BÖLÜM 9

1237 Words
Terastaki rüzgâr, kapının kapanmasıyla birlikte bir anda yön değiştirmiş gibiydi. Uçurumun dibinden yükselen serin hava eteklerimi savururken, Devran’ın heybetli cüssesinden yayılan o kavurucu ısı bütün soğuğu kırıyordu. Aramızda sadece üç adımlık bir mesafe vardı. Çıplak göğsündeki taze, pembeleşmiş dikiş izleri derin nefes alışverişleriyle geriliyor; tenindeki ardıç ve reçine kokusu, dağın o kadim ayazıyla birleşerek ciğerlerime doluyordu. İyileşmişti. O dağ evinde kollarımda can çekişen, kan gölünün ortasında yatan adam gitmiş; yerine Aethelgard’ın taşlarını titreten o karanlık, mutlak hükümdar geri dönmüştü. Ama bakışları... O zifiri kehribar gözlerindeki karanlık, kaledeki heykeller gibi soğuk değildi. Doğrudan gözlerimin içine kilitlenmişti; beni inceliyor, tenimdeki her titremeyi, göğsümün her kalkışını adeta kandan bir pusulayla tartıyordu. "Neden ayağa kalktın?" diye sordum, sesimin titremesini engelleyemeyerek ama hekimlik refleksimi bir kalkan gibi öne sürerek. "Yaraların hücresel olarak hızla kaynamış olsa bile o dikişlerin gerilme direnci henüz tam oturmadı. Ani bir göğüs kasılması hematom yapabilir." Devran dudaklarının kenarını milimetrik bir hareketle kıvırdı. Tehlikeli, vahşi bir tebessümdü bu; avının tedirgin ama cesur tavırlarını izleyen bir yırtıcının memnuniyeti vardı yüzünde. Aramızdaki mesafeyi tek bir ağır adımla eritti. Geri çekilmek istedim ama sırtım taş korkulukların soğuk mermerine çarptı. Kaçacak tek bir milim bile kalmamıştı. Devran iki elini birden mermer korkuluğa, belimin iki yanına dayadı. Beni tamamen kolları arasına, kendi göğsünün o devasa kafesine hapsetti. Üzerime eğildiğinde, göğsünden yayılan sıcaklık kazağımın kumaşını aşıp tenimi yaktı. Kömür karası saçlarının birkaç tutamı alnıma döküldü; nefesi dudaklarımın kenarını sıyırdı. "Üç gündür uykumun en dip kuyusundaydım, hemşire," dedi Devran. Sesi o kadar alçak, o kadar derinden gelen bir fısıltıydı ki, ciğerlerimde bir rezonans gibi yankılandı. "Zihnim karanlığa gömüldüğünde kurdum tek bir kokuya tutundu. Senin parmaklarına... Bileğimi tutan o küçük, kırılgan ellerine." Gözlerimi gözlerinden kaçırmaya çalıştım ama başparmağının boğumu çenemi usulca kavradı. Dokunuşu kaba değildi; aksine o devasa cüssesinden beklenmeyecek kadar ölçülü, neredeyse paha biçilmez bir kristale dokunurcasına narin bir baskıyla yüzümü yukarı kaldırdı. "Bana bak," dedi, bir buyruk gibi ama içinde garip bir teslimiyet barındıran bir sesle. "Gözlerimin içine bak, Efsun." Yutkundum. Kehribar gözlerindeki o dipsiz derinliğe baktığımda, Rana’nın az önce anlattığı her şey—o kehanet, Mizan-Kan, Alize’nin zehirli kini—bir sis gibi etrafımızı sardı. "Korkuyorsun," dedi Devran, başparmağını yanağımın kavisinde hafifçe gezdirerek. Parmaklarının altındaki tenim alev aldı. "Bu dağdan, duyduğun kehanetlerden... Benden." "Korkuyorum," dedim, dürüstlükten başka hiçbir silahım kalmadığını bilerek. "Çünkü ben sadece sıradan bir hayatı olan bir hemşireyim Devran. Benim dünyamda insanlar kurtlara dönüşmez, kadınlar kadim meclislerde kurban edilmek