Genç kız kitaplarını toplarken arkadaşının sabırsız bakışlarına maruz kalıyor, öfkeyle solumasını dinliyor ama buna rağmen dudaklarındaki tebessümü bozmuyordu. Çünkü birazdan Büşra'nın tatlı homurtularını duyacak ve tebessümü kahkahalara ulaşacaktı. Çok kısa bir süre sonra da Büşra onu yanıltmamış kendi kendine mırıldanmaya başlamıştı.
"Kitaplarını toplamaya devam et sen iki gözümün çiçeği. Arkadaşın burada meraktan öldüğünde de cenazemi toplarsın." Melek kıkırtısını bastıramayınca sınıftan çıkmak üzere olan birkaç bakış onlara döndü.
"Sinirlendiğin zaman daha bir sevilesi oluyorsun Büşra. Gökalp'in seni neden durmadan köpürttüğü belli." Büşra iri kahverengi gözlerini Melek'in yüzüne dikince genç kız daha fazla onunla uğraşmaması gerektiğini anlayıp kitaplarını da alarak ayağa kalktı. Bir yandan Büşra'ya dün olanları anlatırken bir yandan da etrafa bakıyor Pamir'i kantine girmeden görebilmeyi ümit ediyordu.
Dün gece eve geldikten sonra olanların üstünü örtmüş, bugüne sadece gülümseyerek başlamıştı. Alışmadığı bir şey değildi olanlar. Ama alışmakla kabullenmek denk düşmüyordu. Gülümsemesi hafif bir sekteye uğrasa da anlatmaya devam etti. Pamir'in ona verdiği umudu, kalbinin bu umutla nasıl büyüyüp kocaman olduğunu tek tek anlattı arkadaşına. Büşra ise hiç sözünü kesmeden arada bir şaşkınlık nidalarıyla dinledi onu. Melek'in artık durmayacağını anlamıştı. Bundan sonrası için ise arkadaşı üzülmesin diye dua edebilir ve ancak destek olabilirdi. Arkadaşının koluna yaslanmış elini de bunun sözünü verir gibi sıktı.
"Senin için her şey iyi olsun istiyorum Melek." Diye mırıldandı kantine girdiklerinde. Bu arada çay almak için sıraya girmişler, köşedeki masada oturan Gökalp ve Pamir'i görmüşlerdi. Melek birkaç saniye genç adama bakıp nefesinin kendine bir kez daha ihanet etmesine izin verdi. Henüz Pamir ona bakmadan göğsü sıkışmıştı bile. Buna alışabilmeyi, daha az nefesle yaşamayı öğrenmeyi diledi. Daha sonra ciğerleri bu duruma isyan edince arkadaşına dönüp gülümsedi.
"İyi olacak. Olmazsa bile sen yanımda olacaksın." Deyip omuzlarını silktiğinde Büşra'nın da yüzünde insanın içini ferahlatan bir tebessüm oluşmuştu. Sıra onlara geldiğinde Büşra sadece bir çikolata alıp çekildi.
"Bir çay." Dedi genç kız önce. Hemen sonra ise Pamir'in oturduğu yere bir kez daha bakıp derin bir nefes aldı.
"Ya da iki sade kahve olsun." Kantin görevlisinin bu durumdan hoşnut olmadığını bildiren birkaç homurtudan sonra kahvelerin ücretlerini ödeyip önünden yürüyen Büşra'yı takip etmeye çalıştı ama bu kolunda kitaplarla pek de kolay olmuyordu. Büşra da bunu fark etmiş olacak ki kızın kolundan gövdesine sıkıştırılmış kitapları alıp gülümsedi.
"Sinirlenince daha bir sevilesi oluyormuşum. Baştan ayağa sevilecek bir insanım kıymetimi bilmiyorsun." Melek'in minik kıkırtısı Büşra'dan önce Pamir'in kulaklarına ulaştı. Farkında bile olmadan bakışları Gökalp'ten uzaklaşıp genç kızın yüzünü buldu. Açık kahverengi bir kazak vardı üstünde, ince bacaklarını sıkıca saran koyu renk kottan bakışlarını hızla çekip kızın tek örgü yapıp sağ omzundan aşağıya sarkıttığı saçlarına baktı. Kaşları istemsizce çatılırken genç kızın menekşe gözleriyle buluştu gözleri. Melek'i bir kez daha süzdüğünde neden kaşlarını çattığını anladı. Kız mont almamıştı. Genç kız hemen yanındaki sandalyeye oturup içinde kahve olan bardağı önüne sürdüğünde de hala hoşnutsuz bir ifadeyle ona bakıyordu. Ama yine de montuyla ilgili tek kelime etmeyecekti.
"Kahve aldım sana." Melek'in mırıltısı genç adamın kulaklarına ulaştığında yüzündeki ifadeyi düzeltmeye çalışıyordu. Önündeki bardaklara bakıp kıza dönecekti ki ikisinde de kahve olmasına şaşırarak birkaç saniye duraksadı.
"İkisini de bana mı aldın?"
"Hayır." Melek'in tek kelimelik cevabı adamın kantinin duvarlarına çarpıp parçalara ayrılmasına ve dağılan her parçanın genç kızın ayakuçlarına yuvalanmasına neden oluyordu. Melek kahvelerden birini eline alıp bir yudum aldı. Kahve Pamir'in sol göğsüne işledi. Alınan bir yudum adamın koca bir ömrünün sebebi olacaktı. Kahvenin acı tadı önce boğazını yakıp midesine yerleştiğinde kız suratını buruşturmadan edemedi. İrileşen göz bebekleriyle Pamir'e dönüp gülümsedi.
"Sevmeyi öğreniyorum." Bir solukluk aradan sonra kahvesinden bir yudum daha aldı. Alışması zor olacaktı ama imkânsız değildi. Tüm dikkatini Büşra ve Gökalp'in hararetle bir şeyler konuşmasına verdiğinden Pamir'in ona nasıl baktığını fark edememişti. Genç adam dünyanın ekseninin değiştiğine inanmaya başlıyordu. Melek ona böyle geldikçe, böyle baktıkça adam yaralarının üzerinde serin bir yaz melteminin geçtiğine yemin edebilirdi. Bu yüzden genç kızla arasındaki bir kolluk mesafeyi kapattı. Melek henüz adamın ona yaklaştığını fark edememiş olmalıydı ki Pamir'e doğru dönmemişti.
Pamir burnunu önce genç kızın saçlarına yaklaştırdı. Derin bir nefes alıp burnunu Melek'in şakağına sürttüğünde Melek olduğu yerde dikleşmiş, bir türlü hareket edememişti. Pamir onu kokluyor muydu? Melek'in bu karmaşası Pamir'i gülümsetmiş ılık nefesi kızın şakağına çarpmıştı. Ve sonra genç adam kızın şakağına dudaklarını bastırdı. Minnetle... Sanki ağlayarak edilen bir duanın âminiymiş gibi durdu dudakları teninde. Eğer ki gözlerini kapatmamış olsaydı Büşra ve Gökalp'in irileşen gözbebeklerini, etraflarında onlara dikkat eden birkaç insanı görebilirdi. Ama bakmadı. Pamir farkında değildi ama dünyanın yörüngesi yer değiştirmişti bir bardak kahveyle.
Genç kız kıpırdayamayacağını düşündüğü halde başını yavaşça Pamir'den yana çevirdi. Genç adam kendisine böyle bakıyor diye Melek canından geriye kalanları ortaya sermeye hazırdı. Pamir'in masanın üzerindeki elini kavradı. Daha fazlasına cesaret edebiliyor olsaydı uzanıp adamın avuç içine dudaklarını bastırırdı. Kelimeleri şu an onu terk ettiğinden ince parmaklarıyla Pamir'in elini sıkmakla yetinmek zorunda kaldı. Ve Pamir genç kızın elinden kelimelerini de alabileceğini ilk o an fark etti. Bu farkındalık genç adamın etraflarına ördüğü minik kozanın dağılmasına neden oldu. Bakışlarını büyük bir suç işleyecekmiş gibi kızın güzel gözlerinden kaçırdı.
"Şimdi gitmem lazım, kahve için teşekkürler." Deyip elini kızın narin parmaklarının arasından çekti. Geride kızı eksik bırakılmış bir şiir gibi bıraktığının farkında olsa bile daha fazlasını söylemedi. Yine de Melek'e minnettardı, bunu inkar edecek değildi. Masadan kalkmadan hemen önce onu öpmemiş olmayı diledi. Genç kızı böyle arkasında bırakmamış, o masadan onunla el ele kalkmış olmayı diledi. Pamir kantinden çıkarken Melek masada kalan kahveye bakıyordu. Arkadaşlarının yüzüne bakamadan o da ayağa kalktı. Pamir'in aksine önce kahvesini aldı eline, daha sonra kitaplarını. Büşra'nın ona seslenmesine aldırmayıp o da kantinden çıktı.
Pamir öylece gitmişti. Önce genç kızı şakağından öpmüş sonra da kuru bir teşekkür edip gitmişti. Arkasına bile bakmamıştı. Kız, insanın dünyada gerçekten cehennemi yaşayabileceğine inanmaya başlamıştı. Cehennemin yedi katmanıyla beraber göğsüne yuvalandığını, adamın her seferinde daha derinden yaktığını anladı. Sanki Pamir genç kızın gövdesine elini sokmuş ve onu ayakta tutan omurgasını çekip almıştı. Melek bütünüyle narin bir camdan yapılmış değildi elbet, ama ya kırılırsa ne olacaktı? Parçalanırsa, canı şimdi olduğundan daha çok yanarsa ne olacaktı? Pamir bir kez daha ona arkasını döndüğünde Melek'ten geriye kalanları kim toplayacaktı? Kızı bir araya getirip, tüm kaburgalarını hizaya kim sokacaktı? Genç kız bütün bunları kabullenmişti işin aslı ama sol göğsünü sızlatan bu acıya da dur diyemiyordu. Bahçeye çıkmadan sırtını yasladığı ilk duvarda kalan kahvenin hepsini bir kere de içti. Sıcak kahve kızın içini yaksa da gözünden süzülen tek damlanın nedeni değildi. Bardağı çöp kovasına attıktan sonra boş kalan eliyle süzülen tek damlayı hızla sildi.
Öğleden sonraki iki saatte Pamir'i görmemişti. Cesareti olsa adamın karşısına çıkar parmaklarıyla yakasını tutup onu kendine gelmesi için sarsardı. Ama yoktu. Genç kızın Pamir'in tenine yüz sürmeye henüz cesareti yoktu. Lavaboya giden yolu adımlarken dağılan saçlarının tokasını çıkarıp bileğine geçirdi. İçerde tekrar örmeyi planlıyordu ama lavabonun kapısında bekleyen bir erkeği görünce duraksadı. Genç bir adam içeriye girmeyi düşünüyor gibiydi. Melek kapıya yaklaşıp usulca adamın koluna dokundu.
"Pardon, burası kızlar tuvaleti." Dedi gülümseyerek. Genç adamın yüzünden acı bir tebessüm geçti. Melek söylediğine pişman olarak özür dileyecekti ki genç adamın ondan önce davranmasıyla duraksadı.
"İçerde bir kız var, yardıma ihtiyacı olabilir. Eğer iyi olup olmadığına bakarsan sana çok minnettar olurum."
"Onu incittin mi?" Melek sorusunu tamamlayamadan genç adam panikle kafasını iki yana salladı. Belli ki içerideki kızı incitemezdi.
"Ben değil." Genç adam paniğine rağmen kısa bir cevap verdi. Ama sonra içindeki nefret ağır basmış olacaktı ki dişlerinin arasından tıslarcasına devam etti.
"Onu incittiğini umursamayacak kadar pislik bir herif." Melek daha fazla bir şey söylemeden içeriye girdi. Ellerini lavabonun iki yanına dayayarak hıçkıran kızın ilk önce saçlarını gördü. Başını yere eğmiş, sarı saçları yüzünü kapatmıştı. Bu nedenle aynadaki yüzü görünmüyordu. Omuzlarının sarsılmasıyla beraber Melek kıza doğru bir adım attı.
"Aptal." Diye mırıldanıp elini fayansa çarptı genç kız. Ve Melek kızın sesini tanıdı.
"Derya. " İsmini duymasına rağmen genç kız ona dönmedi. Suyu açıp hırsla yüzünü yıkadı. Melek birkaç adım daha atıp Derya'ya yaklaştı. Daha ona sormadan onu kimin incittiğini biliyordu. Bunu bilmiş olmak ise Melek'in canını daha çok yakıyordu.
"İyi misin? Dışarda bir çocuk var. Seni merak etmiş sanırım. Yardımcı olmamı ister misin?" Sorusunu yeni bitirmişti ki lavabonun kapısı açıldı. Genç adam daha fazla dışarda beklemek istemiyor olmalıydı. Sanki Melek orada yokmuş gibi Derya'ya yaklaşıp önüne dökülen saçlarını topladı tek omzuna, ıslanan yüzünü kendi elleriyle temizleyip yıkadı. Genç kızı dirseğinden tutarak kendine çevirdikten sonra güzel yüzünü ellerinin arasına alıp mırıldandı.
