirdi. Pastaneye gidecek birazdan, neden haber vermiyorsun?" Melek umutsuzca başını iki yana salladı. Seni merak ettim deseydi ne olurdu? O adamı her cümlesine katık edip genç kızın suratına çarpmasa olmuyordu.
"Yoldayım anne." Deyip derin bir nefes aldı. "Biraz trafik var, geç kalabilirim. Ayrıca kimsenin pastaneye gitmesine de gerek yok." Sesindeki soğuk tınıya alışık olmayan Pamir bu kez kaşlarını çatarak genç kızın gerilmiş bedenine baktı. İnce parmakları elindeki telefonu sıkıca kavramış, boşta olan diğer eli ise alnına işkence ediyordu. Genç kızın annesinin bir şeyler daha söylediği ve Melek'in sadece "Tamam." Demekle yetindiği telefon görüşmesi sonlandığında Pamir bakışlarını bir kez daha yola çevirdi.
"Ne kadar zaman sonra varırız?" Pamir biraz önce kızın etrafı buza çalan sesini işitmemiş olsaydı bu konuşanın başkası olduğuna yemin edebilirdi. Ve aylar sonra genç kız aynı ses tonuyla Pamir'in içini buz kestirdiğinde bunun ne kadar can yakıcı olduğunu anlayacaktı.
"Bir hareket edebilsek uzun sürmez ama senin de gördüğün gibi kıpırdayamıyoruz." Pamir sesinin sonuna doğru huysuz çıkmasına mani olmamıştı. Melek de bunu fark etmiş olmalıydı ki suçlu gibi bakışlarını kaçırmıştı. Pamir ona bir türlü gelmiyordu. Genç kızın istediği gibi değil. Ama yine de vazgeçmeyecekti. Arkasını dönüp gitmek için çok geç kalmıştı. Pamir ona doğru bir adım atsaydı, genç kız bundan vazgeçip sadece ona doğru yüzünü dönmüş olmasının bile yeterli olacağını düşündü, Melek yaşamaya değer ne bulduysa onun masallar okuyan sesine pay ederdi. Kendi tebessümlerini onun dudağının kıyısına taşır, nefesinin ciğer ferahlatan köşesinden ayrılmazdı.
"Kitap okuyayım ister misin? Nasılsa daha buradayız gibi görünüyor." Melek adama bakarken yüzünde kendiliğinden oluşan o ılık tebessüme mani olamıyordu. Sanki dudaklarının kenarında iki kanca vardı da Pamir'e her baktığında dudaklarını çekiştiriyorlardı. Genç kız utanmasa kaburgalarına serçe kuşlarının yuva yaptığını, Pamir'in minik bir bakışıyla harekete geçtiklerini ve çırpınan kanatlarıyla ona nefes alacak yer bırakmadıklarını söyleyecekti. Genç adam "Sen bilirsin." Der gibi omuzlarını silktiğinde Melek bir kez daha derin bir duayla nefes aldı. Bu kez çantasından kitabı almak için arka koltuğa uzandığında gözleri dolmuştu ama ağlamayacaktı. Bu yola baş koyduğunda bunları göze almış olmalıydı. Kırılmayı, dağılmayı, geriye kalan parçalarından tekrar bir harabe yapmayı kabullenmişti ama bazen Pamir'in sesindeki o iç ezen tınıyı söküp almak, kızı öldüren bu sessizliğini eski zaman şiirleriyle takas etmek istiyordu.
Kitabını alıp önüne döndüğünde ıslanan kirpiklerini eşsiz bir tebessümle taçlandırmıştı. Eğer Pamir genç kıza bakmış olsaydı Melek'in gözlerindeki menekşelerin solduğunu görebilirdi. Genç kız kitapta kaldığı yeri açıp okumaya başladığında Pamir arkasına yaslanıp arabanın motorunu durdurdu. Bunu neden yaptığını bile bilmiyordu.
"Birini sevince... Birinin seni sevmesine izin verince... Peki, teslim olunca diyelim... Teslim olunca insanın göbeğinde... Evet, göbek deliğinin etrafında... Daha önce orada olduğunun farkında olmadığı bir yara peydahlanıyor. Artık o yaranın sızısı ancak o teslim olduğun kişi orada olunca geçiyor. Hayatta kalmaktan, ayakta kalmaktan daha çok düşündüğün bir başka şey oluyor artık. Böylece küçülüyorsun, yumuşuyorsun, güçsüzleşiyorsun."*
Melek derin bir nefes alıp duraksadı. Devam edecekti ama üzerinde dolanan mavi bakışların tenini titrettiği, kalbinin usulca ritmini şaşırmaya başladığını daha genç adamın yüzüne bakmadan anlamıştı. Kitabını kapatmadan o da Pamir'in yaptığı gibi başını koltuğa yaslayıp, göğsünde iki mavi yara gibi açan, kızın her seferinde canını okuyan bakışlara çevirdi yönünü.
Pamir gözlerini kırpıp derin bir nefes almasaydı Melek bunu yapmayı unuttuğunu, saniyelerce soluğunu içinde hapsettiğini hatırlamayacaktı. Pamir onu her seferinde bozguna uğratıyordu. Genç kızın elinde kalan birkaç kaleye sahip çıkıyor karşılığında ise gözlerindeki uçurumdan fazlasını vadetmiyordu. Genç adamın karşısına geçip tek bir saniye bile ona maruz kaldığında geri kalan bütün her şeyi katlayıp cebine koyuyordu. Kelimeler bu kadar eksik bu kadar kusurlu olmasaydı sadece göz kapaklarının bile koca bir dünyayı sakladığını anlatırdı.
"Vazgeçmeyeceğim." Diye fısıldadı. Sesi ikisinin arasında dolanıp Pamir'in sol göğsünün altında toplandı. Ama yine de duruşunu bozmayıp genç kızın gözlerine bakmaya devam etti. Adam sesinin iki ucunu bir araya getirip kelimelerin köşesinden tutabilseydi ona bir kez daha yanlış yaptığını söylerdi. Kalbini böyle hevesle adamın nasırlı ellerine bırakmanın kendi canına kastetmekten başka bir şey olmadığını söylerdi. Ama yapamıyordu. Kızın koltuğu kucaklayan saçlarına, yanaklarında toplanan kızıllığa, bir ağıt gibi insanın içini söküp atan gözlerine bakıyordu.
Başını iki yana sallayıp bakışlarını yola çevirdi.
"Aklını kaybetmiş gibi davranıyorsun."
"Kalbimi de kaybettim."
Genç kızın cümlesinin bitmesini beklemeden bakışlarının ateşiyle ona döndü. Sesinde can yakıcı bir boşluk vardı. Melek ona böyle baktıkça büyük bir karmaşa göğsünün altında yuva yapmış gibi hissediyordu. Melek birazcık bile ona benzeseydi, onun yarasının ne kadar irinli olduğunu görebilseydi kalbinin üstüne demir kilitler vururdu.
Genç kızla aralarındaki mesafenin canına okuyup burnunun dibine kadar girdi. Melek yerinden doğrulup nefesini tuttuğunda Pamir de kızın yüzünü tarıyordu. Elbette onu öpmeyecekti. Henüz.
"Bu işin sonunda gerçekten kalbini kaybedebilirsin." Deyip derin bir nefes aldı. Ciğerlerini dolduran kokunun içinde kurduğu hâkimiyetin farkında olmadan burnunu usulca genç kızın burnuna sürttü. Kızın gözlerini kapattığını aldığı nefesle göğsünün yükseldiğini gördü. Burnunu bir kez daha genç kızın burnuna sürttüğünde sesindeki yalvaran çocuğun, bu söylediğinin aslında acımasız bir dilek olduğunun farkında değildi.
"Ama yine de vazgeçme."
.....
Melek göğsünü söküp alan bir nefes aldı. Burada, Pamir'in sadece birkaç milim ötesinde hala can vermediğine inanamıyordu. Oysa sadece dakikalar önce ölebileceğine, kalbinin kanatlanıp Pamir'in göz bebeklerine konacağına öyle emindi ki, şimdi mahallelerinin girişinde yan yana hiç konuşmadan durduklarına iman eden tek bir hücresi yoktu.
"Vazgeçme." Demişti. Genç kız bulundukları durumdan dolayı sevinç çığlıkları atamıyordu ama içi çoktan bir şölen ateşi yakmıştı. Gülümsemek, konuşmak hatta kahkahalar atmak istiyor, Pamir'in gövdesine gölge olan sessizliğine el sürmekten kaçınıyordu. Arabadan çıkıp eve gitmesi gerekiyordu, arabadan çıkıp bir adım atsa gidebilirdi belki ama Melek uzun zamandır kendini bir yere ait hissediyordu. Bütün sürgünlerden kurtulmuştu da, sanki yurdu Pamir'in insanı çoğaltan gözleri olmuştu. Yuvası, vatanı, uğruna onu ayakta tutan ne varsa feda edebileceği en güzel ihtimal göz kapaklarının altındaydı.