istenmez! Sen beni buraya zorla getirdin. Alize denen o kadın beni öldürmek için fırsat kolluyor ve sen... sen bana öyle bir bakıyorsun ki, sanki ben bu dağın bir esiriymişim gibi!" Devran’ın çenesi hafifçe kasıldı. Gözlerindeki kehribar ışıltı saniyenin onda birinde karardı; yüzü yüzüme biraz daha yaklaştı, öyle ki dudaklarımızın arasındaki mesafe bir nefes kadar azaldı. "Esir değilsin," dedi Devran, kelimelerin üzerine basarak. "Ama Alize’nin o zehirli hançerinin önünde de tek başına kalmayacaksın. O kızıl yılanın öfkesi boşuna değil. O, benim kanımı kimseye teslim etmeyeceğimi sanıyordu. Beni kendi soyunun kibrine mahkûm edeceğini sanıyordu. Ama sen o gece o dağ evinde sadece beni tedavi etmedin..." Boşta kalan elini kaldırdı; iri, nasırlı avucunu tam kalbimin üzerine, sol göğsüme bastırdı. Göğüs kafesimin altında delice çırpınan o ritmi avucunun içinde hissettiğinde kehribar gözlerinde karanlık, yakıcı bir sahiplenme alev aldı. "...sen benim kurduma bir mühür vurdun," diye fısıldadı. "Ve bir Arkon, kurdunun mühürlendiği kadını ne bu dağın yasalarına ne de Alize’nin meclisine yem eder." "Ne demek bu?" diye fısıldadım, nefesim onun dudaklarına çarparken. "Beni nasıl koruyacaksın? O meclis toplandığında ne söyleyeceksin?" Devran’ın dudaklarında acımasız, meydan okuyan bir tebessüm belirdi. Eğilip alnını alnıma yasladı; teninden yayılan o vahşi sıcaklık zihnimi tamamen uyuşturdu. "Divan bu akşam toplanıyor Efsun," dedi Devran, sesi dağın temellerini sarsacak bir kararlılıkla çıktı. "Alize seni o taş kütüğün üzerine yatırıp boynunu vurmak için yargıçlarını topladı. Ama o salona girdiğimizde, Alize’nin ve bütün klanın karşısına bir tutsak olarak çıkmayacaksın." Geri çekilip gözlerimin ta içine baktı; o kehribar hareler bir imparatorun sarsılmaz fermanıyla parıldadı: "O meclisin karşısına... Birinci Kademe’nin, Arkon Alfasının seçilmiş eşi olarak çıkacaksın." Duyduğum kelimeler beynimde bir şarapnel gibi patladı. Göğsüme dayalı duran elini var gücümle iki elimle tutup kenara ittim. Bir kayayı yerinden oynatmaya çalışmaktan farksızdı ama öfkem öylesine kör ve ani bir patlamayla taştı ki, o iki adımlık çemberin içinden sıyrılıp geriye çekilmeyi başardım. Sırtım taş korkuluklardan koptu, nefes nefese Devran’ın yüzüne baktım. "Sen ne dediğinin farkında mısın?!" Sesim terasın taş tonozlarında yankılandı; rüzgârın uğultusunu bile yaran tiz, öfkeli bir çığlıktı bu. "Ne eşi?! Ne seçimi?! Sen kimsin de benim adıma böyle bir karar alabiliyorsun?!" Devran bir milim bile kımıldamadı. Kollarını korkuluktan indirip ağır ağır doğruldu; heybeti terasın üzerine çökerken kehribar gözlerindeki o karanlık, tavizsiz sükûnet çıldırmam için tek başına yetiyordu. "Sesini alçalt," dedi sadece, sesi sakin ama mezar kadar derindi. "Alçaltmıyorum!" diye haykırdım, işaret parmağımı çıplak göğsündeki taze dikişlere doğru doğrultarak. "Bana bak dağ ayısı, ben senin klan oyunlarının, taht kavgalarının piyonu değilim! O kızıl saçlı kadına inat olsun diye, o meclisteki heykellere meydan okuyacaksın diye beni kurban edemezsin! Ben bir eşya mıyım? Bir unvan mıyım? Ben