BÖLÜM 1
Direksiyondaki parmaklarım uyuşmuştu.
Eski model arabanın silecekleri, ön cama boca edilen sağanakla başa çıkmakta zorlanıyor; her gidiş gelişinde ardında puslu, yarım yamalak bir yay bırakıyordu. Islak asfaltın bitip taşlı orman yoluna dönüştüğü virajı alırken araba hafifçe savruldu. Lastiklerin altından fırlayan çamurlu suyun davlumbazlara çarpma sesi, arabanın içinde boğuk bir yankı yaptı.
Radyo kilometreler önce cızırtıya teslim olmuştu. Zaten kapatmıştım. Sessizlik istiyordum ama bu sessizlik bile kafamın içindeki o çiğ gürültüyü bastırmaya yetmiyordu.
Gözlerimi bir saniye dikiz aynasına kaydırdım. Aynadaki yüz bana bile yabancıydı. Solgun, teni florasan ışığıyla sararmış bir silüet; gözaltlarında haftaların, nöbetlerin, kurtarılamayan hayatların ve durmayan kalp masajlarının mor gölgeleri.
‘Tükenmişlik sendromu.’
Tanıyı koyan hekim arkadaşım o kâğıdı önüme uzatırken ne kadar da rahat konuşmuştu. ‘Efsun, sınırını aştın. Bu bir öneri değil, zorunlu bir mola. Elin titriyor, farkında mısın?’
Farkındaydım. Bir hemşirenin eli titremezdi; arter kanamasına basarken, damar yolu bulurken, bir çocuğun moraran dudaklarına oksijen maskesi dayarken elleriniz bir makine kadar kusursuz çalışmak zorundaydı. Ama benimki artık yorulmuştu. İnsan bedenlerinin kırılganlığından, acil servisin o kesif antiseptik ve kan kokusundan, siren seslerinin beynimde bıraktığı o tiz uğultudan bıkmıştım. Ruhumun içi çekilmiş gibiydi.
Babam durumumu fark ettiğinde hiç itiraz kabul etmemişti. ‘Şehirden çıkıyorsun,’ demişti tek bir kelimeyle. ‘Eski bir dostun dağ evi var. Vadiyi geçince, ormanın tam kıyısında. Kimse seni aramaz, kimse rahatsız etmez. Sadece uyu, dinlen.’
Babanın o eski dostu kimdi, neden böyle tekinsiz ve kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ yamacında evi vardı, sormamıştım bile. Tek düşündüğüm; üzerime ağır bir battaniye çekip günlerce hiçbir monitörün alarmını duymadan uyumaktı.
Yol giderek daraldı. Farların aydınlattığı çam ağaçları o kadar devasa ve sıkıydı ki, gökyüzünü tamamen örtmüşlerdi. Işık hüzmesi sadece birkaç metre önümü gösteriyordu; gerisi zifiri karanlık, ıslak gövdeler ve soğuk sisten ibaretti.
Garipti; buradaki ağaçlar alışıldık çamlardan çok daha heybetliydi. Asırlık gövdelerin dibinden geçerken içimde açıklayamadığım, neredeyse tenimi karıncalandıran bir his belirdi. Sanki sadece bir yolda ilerlemiyordum; görünmez, kadim bir sınırın eşiğinden içeri adım atıyordum.
Direksiyonu hafifçe kırıp arabanın kaloriferini bir kademe daha yükselttim. Hava dağa tırmandıkça hissedilir derecede soğumuştu.
Virajı döndüğümde ağaçların seyreldiği küçük bir açıklıkta o ev belirdi.
Koyu renk kütüklerden yapılmış, taş temelli, dik çatılı geniş bir dağ eviydi. Verandasında asılı duran eski fener, rüzgârın etkisiyle hafifçe sallanıyor; ıslak ahşap zemininde soluk, sarı bir gölge gezdiriyordu. Evin ardı doğrudan devasa kayalıklara ve ormanın daha da karanlık derinliklerine açılıyordu. İnsan medeniyetine dair en ufak bir iz, bir elektrik direği ya da komşu bir çatı yoktu. Tam bir tecrit noktasıydı.
Arabayı evin önündeki çakıllı alana park edip kontağı kapattım.
Motorun susmasıyla birlikte içeriye dolan sessizlik neredeyse sağırdı. Sadece arabanın tavanına çarpan iri yağmur damlalarının sesi ve uzaklardan gelen bir rüzgâr uğultusu vardı.
Derin bir nefes verdim. Omuzlarımın haftalar sonra ilk kez birkaç santim aşağı düştüğünü hissettim. Bagajdaki küçük bavulumu ve alışkanlıktan olsa gerek yanımdan asla ayırmadığım ilk yardım çantamı alıp arabadan indim.
Dağın havası ciğerlerime dolduğu an ürperdim. Buz gibiydi; çam reçinesi, ıslak toprak ve hafif çürümüş yaprak kokuyordu. Ama aynı zamanda... havada tarif edemediğim bir ağırlık vardı. Hani fırtınadan hemen önce hava elektriklenir, teninizdeki tüyler diken diken olur ya, tam olarak öyle bir yoğunluk.
Hızlı adımlarla verandaya çıktım. Ayak seslerim ıslak tahtalarda yankılandı. Babamın tarif ettiği gibi saksının altındaki ağır pirinç anahtarı bulup kapının kilidine soktum. Anahtar tok bir sesle döndü.
Kapıyı itip içeri girdim ve arkamdan kapattım.
İçerisi serindi ama dışarının o vahşi soğuğu kırılmıştı. Geniş bir salon, ortada kaba taştan örülmüş büyük bir şömine ve kenarda duran hazır yakacak odunlar... Evi aydınlatmak için duvardaki eski anahtarı çevirdim; tavandaki loş sarı ampuller odayı hafifçe aydınlattı.
Çantamı girişteki ahşap sehpaya bıraktım. Çizmelerimi çıkarıp kendimi salondaki geniş kumaş koltuğa bıraktığımda içimdeki bütün kasların aynı anda boşaldığını hissettim. Sessizlik, bir ilaç gibi damarlarıma sızıyordu.
"Sadece sessizlik," diye fısıldadım kendi kendime. "Telefon yok, acil servis yok, kan yok."
Kalkıp şömineyi yaktım. Kuru çıralar hızla alev aldı; çıtırdayan reçinenin kokusu odaya yayılırken sarı alevler taş duvarlarda dans etmeye başladı. Mutfağa geçip kettle'a su koydum. Bir fincan sıcak çay yapıp şöminenin karşısına geçmek, battaniyenin altına girmek ve günlerdir zihnimi kemiren o tükenmişliği ateşe vermek istiyordum.
Kupayı alıp pencerenin kenarına yaklaştım.
Dışarıda fırtına giderek şiddetini artırıyordu. Yağmur camları döverken gözlerimi ormanın sınırına diktim. Simsiyah ağaç gövdeleri rüzgârda ağır ağır salınıyordu.
Tam fincanı dudaklarıma götürdüğüm sırada, ağaçların karanlığında bir hareket oldu.
Gözlerimi kıstım. Yorgunluğuma, uykusuzluktan odaklanamayan gözlerime verdim önce. Ama oradaydı. Karanlığın içinde, fırtınanın savurduğu dalların hemen ardında... Bir şey kımıldamıştı.
Rüzgârın savurduğu bir gölge olamayacak kadar iri, kütleli bir karaltı.
Ve bir saniye sonra, o zifiri karanlığın içinden iki donuk ışık noktası bana doğru parladı.
Bir çift göz. Normal bir hayvanın gözü gibi yeşilimsi ya da kırmızı değil; soluk, tekinsiz bir kehribar parıltısı. Bana bakıyordu. Evin camındaki ışığa değil, doğrudan pencerenin ardında duran bana kilitlenmişti.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Fincanı tutan elim hafifçe titredi; seramiğin içindeki çay hafifçe dalgalandı.
Gözlerimi kırpıp tekrar baktım.
Hiçbir şey yoktu. Sadece karanlık, rüzgâr ve kırbaç gibi inen yağmur.
Kendi kendime alaycı bir nefes verdim. ‘Tebrikler Efsun,’ dedim içimden, şömineye doğru geri dönerken. ‘Halüsinasyon aşamasına da geçtin. Dinlenmeye gerçekten ihtiyacın varmış.’
Ama bilmediğim bir şey vardı: O gözler bir yorgunluk yanılsaması değildi. Ve o sınırın ötesinde, karanlığın tam kalbinde, asırlık bir av başlamak üzereydi.