BÖLÜM 10

1183 Words
Boynumdaki iri parmaklarının sıcaklığı tenimi yakarken geri çekilmedim; tırnaklarımı avuçlarımın içine etimi delecek kadar sertçe batırdım. Gözlerimi onun kehribar gözlerine diktiğimde sesim titriyordu ama kelimelerimin arkasındaki irade keskindi. "Tamam," dedim, nefesim dudaklarına çarparak. "O meclisin önüne çıkacağım. Ama bir şartla, Devran." Devran’ın çenesindeki kaslar hafifçe gevşedi ama gözlerindeki o dipsiz karanlık değişmedi; tek bir kaşını milimetrik bir hareketle kaldırıp beni dinledi. "Bu bir yalan olacak," dedim, kelimelerin üzerine basarak. "Sadece Alize’nin o kanlı infazını durdurmak, o meclisi kandırmak için söylenmiş sahte bir unvan. Aramızda hiçbir şey olmayacak. Bana dokunmayacaksın, benden gerçek bir eş gibi davranmamı beklemeyeceksin. Tehdit bittiği, Alize durdurulduğu an beni o dağdan indireceksin." Devran dudaklarının kenarını alaycı, karanlık bir tebessümle kıvırdı. "Bir kurdun Alfasını şartlarla mı sınırlıyorsun hemşire?" "Dahası var," dedim, boynumdaki elini tutup sertçe aşağı indirerek. Bu kez parmakları direncime karşı koymadı, yavaşça göğsünün yanına düştü. "Hemen şimdi... O meclise tek bir adım bile atmadan önce ailemle konuşacağım. Annemin sesini duyacağım, onun iyi olduğunu bileceğim. Bir telefon vereceksin bana. Dağ evinde mahsur kaldığımı, fırtına yüzünden yolların kapandığını ama iyi olduğumu söyleyeceğim. Eğer onların güvende ve sakin olduğunu kendi kulaklarımla duymazsam... Değil o meclis, kafama sıksanız bile o salonda tek bir kelime etmem. Alize’nin kütüğüne kendi ayağımla yürürüm ama senin o sahte oyununun parçası olmam." Devran gözlerini kısmış, yüzümdeki her bir çizgiyi, gözlerimdeki o inatçı ateşi tartan bir ciddiyetle bana baktı. Gözlerindeki kehribar ışıkta bir anlığına yabani bir öfke parladı ama ardından gelen şey, bir Alfanın ilk kez bir insana karşı hissettiği garip, boyun eğmeyen bir saygıydı. "Baran," dedi Devran, arkasını dönmeden, sesi terasın taş tonozlarını titreterek. Terasın kapısı anında aralandı. Baran eşikte belirdi; elindeki dosyayı koltuğunun altına sıkıştırmış, dumanlı çelik mavisi gözleriyle ortamı süzerken yüzündeki o diplomatik soğukkanlılığı koruyordu. "Dinliyorum Alfa," dedi Baran. "Uydu bağlantılı güvenli hattı aç," dedi Devran, gözlerini benden bir saniye bile ayırmadan. "Efsun ailesini arayacak. Hat frekansı dışarıya tek bir sinyal dahi sızdırmayacak şekilde filtrelensin." Baran kaşlarını hafifçe kaldırıp bana baktı; dudaklarında hem şaşkınlık hem de takdir dolu bir tebessüm belirdi. "Divan toplanmadan hemen önce dış hat açmak büyük bir güvenlik riski Devran. Alize’nin gözcüleri sinyali yakalarsa..." "Emri duydun Baran," diye kesti Devran, sesi tartışmaya yer bırakmayacak bir kesinlikle gürledi. "Telefonu getir." Baran başını hafifçe eğip cebinden ince, siyah bir uydu telefonu çıkardı ve terasa doğru adım atıp cihazı bana uzattı. Telefonu titreyen ellerimle aldığımda ekranda şebekenin şifreli bir frekansta sabitlendiğini gördüm. Devran bana bir adım daha