bir hemşireyim, bir insanım!" Gözlerim doldu ama ağlamamak için tırnaklarımı avuçlarıma öyle bir batırdım ki tenim sızladı. Kafamın içinde bir anda o dağ evine gitmeden önceki hayatım, hastane koridorları, annemin ses tonu şimşek gibi çaktı. "Benim bir hayatım var burada olmayan!" dedim, sesim çatlayarak ama öfkeden geri adım atmadan. "Benim bir ailem var Devran! Annem iki gündür benden haber alamıyor, telefonum kapalı, aklını kaçırmak üzeredir! Arkadaşlarım... Mesaim, nöbetlerim, arkamda bıraktığım her şey var! Birkaç gün sessizlik istedim diye çıktığım yolda beni bir zindana kapatıp 'artık benim eşimsin' diyemezsin! Anladın mı beni?! Diyemezsin!" Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Soğuk ter damlaları şakaklarımdan süzüldü. "Beni hemen, şu an o dağın dışına çıkaracaksın. Araba verin, yolumu açın... Ben evime gideceğim." Devran tek bir kelime dahi etmeden bana doğru iki ağır adım attı. Geri çekilmek istedim ama bacaklarım titriyordu; kaçacak yerim yoktu. Tam önümde durdu. Boy farkı yüzünden başımı tamamen kaldırmak zorunda kaldım. Yüzündeki o mermer sertlik tek bir santim bile yumuşamamıştı; aksine çenesi öyle bir kilitlenmişti ki derisinin altındaki kas lifleri gerim gerim geriliyordu. Eğildi. Gözlerimiz arasındaki mesafeyi sıfıra indirdi. Yaydığı o sıcak çam ve ezici Alfa aurası ciğerlerimi tıkadı; sesindeki fısıltı rüzgârı bile donduracak bir kesinlik taşıyordu. "Evine mi?" dedi Devran, kelimeleri buzdan bir hançer gibi tek tek saplayarak. "Hangi evine Efsun? O dağ yolundan aşağı tek başına adım attığın an, Alize’nin sınır Sentinelleri arabanı uçurumdan yuvarladığında sığınacağın o mezara mı?" "Yalan söylüyorsun!" "Ben yalan söylemem," diye gürledi Devran, ilk kez sesindeki o kadim hırıltıyı serbest bırakarak. Terasın taş zemini titredi. "O kulübede kanıma dokundun. Dikiş attığın o damarlardan akan kan, klanın bin yıllık kutsal emanetiydi. Alize senin kokunu aldı. O kadın seni sadece bir yabancı olarak görmüyor; seni klanın kanını kirleten, yok edilmesi gereken bir hastalık olarak görüyor! Eğer bu akşam o Divan’ın karşısına benim korumam altında, benim dokunulmaz eşim olarak çıkmazsan... Yarın sabah ailen senin o çok sevdiğin hastanenden değil, adli tıp morgundan parçalanmış cesedini teslim alır!" Kelimeleri göğsüme bir balyoz gibi indi. Dudaklarım titredi, nefesim kesildi. Devran elini uzattı; iri, nasırlı parmakları boynumun yan tarafına, tam nabzımın delice vurduğu noktaya yerleşti. Dokunuşu alev gibiydi ama avucunun içindeki o ezici sahiplenme beni yerime çiviledi. Başparmağının boğumuyla çenemi hafifçe sıktı; kehribar gözlerindeki o dipsiz karanlık doğrudan ruhumun en dip köşesine kilitlendi. "Seçim şansın olduğunu mu sanıyorsun?" diye fısıldadı Devran, dudakları şakağıma teğet geçerken. "O kapıdan içeri girdiğin an insan dünyan bitti. Ailenin nefes almaya devam etmesini, o hastanenin kapısından bir daha geçebilmeyi istiyorsan... Bu gece o salonda başını dik tutacaksın. Benim yanımda duracaksın. Ve bu dağın kurallarına göre yaşayacaksın."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD