Ertesi gün hava kurşun gibi ağırdı.
Güneş bulutların arkasından hiç çıkmadı; gökyüzü donuk, puslu bir griye bürünmüştü. Gece duyduğum o kemik titreten ulumaların yankısı kulaklarımdan silinmemişti. Gün boyunca evin içinde oyalanmaya çalıştım: Birkaç fincan filtre kahve yaptım, getirdiğim tıp dergilerini karıştırmaya çalıştım ama satırları okuyamıyordum. Gözlerim istemsizce sürekli büyük salondaki pencereye, ağaçların o hareketsiz, tekinsiz sınırına kayıyordu.
Öğleden sonra rüzgâr yeniden yön değiştirdi. Dağın zirvelerinden aşağıya doğru inen dondurucu bir fırtınanın kokusu vardı havada: Nemli toprak, reçine ve yaklaşan bir şimşek yükü.
Hava kararmadan önce verandaya çıkıp kenara yığılmış meşe odunlarından kucağımı dolduracak kadarını içeri taşıdım. Odunları şöminenin kenarına dizerken içimdeki tedirginlik gitgide tırmanıyordu. Kapının sürgüsünü iki kez kontrol ettim, pencerelerin kilitlerini sıktım. Kendimi güvende hissetmek istiyordum ama bu kütük evin, dün gece o ulumalarını dinlediğim varlıklara karşı kağıttan bir kutudan farksız olduğunu içten içe çok iyi biliyordum.
Saat dokuza doğru beklenen fırtına koptu.
Yağmur çatıyı kurşun gibi dövmeye başladı. Rüzgâr bacada tekinsizce uğulduyor, pencerelerin ahşap çerçevelerini sarsıyordu. Şömineye kalın bir kütük atıp sarı alevlerin çıtırtısını dinleyerek koltuğa çekildim. Elimde ıhlamur kupası vardı ama boğazımdan tek bir yudum bile geçmiyordu.
Gece yarısına doğru elektrikler aniden kesildi.
Bir "çıt" sesiyle tavan lambası söndü; koca salon bir anda şöminenin duvara vuran titrek, turuncu gölgelerine teslim oldu. Kalbim göğüs kafesime sert bir darbe indirdi. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım; dağ başında fırtınada elektrik kesintisi sıradan bir olaydı. Hemen sehpada duran kalın feneri elime aldım.
Tam o anda, dışarıdaki rüzgârın ve gök gürültüsünün gürültüsünü ezen bir ses duyuldu.
Verandadan gelen tok, ağır bir darbe.
Elimdeki feneri kucağıma düşürüyordum az kalsın. Nefesimi tutup donakaldım. Ahşap basamaklarda bir şey sürükleniyordu; ağır, hantal ve kesik kesik bir hareket.
Ardından kapıya yaslanan devasa bir ağırlık. Ahşap kütükler gıcırdadı, kapı pervazı esnedi.
Korkudan donup kalmak yerine, acil servisin o yıllarca damarlarıma işlediği refleksi devreye girdi: Şok anını atla, eyleme geç. Feneri sıktım, sessiz ama hızlı adımlarla kapıya doğru ilerledim. Kapının ardındaki sesi dinledim.
İçerideki fırtınayı bile bastıracak kadar boğuk, derinden gelen, hırıltılı bir soluk alışverişi vardı. İnsan nefesi olamayacak kadar ciğerleri zorlayan, yaralı bir canavarın iniltisine benzeyen bir ses. Ve kapının altındaki eşik boşluğundan içeriye, rüzgârın getirdiği o koku sızdı: Taze demir pası gibi keskin, ağır bir kan kokusu.
Daha fazla bekleyemedim. Sürgüyü tek bir hamlede hızla geri çektim, kilidi çevirip kapıyı içeri doğru çektim.
Fırtına buz gibi bir tokat gibi yüzüme çarptı. Yağmur içeri savrulurken fenerin beyaz ışığını eşiğe doğru indirdim.
Eşikte, verandaya boylu boyunca yığılmış bir beden vardı.
"Hey!" diye bağırdım rüzgâra karşı, dizlerimin üzerine çökerek. "Beni duyuyor musun?!"
Cevap yoktu. Yüzükoyun yatıyordu. Sırtındaki kalın siyah palto tırnaklarla lime lime edilmiş, altındaki kumaş paçavraya dönmüştü. İnanılmaz derecede yapılı, devasa bir adamdı; geniş omuzları kapının neredeyse tüm girişini kapatıyordu.
Hemen parmaklarımı boynundaki şah damarına bastırdım.
Bastırdığım an elektrik çarpmış gibi elimi geri çekecektim az kalsın. Ten alev alevdi. Meslek hayatımda hiç böyle bir şey görmemiştim; vücut ısısı en az 41-42 dereceydi, havale geçirmesi, beyninin yanması gerekirdi. Ama asıl imkânsız olan nabızdı. Nabız bir insan kalbi gibi vurmuyordu; derinden, göğsünü bir motor gibi sarsarak, inanılmaz bir hız ve güçle zonkluyordu.
"Lanet olsun, donacaksın..."
Onu kollarının altından tutup var gücümle içeri çekmeye çalıştım. Bir kaya kütlesini yerinden oynatmaya çalışmak gibiydi; bacaklarım titredi, dişlerimi sıktım ve onu santim santim oturma odasındaki halının üzerine çekmeyi başardım. Kapıyı hızla kapatıp sürgüyü sürdüm. Sırtımı kapıya yaslayıp ciğerlerime hava doldurdum.
Feneri sehpanın üzerine sabitleyip ışığı adamın üzerine çevirdim. Şöminenin aleviyle fenerin beyaz ışığı yüzünde birleşti.
Kömür karası, ıslak saçlar alnına yapışmıştı. Çenesi keskin, biçimli ve acıyla kilitlenmişti; yüzü bir heykel kadar kusursuz ama ölümün sınırında bir gölge taşıyordu.
Vakit yoktu. Koridordan acil müdahale çantamı kaptım. Yere çöküp makasla göğsündeki paçavraya dönmüş kumaşları hızla kestim. Gördüğüm manzara karşısında nefesim ciğerlerimde tıkandı.
Göğsünden sağ kaburgalarına doğru inen, deriyi ve kas liflerini paramparça etmiş derin yarıklar vardı. Bu yaralar bir bıçak darbesi değildi; devasa, vahşi bir yaratığın pençeleriyle açılmıştı. Kan koyu, neredeyse zift gibi yoğun akıyordu.
Ama asıl dehşet verici olan yaraların altındaki dokuydu.
Ben bir hemşireydim. Hücresel iyileşmenin günleri, haftaları aldığını bilirdim. Fakat bu adamın göğsündeki kas dokuları... gözlerimin önünde mikroskobik lifler halinde birbirine uzanıyor, yarayı akıl almaz bir çabayla kendi kendine kapatmaya çalışıyordu.
Ve boynunun kenarındaki taze kan pıhtılarının arasından, halının üzerine kuzguni, zifiri karanlık gibi parlak ve ışığı yutan birkaç sert tüy döküldü.
Tüyleri parmak ucumla aldım. Bir insanın bedeninde bunun ne işi vardı?
"Şoka giriyorsun," diye fısıldadım, şaşkınlığımı profesyonel soğukkanlılığımın ardına iterek. "Kanamanı durdurmam lazım. Sakın ölme, duyuyor musun beni?"
Gazlı bezi antiseptikle ıslatıp en derin yarığın üzerine bütün ağırlığımla bastırdım.
Tam o anda, adamın bütün bedeni yay gibi gerildi.
Bileğimi bir mengene kavradı.
Kavrayış o kadar ani, o kadar eziciydi ki kemiklerimin birbirine sürtündüğünü hissettim; acıyla inledim ama elimi çekmedim.
Adamın gözleri açıldı.
O an nefes almayı unuttum. Gözbebekleri insan gözü gibi değildi; saniyenin onda biri kadar bir sürede zifiri karanlıktan sıvı bir kehribara, vahşi ve kor gibi yanan bir altına dönüştü. İradesi yerinde olan bir yırtıcının, son gücüyle avına değil, tehdide odaklanan bilinci vardı o gözlerde.
Gözlerimiz kilitlendi. Canımı yakıyordu ama gözlerindeki acının büyüklüğünü görüyordum.
"Bırak..." dedim, sesimin titremesine izin vermemeye çalışarak. "Sana yardım etmeye çalışıyorum. Kanamayı durdurmazsam öleceksin."
Adamın göğsü derin, hırıltılı bir solukla kalkıp indi. Kehribar gözleri yüzümde, titremeyen ellerimde, boynumdaki stetoskop izinde gezindi. Parmaklarındaki o kemik kıran baskı bir nebze hafifledi ama bileğimi tamamen bırakmadı.
Dudakları aralandığında çıkan ses bir insandan ziyade, dağın en derin yarığından kopup gelen o kudretli ulumanın boğuk bir fısıltısıydı:
"Işıkları söndür..."
Kanlı nefesi yüzüme çarptı. Gözleri evin karanlık penceresine doğru kaydı; çenesi kasıldı.
"Feneri kapat... Buradalar."