BÖLÜM 4

1061 Words
Bileğimi sıkan parmaklarının mengenesinden kurtulduğum an tereddüt etmedim. Reflekslerim korkumdan daha hızlıydı. Uzanıp sehpadaki fenerin düğmesine bastım; bembeyaz ışık bir anda söndü, koca oda sadece şöminenin duvara vurduğu titrek, soluk kızıl gölgelere gömüldü. Odanın içi bir anda buz kesti. Fırtınanın gürültüsü kesilmemişti ama evin çevresinde başka bir ritim başlamıştı. Ahşap verandadan çıtırtılar yükseliyordu; ağır, temkinli, pençelerin cilalı tahtaya sürtünürken çıkardığı o tekinsiz ses. Yerdeki adam dişlerini birbirine öyle bir kuvvetle sıktı ki çene kemikleri derisini delecek sandım. Göğsündeki derin yaralardan dökülen koyu kan zemin tahtalarının arasına sızıyordu ama ayağa kalkmaya çalıştı. Kolundan yakalayıp bütün ağırlığımla omzuna bastırdım. "Kımıldama! Dikişsiz bu kanamayı durduramam, kalkarsan arter patlar!" "Geldiler..." diye fısıldadı. Sesi göğsünde yankılanan metalik bir homurtu gibiydi. Kehribar gözleri şöminenin alevinde alev alev parlıyordu. "Kokumu aldılar." Daha ne olduğunu soramadan, salonun ormana bakan geniş penceresi korkunç bir gürültüyle içeri patladı. Cam kırıkları şarapnel gibi oturma odasına saçıldı. Çığlığımı boğazıma tıkıp yere kapandım, kollarımı başımın üzerine kenetledim. Fırtınanın dondurucu rüzgârı, ıslak çam kokusu ve vahşi bir leş kokusu bir anda odayı doldurdu. Başımı kaldırdığımda gördüğüm şey, insan aklının sınırlarını paramparça edecek cinstendi. Pencerenin kırık pervazında iki canavar duruyordu. Bunlar kurt değildi; en azından tıp kitaplarının, biyolojinin ya da belgesellerin anlattığı hiçbir türe benzemiyorlardı. Omuz hizaları neredeyse bir buçuk metreyi bulan, bir ayının cüssesine sahip ama bir tazı kadar çevik iki devasa yaratıktı. Ve kürkleri... Kürkleri kirli, çamurla sıvanmış, yer yer dökülmüş, pas tutmuş bir demir gibiydi ve lekelenmişti. Boyunlarındaki tüyler kabarmış, dudakları geriye çekilmişti. Bembeyaz, hançer gibi dişlerinin arasından yere buhar tüten salyalar damlıyordu. Ama asıl dehşet verici olan, bana ve yerdeki adama bakan o kan çanağına dönmüş kırmızımtırak gözlerindeki sapkın açlıktı. Yanımdaki adam hırladı. Bu ses bir insandan çıkamazdı. Yanımda uzanan bedenin birdenbire gerildiğini, sırtındaki kasların kabardığını gördüm. Derisinin hemen altından, kemiklerin yer değiştirdiğini andıran kuru, korkunç kırılma sesleri geldi. Nefesim kesildi; tıp eğitimim gözlerimin önünde çöpe atılıyordu. İnsan omurgası o açıyla bükülemez, göğüs kafesi o şekilde genişleyemezdi. "Dönüşme..." diye tısladı adam kendi kendine, adeta zihninde bir canavarla güreşir gibi alnını yere vurdu. Kan öksürdü. "Zehir... zihnim dağılıyor..." Pas rengi, kirli kürkleri olan yaratıklardan biri doğrudan üzerimize doğru hamle yaptı. Zaman yavaşladı. Düşünmedim bile; yerdeki ecza çantasından elime gelen ilk şeyi, uzun paslanmaz çelik hemostatik makası ters çevirip kavradım. Yaratık pençesini adamın boynuna indirmek için üzerimize atladığı an, yerdeki adam devasa bir hamleyle beni arkasına savurdu. Kendi bedenini siper etti. Yaratığın pençeleri adamın zaten parçalanmış olan omuz kaslarına gömüldü. Adamın dudaklarından boğuk bir inilti koptu ama boşta kalan eliyle yaratığın gırtlağını öyle bir kavradı ki, o devasa canavar havada asılı kaldı. İki yüz kiloluk bir yırtıcıyı tek bir kolla zapt ediyordu. "Efsun... arkaya!" diye kükredi. Adımı nasıl biliyordu, o hengâmede nereden duymuştu bilmiyordum. İkinci pas renkli yaratık masanın üzerinden dolanıp tam yanıma indi. Sıcak, kan kokan nefesi yüzüme çarptı. Sarı sivri dişleri parladı. Yere düştüğüm yerden makasın sivri ucunu var gücümle yaratığın bana uzanan devasa ön bacağındaki eklem boşluğuna, tendonların en zayıf olduğu anatomik noktaya sapladım. Yaratık kulakları sağır eden acı dolu bir ulumayla sarsıldı. İğrenç bir kan fışkırdı üzerime. Geriye savrulup dişlerini bana geçirmek için çenesini açtığı an— Evin ahşap çatısı sarsıldı. Dışarıdaki verandadan öyle bir ses geldi ki, evin tüm kütükleri zangırdadı. Sanki bir kaya bloğu gökten verandaya inmişti. Giriş kapısı menteşelerinden fırlayıp salona uçtu. İçeriye fırtınayla birlikte iki yeni gölge daldı. Gözlerimi kırpıştırdım, şöminenin titrek ışığında gördüğüm şey nefesimi tamamen kesti. Kapıdan girenler de o devasa yaratıklardandı ama az öncekiler gibi paslı, kirli ve paçavra kürkleri yoktu. Bu iki kurt; kışın donmuş bozkır otlarını, rüzgârın aşındırdığı dağ kayalarını andıran solgun bir kum renginde, açık bej ve kemik sarısı pürüzsüz kürklere sahipti. Omuzları o kadar genişti ki kapı boşluğundan neredeyse yan geçmek zorunda kalmışlardı. Hareketlerinde bir başıboşluk ya da kör vahşet yoktu; iki eğitimli asker gibi, milimetrik bir nizam ve ölümcül bir sessizlikle içeri süzüldüler. Bozkır rengi kurtlardan daha iri ve geniş olanı, tek bir sıçrayışta beni köşeye sıkıştıran pas renkli yaratığın üzerine kule gibi indi. Havadayken yaratığın boynunu devasa çenesiyle yakaladı; tok bir kemik kırılma sesi oturma odasında yankılandı. Hiç zorlanmadan, tek bir boyun darbesiyle pas rengi canavarı duvara fırlattı. Ahşap kütükler çatladı, yaratık cansız bir çuval gibi yere yığıldı. Diğer bej renkli, daha çevik olan kurt ise yerdeki siyah saçlı adamın üzerindeki ikinci pas rengi saldırganın üzerine atıldı. Omuz darbesiyle onu adamın üzerinden söküp aldı, şöminenin kenarındaki döküm ızgaraya çarparak yere mıhladı. Pençesini boğazına öyle bir bastırdı ki, yaratık debelenmeyi bile başaramadan boğuk bir hırıltıyla teslim oldu. Birkaç saniye içinde odadaki vahşet bıçak gibi kesildi. Sadece kırık pencereden içeri savrulan yağmur damlaları ve iki devasa bej kurdun burun deliklerinden çıkan buharlı, derin solukların sesi kaldı. Sırtımı duvara yaslamış, elimdeki kanlı makası göğsüme bastırmış vaziyette titriyordum. Kalbim boğazımda atıyordu. Solgun kemik rengi kürkleri olan o iki devasa kurt, aynı anda başlarını bana çevirdi. Bana doğru bir adım attılar. Boyutları dehşet vericiydi; dik durduklarında boyumun çok üzerine çıkacak bir azametleri vardı. Ama gözleri... Gözlerinde pas renkli olanlardaki o şuursuz delilik yoktu. Biri dumanlı, zeki ve soğuk bir yeşillikle bakıyordu; diğeri ise alaycı, kıvılcımlı bir kehribarla beni baştan aşağı süzüyordu. Sanki beni bir av gibi değil, akıl almaz bir merakla inceliyorlardı. "Geri durun..." Yerdeki sesle birlikte iki devasa bozkır kurdu anında dondu. Yerde, kan gölünün ortasında yatan adam güçlükle dirseğinin üzerinde doğruldu. Çenesinden göğsüne doğru kan süzülüyordu. Kömür karası saçlarının arasından gözlerini kaldırdı; o gözler hâlâ sıvı bir kehribar gibi alev alevdi. O anda akıl almaz bir şey oldu. O iki devasa, birer tonluk yırtıcıyı andıran bej renkli kurt; yerdeki o yaralı, bitkin adama doğru tek bir adım dahi atmadı. Tam tersine, devasa kafalarını hafifçe yere doğru eğdiler. Kulaklarını geriye yatırıp ön patilerini hafifçe kırarak ona doğru mutlak, sarsılmaz bir teslimiyetle başlarını büktüler. Yaralı adam derin, zorlanan bir nefes aldı. Bakışları benden ayrılıp o iki kurda döndü. Sesi insan sesinden farksızdı artık ama içinde dağları titreten o kadim otoritenin ağırlığı vardı: "Koral... Tugay..." Adamın dudaklarından bu iki isim döküldüğü an gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bu canavarlara insan isimleriyle hitap ediyordu. Ve o devasa yaratıklar... bu isimleri sanki rütbeleriymiş gibi tanıyor, yerdeki adamın karşısında birer emir kulu gibi kıpırdamadan bekliyordu. Siyah saçlı adam yeniden bana döndü. Gözlerindeki kehribar parıltı bir anlığına titreşti, yerini karanlık bir tükenmişliğe bıraktı. "Korkma," dedi fısıltıyla. Bu son kelimesi oldu; bilinci kapandı ve başı sertçe ahşap zemine düştü. Oturma odamda iki ölü canavar, iki devasa bej renkli kurt ve kanlar içinde yatan siyah saçlı bir adamla baş başa kalmıştım. Ve ben... sadece tatil yapmak isteyen bir hemşireydim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD