İlk adetimi gördüğüm zaman, içimi bir korku kaplamıştı. Küçük bedenden çıkan o kan, bana ölümün soğuk nefesini hissettirmişti. Ama annem… Annem öyle bir sevinmişti ki, o zamanlar bu sevincin ne anlama geldiğini kavrayamamıştım. Sonradan öğrendim ki bizde, bu kan, bir kız çocuğunun artık büyüdüğünü, evliliğe hazır olduğunu ilan ederdi. Bu, bir dönemin bitişi ve yeni bir çağa adım atışıydı. Çocukluktan kadınlığa geçişin kanla mühürlenmiş habercisiydi.
Benden saklanan ve hep fısıldanan gerçek, şimdi bütün çıplaklığıyla karşımdaydı. Bizim oralarda kız çocukları henüz toyken, büyümenin ne olduğunu anlamadan, koca evine yollanırdı. Evlenmeleri için acele edilirdi, çünkü daha kanı tazeyken, gençliği bozulmadan bir ailenin namusunu, toprağını, itibarını taşıyacak bir damat aranırdı.
Bu kanlı dönüm noktasından sonra, annem beni artık her gittiği yere yanında götürmeye başladı. Artık sadece evin içinde değil, dışarıda, kasabalarda, çarşılarda, düğünlerde de onunla birlikteydim. Önceleri bu ani değişikliği anlamlandıramadım. O zamana kadar, evde bir köşeye sinmiş, kimsenin dikkatini çekmeyen bir çocukken, birdenbire herkesin gözü üzerimdeydi. Çarşının tozlu sokaklarında yürürken, düğünlerde halaylar çekilirken, kasabada tezgahlar arasında dolanırken annemin bana nasıl baktığını, beni nasıl süsleyip sergilediğini fark ettim.
Sonradan anladım ki bu, beni pazara çıkarmanın, görücüye sunmanın bir yoluydu. Annemin bakışlarında parlayan umut, dudaklarında gezinen dualar, aslında benim üzerimden gelecek olan bir kurtuluşun hayaliydi. Babamın sitemkar sessizliği, annemin sevinçli telaşıyla birleşince, anladım ki ben sadece onların kızı değil, aynı zamanda bir geleceğin garantisiydim.
Her gittiğimiz yerde annem komşulara, tanıdıklara, “Kızım büyüdü, maşallah kocaman kız oldu,” derken aslında beni övüyor, bir nevi sergiliyordu. Onların gözünde ben artık bir çocuk değildim; ben potansiyel bir başlık parası, gelecek için bir yatırım aracıyım. Herkes böyle yapardı, adet böyleydi.
Kadınlar arasında fısıldaşmalar olurdu, “Filanca’nın kızı zengin bir ağaya vardı,” ya da “Falanın torunu iyi bir başlık parası aldı,” diye. Bense bir köşede sessizce dinlerdim, içim titrerdi ama sesim çıkmazdı. Adet, töre böyleydi. Anladım ki bu köyde, kız çocukları kan gördüğü an, geleceğe değil bir pazara adım atardı.
Bütün bunlar, köyün sıkıcı ama katı düzeninin bir parçasıydı. Annem de bu döngünün içinde doğmuş, büyümüş ve şimdi beni de aynı döngüye dahil etmeye çalışıyordu. Ama içimde bir şeyler ayaklanıyordu, kabullenemiyordum. Bu dünyanın bana dayattığı rolü sorgulamaya başlamıştım. Sadece güzel bir yüz, temiz bir ten, alınacak bir mal değildim. Ama kimseye bunu söyleyemezdim; dilim varmazdı, töreye karşı gelinmezdi.
Zamanla bu adetlere alışmış gibi görünsem de, içimde bir isyan ateşi yanıp duruyordu. Annemin her seferinde beni süsleyip püsleyip dışarı çıkarması, köyün bakışları altında beni sergilemesi, bir kızın değil, bir malın satışa çıkarılmasından başka bir şey değildi. Ama ne ben ne de onlar bunu açıkça itiraf edebilirdik. Adetler öyle derdi çünkü; geleneğin, törenin dili sustururdu her türlü isyanı.
İlk Kocam Bekir ile Tanışma
Annem, sabahın ilk ışıklarıyla kalkıp yine günlük işlerine koyulmuştu. Bir yandan tencerelerdeki çorbayı karıştırıyor, bir yandan da her zamanki gibi bana laf yetiştiriyordu. “Meryem, bu akşam köyün en büyük düğünü var,” dedi birden. İnekleri sağarken yüzündeki çizgiler daha da derinleşmişti. “Git sen de biraz hava al, belki şansın döner, talihin açılır.”
O an içimden bir isyan koptu, ama sesimi çıkaramadım. Daha fazla tartışmaya mecalim yoktu. “Hayır anne, gitmek istemiyorum,” dedim, omuzlarımı silkerek. Annem, sanki duymamış gibi devam etti: “Bak kızım, bu düğünler fırsattır. Köyün, kasabanın ileri gelenleri orada olur. Belki gözlerine ilişirsin, belki bir kısmet çıkar.”
Kafamda annemin sözleri yankılanırken, gözlerimi yere indirdim. Bilirdim ki, annem peşimi bırakmayacaktı. “Anne, ne kısmeti? Ben sizin yanınızda durmak istiyorum. Bu evde, bu toprakta, sizinle…”
Ama annemin yüzü sertleşmişti. Elindeki süt kabını bir hışımla havaya kaldırdı, adeta gökyüzüne meydan okurcasına. “Seni bu günler için yetiştirdik biz,” dedi, gözleri birer ateş topuna dönüşmüştü. “Bu halimize bak! Yoksulluk, açlık yakamızı bırakmadı. Belki senin talihin dönerse biz de kurtuluruz bu sefaletten. Gözünü seveyim, git. Belki de kaderin orada seni bekliyordur.”
O an anlamıştım ki, annem asla pes etmeyecek. İnce bir inilti gibi döküldü dudaklarımdan cevap: “Tamam, ana, tamam…” O ağır kelimelerle istemeye istemeye razı oldum.
Akşam düğün zamanı geldi. Giyindim, süslendim. Uzun bir fistan geçirdim üstüme, başıma al yazmayı özenle sardım. Belime de nenemin işlediği nakışlı kuşağı bağladım. Aynada kendime bakarken, içimde bir boşluk hissettim. “Köylü güzeli” derlerdi bana, sanki bir lakap değil de bir damgaymış gibi yapışmıştı üzerime. Herkesin dilinde bu isim dolaşırdı; ama bu güzellik benim kaderimi değiştirmeye yeter miydi?
Düğün yerine vardığımda, herkesin gözü üzerimdeydi. Erkekler bana bakarken kadınlar kendi aralarında fısıldaşıyor, kim bilir neler konuşuyorlardı. Sanki bir pazara çıkarılmış bir hayvan gibi hissediyordum kendimi. Annemin duaları, umutları sırtıma yük olmuştu. Her adımda biraz daha eziliyordum. Halayların çekildiği, türkülerin yankılandığı meydanda bir köşeye sindim. Beni sergilemeye geldikleri bu yerde, içimde bir isyan kıvılcımı yanmaya başlamıştı.
Annem hep derdi: “Kız kısmı, hem rahmet hem berekettir.” Ama ben biliyordum ki, aslında onlar için bir umuttum; bir kurtuluş biletinden başka bir şey değildim. Gözlerim doldu, ama kimseye belli etmedim. İçimdeki bu ağır yükle nasıl başa çıkacağımı, ne yapacağımı bilmiyordum. Herkesin arasında yapayalnız, kaderime boyun eğerek o meydanda durdum.
O gün düğün meydanında yalnızca köyün değil, tüm kasabanın ileri gelenleri toplanmıştı. Muhtarın düğünü olunca, işler her zamankinden farklı olurdu elbet. Bizim köyde bilemedin beş on kişi, ama kasabadan gelenler yirmiyi bulmuştu. Kalabalık artınca düğün başka bir şölene dönüşmüş, davullar daha bir gür, zurnalar daha bir coşkulu çalmaya başlamıştı.
Ben köşeye çekilmiş, herkesi izliyordum. Aklım annemin söylediklerinde, içim buruk. “Belki bir talihin döner,” demişti ama ben sadece kendimi pazar tezgahında sergilenen bir mal gibi hissediyordum. Köyün kadınları, kızları, erkekleri… Herkesin gözü üzerimdeydi, bu bakışların ağırlığı omuzlarımı büküyordu. Ama o gece, sadece köy halkı değil, başka gözler de beni izliyormuş meğer.
Derken bir hareketlilik oldu. Düğün alanına siyah bir araba girdi, tozları savura savura. İçinden inen adamlar, Reşat Ağa’nın adamlarıydı. Herkesin gözü o yöne çevrildi. Ağa gelmişti, hem de yanında oğlu Bekir’le. Bir uğultu koptu, fısıltılar etrafa yayıldı. “Bekir Bey gelmiş,” dedi bir kadın, “hem de kasabadan yeni dönmüş.”
Davul zurna sustu, herkes derin bir nefes aldı. Bekir, uzun boylu, ince yapılı, siyah takım elbisesi içinde bir dağ gibi duruyordu. Saçları kömür gibi, kaşları hilal gibi kavisliydi. Gözlerinde bir parıltı vardı, bakışları keskin, özgüveni zirvedeydi. Gözlerim istemsizce ona takıldı. Halayın ortasına girdiğinde herkes bir adım geri çekildi, meydan ona kaldı. Genç kızların gözleri parlıyordu, kimi hayranlıkla, kimi umutla ona bakıyordu. Erkeklerse kıskançlıkla dolmuş gözlerle onu izliyordu. O an Bekir’in bir yıldız gibi parladığı, herkesin ona hayran olduğu anlardı.
Ben ise orada, köşede yapayalnızdım. Kendi içime çekilmiş, bu görkemli sahneyi izliyordum. Yüreğimde bir sızı, aklımda annemin sözleri. İçimden bir ses “İşte,” dedi, “belki de aradığınız zengin koca bu.” Annemin yıllardır düşlediği, dilinden düşürmediği zengin koca… Ama hemen ardından başka bir ses, daha acı bir gerçeklik fısıldadı kulağıma: “Kendine gel, Meryem! Sen bir köylü kızısın, bir köylü güzeli. Senin gibi biri böyle zengin birine eş olabilir mi?”
Bu düşünce içimi acıttı, bir an için umudum yükseldi ama hemen ardından yere çakıldı. Bekir gibi biri ancak başka zengin ailelerin kızlarına bakardı. Onlar beyaz elbiseler içinde, elleri kınalı, altın bilezikli olurdu. Benimse nasırlı ellerim, yıpranmış duvaklarım vardı. Sosyal sınıfın acımasız duvarları bir kez daha yüzüme çarptı. Herkesin ağzında Bekir’in ismi dönüp dururken, ben orada kendi iç hesaplaşmamı yapıyordum. Bir şeyler kırıldı içimde, belki bir hayal, belki bir umut.
Kalabalığın içindeki yalnızlığımı, köylü güzeli diye anılan adımı, içimi saran çaresizliği düşündüm. Bekir’in etrafındaki coşkuya daha fazla katlanamadım. İstemeden de olsa ayağa kalktım. Kalabalığın arasından sıyrıldım, arkamda konuşulanlara kulaklarımı tıkayarak düğün yerinden uzaklaştım. Giderken içimde bir öfke kabarıyordu. Ne Bekir’e, ne de onu hayranlıkla izleyenlere… Öfkem, bizi bu yoksulluğa mahkum eden törelere, sınıf ayrımına, hayatın acımasız gerçeklerineydi.