İlk iki gün, sanki üzerimden ağır bir silindir geçmiş gibi sadece uyudum.
Bedenim yılların uykusuzluğunu tahsil ediyordu. Sabahları şöminenin küllenmiş korları arasında uyanıyor, döküm çaydanlıkta demlediğim adaçayını içerken ahşap verandada oturup dağ havasını içime çekiyordum. Sessizlik başlarda ilaç gibi gelmişti; ne bir ambulans sireni vardı ne de acil servis kapısının o zihnime kazınan otomatik açılma sesi.
Ama üçüncü günün sabahında, zihnimdeki o kalın uyuşukluk perdesi aralandıkça bir şeyler batmaya başladı.
Mesleki bir lanetti bu; acilde çalışırken ortamdaki en ufak ritim bozukluğunu, monitördeki milisaniyelik gecikmeyi, hastanın tenindeki mikroskobik renk değişimini fark etmeye programlanırdınız. Beyniniz tehlikeyi ve anormalliği, siz mantıken adını koymadan önce hissederdi.
Ve bu ormanda... biyolojik ritim tamamen yanlıştı.
Öğleden sonra kalın hırkamı giyip evin etrafında kısa bir yürüyüşe çıktım. Çakıllı yoldan ayrılıp ağaçların arasına, nemli çam iğnelerinin yumuşattığı patikaya saptım. Hava buz gibiydi; nefesim havada beyaz buhar halkaları bırakıyordu.
İlk dikkatimi çeken şey mutlak ıssızlıktı. Bir ormanda çıtırtılar olurdu; kuşlar öter, sincaplar dallarda gezinir, böcek vızıltıları duyulurdu. Burası ise bir ameliyathane kadar sağırdı. Kuş sesi yoktu. Dallar sanki nefesini tutmuş gibi hareketsizdi. Sanki ormandaki tüm canlılar, baskın bir yırtıcının varlığını sezmiş de yuvalarına sinip görünmez olmaya çalışıyordu.
Biraz daha ileride, kurumuş bir huş ağacının gövdesine gözüm takıldı. Adımlarım yavaşladı.
Ağacın kabuğunda derin yarıklar vardı. Reçine taze taze sızıyordu, yani darbe yeniydi. Yaklaşıp parmaklarımı yarıklardan birinin içine soktum. Dört paralel çizgi... Bir ayının pençe izi olamayacak kadar muntazam, keskin ve derindi. Ama asıl tüylerimi ürperten şey yerden yüksekliğiydi. İzler, benim göğüs hizamdan başlıyordu.
Yere basan bir hayvanın bu yüksekliğe pençe atabilmesi için omuz hizasının en az bir buçuk metre olması gerekirdi. Doğada böyle bir kurt yoktu. Bir ayı ise ağaç kabuğunu böyle jilet gibi kesemezdi; parçalar, lifleri ezerdi. Bu izler sanki çelikten dökülmüş, devasa pençelerin kontrollü bir öfkeyle bıraktığı imzalardı.
Geriye doğru bir adım attım. Toprağa baktığımda ikinci gariplik çarptı gözüme.
Çamurda devasa bir pati izi vardı. Bir tabak büyüklüğündeydi; pençelerin toprağa saplandığı noktalar derin, ağırlığı en az iki yüz kiloluk bir cüsseyi işaret ediyordu. Ama birkaç adım ilerisinde o pati izi aniden kesiliyor, yerini derin bir bot izine bırakıyordu.
Kaşlarımı çattım. Eğilip baktım. Pati izinin bittiği yer ile insan adımının başladığı yer arasında tek bir çalı bile ezilmemişti. Sanki biri tam orada durmuş, yere basmış ve... yürümeye devam etmişti.
"Saçmalama Efsun," diye mırıldandım sesli bir şekilde, kendi sesimle sessizliği yırtmak istercesine. "İz üstüne basmıştır. Biri köpeğini gezdirmiştir."
Fakat mantığım bu açıklamayı hemen reddetti. Dağın bu kadar ıssız bir yamacında, çoban köpeğinin iki katı büyüklüğünde bir hayvanla kim dolaşırdı?
Huzursuzluk omurgamdan yukarı bir soğukluk gibi tırmandı. Adımlarımı hızlandırıp eve döndüm, ahşap kapıyı arkamdan kapatıp sürgüyü çektim.
O gece fırtına dinmişti ama gökyüzünü kaplayan dolunayın donuk, kireç beyazı ışığı tüm vadiyi aydınlatıyordu.
Gece yarısı saat üç sularında aniden uyandım.
Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Bir ses duymamıştım ama odanın içindeki hava ağırlaşmıştı; elektrik yüklü gibi bir basınç vardı. Battaniyeyi üzerimden atıp çıplak ayaklarımla buz gibi ahşap zemine bastım. Parmak uçlarımda pencereye yaklaşıp tülü hafifçe araladım.
Ay ışığı, evin önündeki açıklığı ve ormanın sınırını gümüş bir örtü gibi kaplamıştı.
Ve tam o anda, o ses yükseldi.
Bu bir çakal havlaması ya da belgesellerde duyduğum sıradan bir kurt uluması değildi. Çok derinden, dağın kayalık köklerinden geliyordu. Boğuk, gök gürültüsünü andıran, insanın göğüs kafesindeki kemikleri titreten bir tınıydı. Tek bir ses değildi; ardından başka bir yönden, daha tiz ve sert bir uluma ona karşılık verdi. Bir diğeri ise doğudaki sırttan katıldı.
Birbirleriyle konuşuyorlardı. Bir koro gibi değil; askeri bir tekmil gibi, nizam içinde, yeri göğü inleterek haberleşiyorlardı.
Pencere pervazını tutan parmaklarım bembeyaz kesildi. Seslerin içinde öyle bir tını vardı ki; ne kadar vahşi olursa olsun, salt hayvani bir akılsızlık taşımıyordu. Zihnimin içinde bir yankı bırakıyordu, adeta kelimelere dökülemeyen ama iradeyi ezen ağır bir buyruk gibi.
Sonra en uzaktan, vadinin en derin yarığından bir ses daha geldi.
Diğerlerinin hepsini anında susturan, zifiri karanlığın içinden yükselen o ses... O kadar kudretli, o kadar ezici ve yalnız bir ulumaydı ki, dağdaki bütün orman bir anda ölüm sessizliğine gömüldü. Diğer sesler bıçakla kesilir gibi kesildi. Saygıdan mı, yoksa mutlak bir itaatten miydi, bilmiyordum. Ama o ses yükseldiğinde odanın içindeki havanın bile soğuduğunu hissettim.
Perdeyi kapattım. Sırtımı duvara yaslayıp derin, titrek bir nefes aldım.
Babam buranın sessiz olduğunu söylemişti. İnsanlar yoktu, evet. Ama bu dağ boş değildi. Bu ormanın bir sahibi vardı; kendi kuralları, kendi sınırları ve geceye hükmeden görünmez orduları olan bir düzen.
Ve içimdeki o hemşire sezgisi, kan kokusunu kilometrelerce öteden alan o profesyonel dikkat bana tek bir şeyi fısıldıyordu:
O ulumalar sadece bir av çağrısı değildi. Ormanda bir savaş vardı ve o savaş, adım adım dağ evinin eşiğine doğru yaklaşıyordu.