Doğduğum gün, köyün dört bir yanına yayılan sevinç çığlıkları hala yankılanır. Ailem, sanki yıllardır bekledikleri bir müjdeyi almış gibi sevinmişti. Babam Hüseyin, avuç içlerini göğe açıp şükür duaları ederken, annem Hatun ise içinden geçirdiği duaları sessizce fısıldıyordu. Fakat bu sevinç, masum bir çocuğa duyulan saf bir sevgiden çok daha derindi. Bu, bir umut, bir kurtuluş, hatta belki de bir gelecekti onlar için. Töreler ve gelenekler, bu yoksul hayatın içinde bana bir anlam yüklemişti; ben alınıp satılabilen, üzerine değer biçilen bir varlıktım. Bir eşya gibi gözden çıkarılabilecek bir sermaye…
Annem daha gerçekçiydi, toprağa basan, bu dünyanın acımasızlığını iliklerine kadar hissetmiş bir kadındı. Babam ise, içindeki o merhamet kırıntılarını söndürmek istemeyen, bana karşı duyduğu o tarifsiz sevgiyi hep bastırmaya çalışan bir adamdı. O, hayatın acı gerçeklerinden kaçmayı tercih ederdi. Onun nazarında ben, sadece bir evlat değil, geleceği parlak bir umut, bir yatırım aracıydım. Bu gerçek, her ne kadar ruhunu sıkıştırsa da o hep susmayı, boyun eğmeyi seçerdi.
Beni özenle yetiştirmişlerdi; özen dediysem, ellerinde ne varsa en iyisini vermeye çalışarak. Yokluk içinde, açlıkla boğuşan bir evde bile, bana olan ilgileri farklıydı. Mesela, köyde kimse kişisel bakımına önem vermezken, benim dişlerim, tırnaklarım, saçlarım hep temiz tutulurdu. Annem sabahları erkenden kalkar, beni suyla yıkar, saçlarımı özenle tarardı. Oysa köydeki diğer çocuklar, günlerce elini yüzünü yıkamadan oynarlardı sokaklarda.
Birçok kız çocuğu okuma yazmayı bilmezken, beni okula göndermek için ellerinden geleni yaptılar. Babam, ağa kapısında çalıştığı günlerde kazandığı üç beş kuruşla bana kitap alır, harfleri öğretirdi. “Kız kısmı okuyup ne yapacak?” diye dedikodular köyün dört bir yanına yayılırdı ama o bu laflara aldırmazdı. Babamın gözlerinde her zaman bir umut, bir beklenti vardı. Ama bu umut ne benim mutluluğum içindi ne de kendi gururu için. Ailemin geleceği, geçim sıkıntısından kurtulmaları, abilerimin evlenip yuva kurmaları benim üzerimden sağlanacaktı.
Yeni eşyalar alamazdık, giydiğim elbiseler çoğunlukla köydeki varlıklı ailelerin eskileriydi. Komşular, ellerinden düşen eski giysileri, ayakkabıları getirir, anneme “Hatun, bunu Meryem’e ver, senin işine yarar,” derlerdi. Annem minnetle alır, ama bu iyiliğin ardında saklı olan küçümseyişi hiç dile getirmezdi. Yine de bu eşyalar, köyün kadınları arasında dedikodu malzemesi olurdu: “Bakın şu Hüseyin’in kızı, hep başkalarının eskilerini giyiyor.”
Ama iş ağır olunca bana pek dokundurtmazlardı. Güneşin en tepeye çıktığı saatlerde tarlaya götürmez, beni gölge bir yere oturturlardı. “Meryem’in derisi yanmasın,” derdi annem. Oysa bilirdim ki bu ilgi, şefkatten çok pragmatik bir hesap kitabın sonucuydu. Güneşin kavurucu sıcağı altında kararmış bir kız, başlık parasında değer kaybederdi.
Her ne kadar beni gözlerinin nuru gibi büyütseler de, içlerinde bir hesap vardı. Ailem, beni el bebek gül bebek büyütürken bir yandan da geleceğin ticaretini yapıyordu. Ben onların gelecekteki kurtuluş biletiydim. Bir zengin ağa oğluna verilecek, karşılığında yüklü bir başlık parası alınacak ve böylece abilerimin düğün masrafları karşılanacaktı.
Köyün toprak yollarında yürürken, başımda taşıdığım bu ağır yükü hep hissettim. Yaşıtlarım oyun oynarken ben geleceğimin hesaplarını yapardım. Annemin fısıltıları kulaklarımda çınlardı: “Güzel bir kız olursan, zengin bir koca bulursun. Hem seni kurtarır, hem bizi.”