yaklaştı. Eğilip dudaklarını kulağımın hemen kenarına getirdi; teninden yayılan o kavurucu çam kokusu zihnimi uyuştururken fısıltısı bir uyarı gibi ruhuma kazındı: "Sesin titremiyecek Efsun. Nerede olduğunu, ne gördüğünü tek bir ima dahi etmeyeceksin. Sadece huzurlu bir fırtına masalı anlatacaksın. Çünkü o telefon kapandığı an... Aethelgard’ın en karanlık gecesi başlayacak." Devran ve Baran terastan içeri geçip kapıyı kapattığında, elimdeki uydu telefonunu sıktım. Titreyen parmaklarımla numarayı tuşladım. Hat bağlandığı an annemin endişeli ama beni duyunca rahatlayan o tanıdık sesi kulaklarımda çınladı. Yutkundum; göğsüme oturan o devasa suçluluk taşını çiğneyip soğukkanlılıkla konuştum. Dağ evinde fırtına yüzünden elektriklerin ve baz istasyonlarının çöktüğünü, yolların kardan kapandığını ama şöminenin başında sıcacık oturduğumu, hiçbir eksiğimin olmadığını söyledim. Bir süre daha sessizce dinlenip şehre öyle döneceğimi tembihledim. Telefonu kapattığımda terasın soğuk mermerine sırtımı yaslayıp derin, titrek bir soluk bıraktım. En azından ailem güvendeydi; bu kabusun kıyısında değillerdi. Teras kapısı hafifçe aralandı. İçeriye bu kez Devran değil, elinde buharı tüten bir fincan bitki çayıyla Rana süzüldü. "Konuştun mu?" diye sordu Rana fısıltıyla, yanıma gelip fincanı ellerimin arasına bırakırken. "Konuştum," dedim, sıcak seramiğe parmaklarımı sararak. "Onları bir yalana inandırdım ama en azından paniklemeyecekler." Başımı kaldırıp terastan aşağıdaki o devasa yer altı şehrine, sütunlara ve kemerli köprülere baktım. "Rana... Kafam patlamak üzere. Ben nereye düştüm böyle? Bu dağın altında ne dönüyor?" Rana yanımdaki taş korkuluğa kalçasını yasladı. Yüzündeki o şefkatli ifade biraz daha derinleşti, ela gözlerinde kadim bir ciddiyet parladı. "Aethelgard bir kale değil sadece Efsun, kendi içinde yaşayan devasa bir ekosistem," dedi, eliyle aşağıdaki seviyeleri göstererek. "Her kademenin kendi kanunu, kendi rengi vardır. En tepedeki Birinci Kademe, Arkonlar... Yani Devran’ın soyu. Onlar sadece bir yönetici değil; dağın kalbindeki Ak-Cevher’in manyetik frekansını dengeleyen, klanın kurdunu bir arada tutan çekirdek güçtür. İkinci Kademe Baran’ın zekâsıyla işler; kütüphaneler, antlaşmalar, insan dünyasıyla olan o hassas örtülü ilişkiler ve finansal ağlar oradan yönetilir." "Peki askerler?" dedim, o kürkleri kemik sarısı olan Koral ve Tugay’ı hatırlayarak. "Üçüncü Kademe, Sentineller," diye devam etti Rana. "Tugay ve Demir gibi savaşçılar burada yer alır. Sınır hatlarını, dağ geçitlerini ve dış dünyadan sızmaya çalışan tehditleri onlar engeller. Dördüncü Kademe ise Alize’nin hükmettiği Divan-ı Mizan’dır. Klanın yargı organıdır; yasaları denetler, sürgün kararlarını verir, ceza kütüğünü işletir. Bizler, yani hekimler, simyacılar ve şifacılar Beşinci Kademe’de, Ocak Seviyesi’nde yer alırız. İlaçları, seraları ve bu dağın canlılığını biz sağlarız. En dipte, Altıncı Kademe’de ise Ak-Cevher madenlerini kazıyan, dağın granit iskeletini döven madenciler ve işçiler