"Burada mı oturuyorsun?" Pamir genç kıza dönmeden yaslandığı direksiyondan sokak lambalarıyla aydınlanan mahalleyi izliyordu. Dar kaldırımlı ama yakın mesafeli evleri, gri taşlar döşenmiş yolları ve bu saatte sadece birkaç insanın önünde oturduğu minik marketi tek tek süzmüştü. Melek'i bu yolda yürürken hayal edebiliyordu. Genç kızın cevap vermesini beklerken ışıkları yanan evlere bakıp hangisinin Melek'e ait olduğunu tahmin etmeye çalışıyordu.
"Hayır." Melek'in tek kelimelik cevabıyla ona dönüp anlamaya çalıştı. Genç kız da onun çabasını anlamış olmalı ki araya bir nefeslik zaman koyup devam etti. "Biraz daha ileride. Ama ben burada insem daha iyi."
Pamir genç kızın biraz önceki neşesini yitiren göz bebeklerini süzdü. Melek bütün yolları kendine dolayıp, adamı başka bir ihtimale el açtırmıyordu ama yine de karşısında susuyordu öyle mi? Bunun kendisini öfkelendirdiğini düşündü. Genç kız tamamen yönünü Pamir'e dönüp konuşmaya başladı.
"Belki sana komik gelecek ama buradaki insanlar konuşmayı çok sever, kulaktan kulağa gibi düşün. Buradan bir başlar konuşma iki mahalle öteye kadar gider. Hem de bir gider ki..." Deyip eliyle mahallenin yolunu işaret ediyordu. Heyecanı sesine, eline hatta göz kapaklarına bile öyle bir bulaşmıştı ki genç kız ne dediğini anlayamıyordu bir türlü.
"Gitsin, ne fark eder ki? Neden bu kadar umursuyorsun insanların her düşündüğünü?" Pamir'in biten cümlesiyle beraber genç kızın yüzünde gündelik telaşlarını kapının dışında bırakmış birinin tasasız gülümsemesi dolandı. Öyle ki bu yalancı tebessüm, bu ucu kıvrılmayan gülümseme önce Pamir'in göz bebeklerini yaktı. Nasıl olduğunu bilmiyordu ama Melek'in yüzünden umursanmamanın heceleri birer birer dökülüyordu bazen. Henüz hiçbir hece onu bulmuyordu ama genç kızın bu halinin bir kara cehennem habercisi olabileceğini düşünüyordu.
"Benim de çok umursadığım söylenemez." Deyip gözlerini eldivenlerinin içinde bile titrediğini bildiği ama yine de eldivenlerini takmadığı parmaklarına çevirdi. Böylelikle Pamir'in onun cümlelerini duymayacağını düşünmüştü. Gözleri hızla arabanın direksiyonu, pahalı olduğu her halinden belli olan oturdukları deri koltukları süzdü. Pamir ile ilgili yeni bir yanılgısı hızla döküldü dilinden.
"Bazı insanlar doğru ailede doğacak kadar şanslı oluyorlar. Diğerleri kendi kaderlerini çizmek ve birçok şeyi umursamak zorunda." Cümlesine devam edecekti ki Pamir'in kısık sesli kahkahası nefesini ortadan ikiye böldü. Eğer ki Melek, Pamir kısılan gözlerine, kıvrılan dudaklarına bu kadar dalmamış olsaydı aynı kahkahanın içinde sızan katran karası yaranın sesini duyabilirdi. Adamı yanlış yerden ilk kez vurduğunun, onun göğsünde zaten paslı bir yara taşıdığının farkında değildi. Genç adam kendini toplayıp kahkahasını yuttuğunda Melek'e baktı. Bir kez daha...
Melek'in soluksuz onu izlediğini fark ettiğinde derin bir nefes aldı. Genç kız yaralarını saracaktı bundan şüphesi yoktu ama bilmediği Melek'in de çok keskin yaralar açabileceğiydi.
"Teşekkür ederim." Diye fısıldayıp başını koltuğa yasladı Melek. Bu teşekkür içinde ona bahşedilen iznin, davet edilen masalın ve kabul edilen bütün kalp kırıklarının minnetini taşıyordu. Eli kendi bile farkında olmadan genç adamın direksiyondaki kolunu buldu. Konduğu yerde hareket bile etmeden Pamir'in canının yanmasına, vicdanının sızlamasına neden oldu. O küçük el sadece Pamir'e dokunarak ona olan sevgisini sunuyordu. "Çok teşekkür ederim."
Melek ne söylese, adama ne kadar teşekkür etse onu davet ettiği bu masal için yeterli olmayacağını düşünüyordu. Pamir'in de ona sevdalanacağından değildi elbet ama çok dua edecekti Melek, onun da kalbi bir kerecik bile olsa genç kızın ismini zikretsin diye.
Melek bir kez daha gülümseyip arabadan inmek için kapıyı açtı. Adımını yerdeki beyaz örtüye atmıştı ki bileğinin hemen üstünde yumuşak bir dokunuş hissetti. Yüzünü genç adama çevirirken içinin usul usul baharı müjdelediğini hissediyordu. Bakışları buluştuğunda genç adamın eli, genç kızın bileğini okşamış ve aynı yumuşaklıkla parmaklarını kavramıştı.
"Bende teşekkür ederim." Diye mırıldandı genç adam. Nefesi müsaade etse özür de dileyecekti. Daha sonra onu üzeceği her an için, genç kızın kalbini kendi nasırlı ellerinde koruyamadığı için af dileyecekti ama Melek ona böyle bakarken çok zordu. Adam sevilmek istiyordu. Sevilecekti de...
"Hı?" Genç kızın bakışları parmaklarını tutan elden bir türlü ayrılmıyordu. Pamir ona bir şeyler söylüyordu ama kulaklarına dolan uğultudan olsa gerek kelimeleri anlamlarıyla birleştiremiyordu. Sanki genç kız tek kelime etse kalbi yerinden fırlayıp Pamir'in parmaklarını kavrayan eline ulaşacaktı. Genç adam eli arasında parmakları nazikçe sıkıp Melek'in ona bakmasını sağladı.
"Parmakların buz gibi olmuş, eldivenlerini giy istersen." Genç kızın onu onayladığını buna rağmen tek bir harekette bulunmadığını görünce gülümseyerek başını iki yana salladı. Genç kızın çantasından ucu görünen eldivenlerini çekiştirip çıkardı ve Melek'in şaşkın bakışlarına aldırmadan parmaklarına geçirmeye çalıştı. Tamamen oturmamışlardı ama bu hali de Melek eve gidene kadar idare ederdi. Açık kalan kapıdan gelen soğuk hava biraz olsun kızı kendine getirmiş olmalıydı gözlerini kırpıştırıp hızlı bir soluk aldı.
"Ben şey yapayım, gideyim." Genç kızın bu heyecandan kelimeleri yutan hali Pamir'in istemsizce dudaklarını kıvırmasına neden oluyordu. Melek adamın cevap vermesini beklemeden arabadan inip kaldırıma geçti. Eğer birkaç dakika daha orada kalsaydı heyecandan saçmalamaya başlayacaktı muhtemelen. Belki de Pamir'in boynuna atlar ona kaçacak bir yeri kalmayacağını gösterir ve adamın ondan koşarak uzaklaşmasına neden olurdu. Kaşları çatılınca bakışlarını da ellerini yarım yamalak örten eldivenlerine çevirdi. Gülümsemesi yüzünde büyüyüp mevsimin soğuğuna rağmen bahar bahçeye çevirmişti etrafını.
Pamir ona parmakların buz gibi olmuş mu demişti. Şükür ki içinin alevini, dumanını adam görmüyordu. Kalbinin bu gümbürtüsü genç kızı bile ürkütürken genç adamın neler düşünmesine neden olurdu Allah bilir. Pamir görmüyor duymuyordu ama Melek'in kalbi büyüyordu. Tüm gövdesini kaplıyor ve içinde Pamir'den başka hiçbir şeye yer bırakmıyordu. Derin, sesli ama içini ürperten bir nefes aldı. Pamir'in hala onu izlediğinin farkında olmadan yürürken bir kez daha dua etti. Eğer bir gün genç kız vaz geçmek zorunda kalırsa elinde yaşayacak başka bir nimetin kalmayacağını düşünüyordu.
Adımları iki katlı bir evin merdivenlerine yönelip evin kapısını çalmaya hazırlanırken aklı bugün ilk kez Pamir'den başka bir şeye odaklanabilmişti. Rahatsız edici zil sesi daha susmadan kapı açılmış önce annesinin gergin yüzü görünmüş hemen sonra da kocasının sesi ulaşmıştı kulaklarına.
"Saatin kaç olduğunun farkında mıymış küçük hanım bir sor bakalım?" Genç kız sabır dilenircesine tavana baktıktan birkaç saniye sonra ayakkabılarını çıkarıp içeriye girmişti. Beresini eline alıp önce salona geçti. Fırat uyumuş olmalıydı ki odasının kapısı kapalı görünüyordu. Güzel diye düşündü. En azından kendi azarlanırken kardeşinin bunu duymasını, o küçük burnunu havaya dikip babasına " Ablama bağırma." Deyip ağlamasını istemiyordu.
Genç kız Ahmet ağabeyin ona söylediklerini duymamak için evin ezbere bildiği duvarlarına baktı önce. Girişteki büyük salon dışında üç oda vardı ve üçünü de yatak odası olarak kullanıyorlardı. Birkaç yıl öncesine kadar Fırat ile beraber büyük odada kalıyor onun şimdiki odası ise gereksiz eşyalar için kullanılıyordu. Ama Ahmet ağabey odaların ayrılmasını istediğinde -ki Fırat yaşına rağmen ablasını korumaya başladığında buna karar vermişti- kendi gereksiz eşyalar odasına yerleşmişti. Eh! Düşününce tam da kendisi için hazırlanmış bir oda olduğunu fark edip gülüyordu. Birkaç gününü almasına rağmen odasını bir genç kız odası haline çevirebilmişti.
"Sana bir şey söylerken yüzüme bakacaksın, alaylı alaylı duvarlara değil." Adam oturduğu koltuktan kalkıp genç kızın gözünün önüne gelmeseydi Melek hala onu dinlememeye devam edecekti. Kirpiklerini hızla kırpıp konuşmak için dudaklarını aralamışken kocasının arkasından endişeyle ona bakan annesine çarptı bakışları. Parmağını dudağına götürüp "Sus." İşareti yapmıştı yalvarırcasına. Yutkunup bir kez daha öfkeyle onu süzen adama bakıp mırıldandı.
"Kusura bakma Ahmet ağabey. Yolda kaza vardı, beklemek zorunda kaldım." Yalan da değildi üstelik. Kaza olmuştu ama beklemek Pamir'in genç kıza, adamı doyasıya sevme izni vermesini de sağlamıştı. Adam bir şeyler daha söyleyecekti ama genç kız onu daha fazla dinlemeye çalışmak istemediği için odasına çevirdi adımlarını. Annesinin sessizliğine de bu adamın öfkesine de şahit olmak istemiyordu.
"Senin için endişelendik." Demek çok mu zordu? İşin aslı Melek bu adama bir yerde minnet de duyuyordu. Annesiyle beraber ortada kaldıklarında onlara sahip çıkıp annesiyle evlenmişti. Adam biraz izin verseydi, Melek onları terk edip giden babasından daha çok severdi Ahmet ağabeyi. Ama adam ilk günden beri bu kıza katlanmak zorundaymış gibi davranıyordu Ve annesi de aynı minnetten ötürü kendi kızını görmezden geliyor, kızının istenmediğini haykıran bütün cümlelerde sessiz kalıyordu. Belki de Ahmet ağabeyden korkuyordu ama yine bir kerecik olsun kendisine siper olmasını isterdi Melek.
"Git sen şimdi git. Bu geç kalmaların bize bir laf söz duyursun gidecek bir odan kalacak mı bakalım!" adamın arkasından öfkeyle sarf ettiği cümleleri duyduğunda kapısını kapatıp arkasına yaslandı. Bacakları gücünü kaybedip genç kızı yere çekerken kollarını dizlerine dolayıp başını da kapıya yasladı.
"Allah'ım sen bana dayanma gücü ver." Deyip duasını menekşe gözlerinden akıp yanağından montuna damlayan yakıcı bir gözyaşıyla mühürledi. Bugün kalbini ağzına getiren, ellerini buza çevirip içini alev alev yakan, Pamir'in ona gülümseyip canına kast ettiği her anıya sıkı sıkıya tutundu. Çünkü biliyordu ki elinde ona olan, içinde koca bir hükümdarlık kuran bu aşktan başka bir şeyi kalmamıştı.