Ama içimden bir ses hep isyan ederdi. Ben sadece bir başlık parası değilim, bir mal değilim diye haykırmak isterdim. Ama haykırsam bile kim duyacaktı ki? Törelerin, geleneklerin sessiz sedasız hüküm sürdüğü bu topraklarda, benim sesim bir yankıdan öteye geçmeyecekti…
İşte böyle büyüdüm; sevgiyle mi, yoksa bir ticaretin parçası olarak mı bilmiyorum.
Annem her zaman yüzüme bakıp içini dökerdi, hiçbir zaman lafını sakınmazdı: “Kızım, biz açlık nedir gördük, sefalet nedir yaşadık, sen bunları görme. Senin doğumun bize bir umut oldu.” O zamanlar bu sözler, bir çocuğun masum yüreğinde anlam bulamazdı; ama büyüdükçe anladım ki ben onlar için bir kurtuluş reçetesiydim. Yıllar su gibi akıp giderken, bebekliğim, çocukluğum, genç kızlığım hep aynı hedefin gölgesinde şekillendi. Benim yetiştirilme amacım belliydi: “Zengin bir koca bulup ondan alınacak başlık parası ile ailemi huzura kavuşturmak.”
Bu yük, çocuk omuzlarıma ağır gelirdi, ama dile getiremezdim. Diğer kız çocuklarından farklıydım; belki daha temiz, daha özenli, hatta köydeki yaşıtlarıma göre daha sağlıklıydım. Okuma yazma öğrenmiştim; köyün kadınları arasında benim yaşıtımda bu beceriyi kazanan başka biri yoktu. Annem, saçlarımı tararken her seferinde övgüler dizerdi: “Siyah gözlü, siyah saçlı kızım, ince belli kızım, şu kaşların, şu burnunun güzelliği kimsede yok.” Bazen, bu övgüler gerçekten bana mı yoksa ahırdaki ineğine mi, anlamakta güçlük çekerdim. Annemin sevgi dolu elleri saçlarımda gezinirken, dudaklarından dökülen bu sözler, beni bir mal gibi pazara hazırlıyor gibiydi.
Babam ise daha farklıydı, yüzünde hep bir mahcubiyet, hep bir utangaçlık vardı. Bana bakar ve derdi ki: “Sen bu köyün en güzelisin kızım.” Annem hemen araya girerdi, “Ah, ah tıpkı benim gençliğim gibisin… Ama o zaman işte ben babana aşık oldum, onunla evlendim. Şimdi anlıyorum ki aşk karın doyurmuyormuş.” Babam bu sözleri duyunca içlenir, gözlerini yere indirirdi. “Beni hala sevmiyor musun kadın?” diye sorardı titrek bir sesle. Annem ise iç çekerek karşılık verirdi: “Severim seni Hüseyin, Allah var senden kötü bir söz, kötü bir davranış görmedim. Ama bu kör olasıca yoksulluk yok mu? Bak, yıllarca çalıştık, oğlumuzu evlendirmek için başlık parası verdik. Şimdi bir oğlumuz daha var, evlilik çağına geldi. Onu evlendirecek ne paramız var ne toprağımız ne de hayvanımız. Zar zor karnımızı doyuruyoruz.”
Babam bu acı gerçeğin karşısında hep susar, başını öne eğerdi. Onun suskunluğu, annemin yüreğine bir hançer gibi saplanırdı; ama yine de lafını sakınmazdı, gerçeği dile getirmekten korkmazdı. Ben de o anların sessiz tanığıydım; mutfak kapısının ardında, odanın karanlık köşesinde, ya da avlunun bir ucunda, söylenmeyenleri dinlerdim.
Annemin içinde bir umudun, babamın ise bir çaresizliğin izlerini görürdüm. Annem beni bir kurtuluş kapısı olarak görüyordu; onun için ben, ailemizi sefaletin pençesinden kurtaracak bir altın anahtardım. Babam ise bana her baktığında gözleri dolardı, sanki bu yükü bana yüklemek istemez ama başka da çaresi yokmuş gibi.
Köyün tozlu sokaklarında oynayan diğer kızlar gibi değildim. Oysa ben sadece çocuk olmak, çamurda oynamak, koşturmak isterdim. Ama bilirlerdi ki güzel bir kızın kaderi, törelerin ördüğü duvarlar arasına sıkışmıştı.
Kızların kaderi köyde belliydi; büyüyüp serpildikçe güzelliğiyle değil, getireceği başlık parasıyla değer kazanırdı. “Bir zengin koca bulursak, kızımızın başlık parasıyla oğlanı da evlendiririz,” derdi annem her fırsatta. Babamın o hüzünlü bakışları, annemin pragmatik planları arasında sıkışıp kalmıştım.
Kendi kaderim, ellerimde bir kum gibi akıp gidiyordu; ne tarafa savrulacağını bilmediğim bir rüzgarın insafına bırakılmış gibiydim.