"Yapma artık, Pamir'in kimseye bağlanmayacağını ikimizde biliyorduk. Yalvarırım ağlama." Derya'nın ıslanan yüzünü bir kez daha kuruladıktan sonra kızı göğsüne bastırıp sırtını okşadı. Melek farkında değildi ama nefesini tutmuştu. Bir adam bir kızı böyle seviyor diye içinde dağlar devrilmiş, nehirler taşmış ve genç kız tüm bunların altında kalmıştı. Daha fazla onları rahatsız etmemek adına lavabodan hızla çıktı. İçeriye girmek olan bir kızı görünce onu durdurup birkaç dakika sonra girmesini söyledi.
Pamir'i bulup konuşmak için duyduğu delice isteğe karşı koymadan önce kantine baktı. Orada olmadığını görünce bahçeye çıktı. Havanın hala soğuk olmasından dolayı oldukça az öğrenci vardı ama elinde sigarasıyla bankta oturan Pamir'i diğer herkesten ayrı tutuyordu. Üzerine mont almadığından omuzları üşümeye başlamıştı ama genç kız bunu umursamadı. Aralarına biraz mesafe koyup bankta hemen Pamir'in yanına oturdu.
Genç adam, Melek okulun kapısından çıktığı an onu fark etmişti ama yine de dönüp bir kere bile bakmamıştı. Bir kez bakarsa kız bin kez dağılacakmış gibi duruyordu. Ve adam hayatındaki hiçbir şeyi toplamayı beceremeyen biriydi.
Melek, Pamir'in ona dönmeyen yüzüne baktı. Montunun yakalarını kaldırmış boynunu örtmüştü. Yüzünde birkaç günlük sakalı vardı. Uzun kemikli parmaklarının arasında ince bir sigara tütüyordu. Kendi üşüyen ellerini diz kapaklarına sürtüp adamın bir türlü kızı bulmayan ellerine tekrar baktı.
Birinin ellerini hiç tutmadan sevilebilir miydi usul usul?
Seviyordu işte. Ona dokunmadan kalbinin en güzel yerini hediye etmiyor muydu her seferinde? Bıkmadan usanmadan nefesini sermiyor muydu yoluna?
Kalbi... Ki kalbine kefildi. Adamın ismiyle uyanıyordu her sabah. Sadece kalbiyle de değil üstelik gözüyle de seviyordu sevgiden mahrum kalbini. Parmak uçlarıyla adamın bakışının değdiği yerleri okşuyordu.
Bazen küçük bir gülüşünü yakalıyordu genç kadın. Gözü de kalbi de bayram yerine dönüyordu o an. Tamam diyordu işte o zaman. Bu kadar yaşadığım yeter.
Eğdiği başını yerden kaldırıp yanında oturan adama baktı. Buradan bakıldığında nasıl da terk edilmiş izbe bir şehir gibiydi.
Yalnız ve ürkütücü bir şehir...
Mırıltı gibi gelen sesiyle sordu korkarak,
" Bir yerlere bağlı olmadan yaşamayı çekici mi buluyorsun?"
Ölüm gibi bir sessizliğin ardından buz mavilerini kadının menekşe gözlerine dikti genç adam. Bu bakışıyla kadının içine baharları saldığından habersizdi.
"İhtiyaç duyduğum tek şey ciğerlerime çektiğim hava." Dedi derin bir nefes alarak.
"Başka hiçbir şeye ihtiyacım yok."
Yine kaybettiğini fark etti genç kız duyduğu sözlerle. Zaten göz göze geldiklerinden beri de kaybediyordu.
Bir sarılsaydı adam ona. Sadece bir kez elini uzatsaydı. Tüm yaraları sarılacaktı ama sarılmıyordu işte. Adam ellerini ona uzatmaya yeltenmiyordu.
Yanacaktı. Bu adam onu cayır cayır yakacaktı. Şüphesi yoktu bundan. Koca bir yangına dönecekti de ağzından tek bir kelime çıkmayacaktı genç kızın.
Mademki adam kırmadan dökmeden sevmeyi beceremiyordu.
O zaman öğrenecekti genç kız. Kırılmayı da affetmeyi de öğrenecekti.