yaşar." "Her şey kusursuz bir saat mekanizması gibi işliyor gibi anlatıyorsun," dedim, kaşlarımı çatarak. "Ama o gece kulübede gördüklerim bir mekanizma değildi. Bir felaketti. Haraslar..." Rana’nın dudaklarındaki o sakin tebessüm bir anda silindi. Fincanı tutan elleri kaskatı kesildi; gözlerini kentin en altındaki, derin bir yarıktan sızan karanlık su kanallarına dikti. "Haraslar sistemin çöplüğü değil Efsun," dedi Rana, sesini neredeyse terastaki rüzgârın bile duyamayacağı bir fısıltıya indirerek. "Onlar bir ordu haline geldi." "Nasıl bir ordu? Onların akıllarını yitirmiş, şuursuz yaratıklar olduğunu söylemiştin." "Öyleydiler," dedi Rana, ürpererek. "Kurdun vahşetine yenik düşüp sürülen her Vaelen dağın altındaki terk edilmiş su kanallarında çürümeye, birbirini parçalamaya mahkûmdu. Ta ki... o ortaya çıkana kadar." "Kim?" "Barlas…" İsim Rana’nın dudaklarından döküldüğü an terastaki havanın bir anda ağırlaştığını hissettim. "Barlas..." diye fısıldadım. "Harasların tek lideri," dedi Rana, gözlerinde sahici bir dehşetle. "Bir Harasın zihnini koruması, kurdunun vahşetini bir disipline sokabilmesi imkânsızdı. Ama Barlas bunu başardı. Yıllar önce o su kanallarının zifiri karanlığından çıktı; dağın altındaki bütün o parçalanmış, kuduz sürgünleri tek bir bayrak altında topladı. Onlara bir hedef verdi." "Devran’ı mı?" "Devran’ın canını," dedi Rana başını sallayarak. "Aralarındaki düşmanlık bu dağın en karanlık, en kanlı sırrıdır Efsun. Kimse nedenini bilmez. Baran bile o arşivlerin en derin sayfalarında bu kinin başlangıcını bulamadı. Devran o ismi duyduğu an kaledeki taşlar çatlar, Barlas ise Devran’ın adını duyduğu an su kanallarını kanla doldurur. Birbirlerinin kokusunu aldıkları anda ortada ne yasa kalır ne mantık. O kulübede Devran’ı pusuya düşüren, Harasların dişlerine o kök özü zehrini sürdüren bizzat Barlas’tı." Yutkundum. O gece o dağ evinde Devran’ın göğsünü paramparça eden o dişler, sadece başıboş canavarların saldırısı değildi; planlanmış, ölümcül bir intikamın ilk darbesiydi. "Ve Alize..." dedim, parçaları birleştirmeye çalışarak. "Alize bu işin neresinde?" Rana acı bir nefes verdi. "Alize sadece Devran’a sahip olmak istemiyor Efsun. Barlas’ın yarattığı bu tehdidi kullanarak Devran’ı köşeye sıkıştırmak, onu Divan’ın katı yasalarına boyun eğdirip kendi tahtına ortak etmek istiyor. Ve sen... o yaraları dikerek, Devran’ın o pusudan sağ çıkmasını sağlayarak ikisinin de planlarını altüst ettin. Barlas senin kokunu aldı; Devran’ı ayakta tutan o elleri kırmak isteyecek. Alize ise o Divan meclisinde seni Devran’ın elinden alıp boynunu vurmak için her şeyi yapacak." Rana elimi tuttu; parmakları buz gibiydi ama gözlerinde bana kenetlenen derin bir bağlılık vardı. "Bu akşam o salona girdiğinde arkanda sadece Devran durmayacak," dedi Rana kararlılıkla. "Ocak Seviyesi, yani biz şifacılar da seninleyiz. Ama gözünü dört aç Efsun... Çünkü bu dağda savaş sadece kılıçlarla değil, gölgelerin fısıltılarıyla verilir."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD