BÖLÜM 5

1669 Words
Oturma odasında zaman durmuş gibiydi. Kırık pencereden giren fırtına içeriye yağmuru savuruyor, şöminenin alevleri rüzgârla delice dalgalanıyordu. Bir köşede boyunları kırılmış o iki kirli pas rengi yaratığın cesetleri; tam karşımda ise birer kaya kütlesi gibi dikilen, kürkleri kuru bozkır otunu ve kemik sarısını andıran iki devasa kurt... Elimdeki cerrahi makası göğsüme doğru biraz daha çektim. Parmaklarım kaskatı kesilmişti. Yerde bilincini kaybeden siyah saçlı adama doğru adım atmaya cesaretim yoktu ama göğsündeki yırtıklardan sızan o koyu kan, halının desenlerini yutmaya devam ediyordu. Hipovolemik şok... Kan basıncı hızla düşüyordu. Tıp eğitimi, dehşetin en tepe noktasında bile beynimin kıvrımlarından silinmiyordu. Dumanlı yeşil gözleri olan bej kurt—adamın Koral dediği burnunu hafifçe havaya kaldırdı. Beni baştan aşağı süzdü; bakışları bir hayvanın tehditkâr kilitlenmesinden çok, sahadaki her ayrıntıyı kaydeden soğukkanlı bir askerin analizi gibiydi. Diğeri, daha iri ve geniş omuzlu olan Tugay ise adeta yerdeki adamın üzerine kapanmak istercesine huzursuzca homurdandı, devasa patilerini halıya sürttü. Sonra, kırık kapının eşiğinde yeni bir gölge belirdi. İki bozkır kurdunun kulakları aynı anda dikildi. Hırıltı çıkarmadılar; aksine hafifçe yana çekilip verandadan içeri doğru uzanan boşluğu açtılar. Gelen, bir kurt değildi. Eşikten içeri önce parlak, çamursuz siyah deri botlar adım attı. Ardından, fırtınanın ortasında kalmış olmasına rağmen tek bir kırışıklığı bile bozulmamış koyu füme bir palto ve kusursuz kesimli bir takım elbise... Gözlerimi kırpıştırdım. Bir kabusun ortasındaydım da mantığım bilincimle alay mı ediyordu? Dışarıda canavarlar birbirini parçalarken kapımdan içeri bir bürokrat, bir diplomat gibi sakin adımlarla bir adam giriyordu. Adam eşikte durdu. Islak, küllü açık griye çalan açık kumral saçlarını tek bir zarif el hareketiyle geriye doğru taradı. Çehresi mermerden oyulmuş gibi keskin, pürüzsüz ve ürkütücü derecede sakindi. Bakışları önce yerdeki pas rengi ölü yaratıklara kaydı; dudaklarının kenarı tiksintiyle hafifçe kıvrıldı. Ardından yerde yatan siyah saçlı adama ve onun etrafındaki kan gölüne baktı. Yüzündeki o taş gibi ifade milim oynamadı ama boyun kaslarının bir saniyeliğine kasıldığını gördüm. En sonunda, gözleri odanın köşesinde yere çökmüş, elinde kanlı cerrahi makasla titreyen bana döndü. Gözleri... Hayatımda hiç böyle bir göz rengi görmemiştim. Soğuk, dumanlı bir çelik mavisi; sisli bir sabahın ayazı gibi donuk ve delici. O bakışlar üzerime kilitlendiği anda, sadece fiziksel olarak değil, kafamın içindeki bütün düşünceler tartılıyormuş gibi ağır bir baskı hissettim. "Nabzı?" Sesi buz gibiydi. Ne bir selamlama vardı ne bir şaşkınlık ne de bir panik. Boğuk, ölçülü ve doğrudan sonuca odaklıydı. Soru o kadar doğrudan ve o kadar mesleki bir yerden geldi ki, beynimdeki felç bir anda çözüldü. Makası sıkıca tutup konuştum, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak: "Y-yüz ellinin üzerinde... Aritmik. Ama vücut ısısı mantıksız derecede yüksek. Kanamayı durdurmazsanız yarım saate kalbi durur." Adam kaşlarını milimetrik bir açıyla kaldırdı. Bakışları elimdeki cerrahi makasa, yerdeki gazlı bezlere ve hemen yanımdaki ilk yardım çantasına kaydı. "Hemşire," dedi kısaca. Bir soru değil, kesin bir teşhisti. Yanındaki iki bej kurda döndü. Tek bir kelime etmedi; sadece çenesiyle dışarıyı işaret eden ufak bir hareket yaptı. O devasa, yüzlerce kiloluk iki yırtıcı; bu adamın tek bir baş hareketiyle hiçbir itiraz göstermeden kırık kapıdan dışarı süzüldü. Dışarıdaki verandada bir nöbetçi gibi yerlerini aldıklarını, yağmurun sesinin arasına karışan ağır nefeslerinden anlıyordum. Gri saçlı adam yere, siyah saçlı adamın yanına doğru diz çöktü. Kumaş pantolonunun yerdeki kana bulanmasını zerre umursamadı. Uzun, biçimli parmaklarını adamın boynuna götürdü; şah damarını birkaç saniye dinledi. "Zehir," dedi kendi kendine, sesi alçak ama bir ferman kadar sertti. "Harasların dişlerindeki kök özü. Zihinsel odağını kırmaya çalışmışlar." "Biyolojik olarak imkânsız şeyler oluyor!" diye çıkıştım sonunda, sırtımı duvardan ayırıp bir adım öne çıkarak. Korkum yerini hekimlik öfkeme bırakıyordu. "Yaraları kendi kendine kapanıyor ama kanaması çok fazla! Ve o... o boynundan dökülen tüyler... Siz nesiniz?!" Adam başını kaldırdı. Çelik grisi gözleri gözlerimin içine kilitlendiğinde odadaki havanın biraz daha soğuduğunu hissettim. "Şu an ne olduğumuzun bir önemi yok, küçük hanım," dedi son derece sakin bir fısıltıyla. "Şu an önemli olan tek bir şey var: Bu sedirde yatan adamın nefes almaya devam etmesi." Gözlerini yerdeki adamın parçalanmış göğsüne indirdi, sonra tekrar bana baktı. "Ben Baran," dedi, sesi resmi bir tanışmadan çok tehlikeli bir anlaşmanın ilk maddesi gibiydi. "Ve sen... eğer onun kalbinin durmasına izin verirsen, bu gece bu vadideki hiçbir canlı gün doğumunu göremez. Şimdi o elindeki aletleri topla ve işini yap." Kırmızı far ışıkları, kırık pencerenin pervazlarından içeri süzülüp oturma odasının ahşap duvarlarını kan rengine boyadı. Dışarıda motor sesleri sustu. Yağmurun şakırtısına karışan sert, ritmik bot sesleri verandaya yaklaştı. Kapı eşiğinde nöbet tutan Koral ve Tugay’ın kürklerinden derin, tehditkâr hırıltılar yükseldi ama gelenler klandandı; saldırmadılar, sadece yolu açmak zorunda kaldılar. Kırık kapıdan içeri iki muhafız girdi. Kürkleri insan formunda bile hissedilen koyu pas kızılı ve köz rengi ceketler giymişlerdi; elleri bellerindeki ağır silahlardaydı. Ama asıl varlık, onların hemen arkasından odaya adım attı. Topuklu çizmelerin ahşap zemine vuran tok ve keskin sesi, odadaki fırtınanın uğultusunu bile bastırdı. Kadın içeri girdiğinde ortamdaki oksijen çekilmiş gibi hissettim. Uzun boylu, kusursuz bir diklikteydi. Üzerindeki koyu kızıl yün kabanın yakaları kalkıktı; bakır-kızıl saçları kusursuz bir düzenle arkasında toplanmıştı. Porselen kadar beyaz teni, şöminenin ışığında donuk bir mermeri andırıyordu. Ama en dehşet verici olanı gözleriydi; köz renginde, yakıcı, kibirle ve buz gibi bir otoriteyle parlayan ela-kehribar gözler. Bakışları önce yerdeki ölü pas rengi yaratıklara, ardından koltukta kanlar içinde yatan Devran’a kaydı. Yüzünde tek bir endişe kırıntısı bile belirmedi; sadece kontrolü kaybetmiş olmanın getirdiği soğuk bir öfke vardı. Ve son olarak, gözleri bana kilitlendi. Üzerimdeki kanlı önlüğe, eldivensiz kalmış titreyen parmaklarıma ve Devran’ın elinin hâlâ benim elimin üzerinde durduğu o noktaya baktı. Gözbebekleri tehlikeli bir ışıltıyla kısıldı. "Bu ne cüret?" Sesi bir kırbaç gibi şakladı odada. İnce, pürüzsüz ama zehirli bir hançer kadar keskindi. Baran hemen araya girdi, ses tonu diplomatik sınırları zorlamayan ama geri de adım atmayan bir ağırlıktaydı. "Alize. Çizgini aşma. Burası bir kriz alanı." "Sessiz ol, Vekil!" Alize elini hafifçe kaldırarak Baran’ın sözünü kesti. Bakışlarını benden bir saniye bile ayırmıyordu. Yavaş, hesaplı adımlarla bana doğru yürüdü. "Kadim yasaların çiğnendiği yerde hiçbir makam konuşamaz. 4. Kademe Divan-ı Mizan adına soruyorum: Bir insanın, bir Arkon’un kanına dokunma yetkisini kim verdi?" "O sadece bir insan değil, bir hemşire," dedi Baran sertçe. "Devran’ın hayatını kurtardı. Göğsündeki arter dikişlerini o attı." Alize acımasız, tiz bir kahkaha attı. Yüzündeki alaycı ifade tüylerimi diken diken etti. Bana bir adım daha yaklaştı; yaydığı aura o kadar eziciydi ki sırtım istemsizce koltuğun kenarına çarptı. "Bir tesadüf öyle mi?" Gözlerini kıstı, parmağını göğsüme doğru doğrulttu. "Dağın en izole sınırında, Alfanın pusuya düşürüldüğü koordinatın tam göbeğinde... Bir insan kulübede hazır bekleyecek, Harasların zehriyle delik deşik edilmiş bir Arkon’un yaralarını saracak? Bu bir kurtarma değil. Bu, Harasların kurduğu tuzağın ikinci perdesi!" "Sen ne saçmalıyorsun?!" diye haykırdım sonunda. İçimdeki korku, bu kadının akıl almaz kibri karşısında tuzla buz olmuştu. "Ben sadece tatil için buradaydım! Adam kapıma yığıldı, kan kaybediyordu! Müdahale etmeseydim şu an bir cesede nutuk çekiyor olurdun!" Alize’nin yüzü öfkeden gerildi. Bir insanın, üstelik bir yabancının ona bu tonda cevap vermesi tahammül sınırlarını aşmıştı. Arkasındaki kızıl muhafızlara döndü; dudaklarından ölüm fermanı gibi dökülen kelimeler buz kesti: "Klan sırlarını gördü. Kutsal kana dokundu. Ve Haras işbirlikçisi olma ihtimali şüpheden öte. Divan-ı Mizan adına infazını onaylıyorum. Çıkarın dışarı, kafasını gövdesinden ayırın." İki kızıl muhafız silahlarını çekip bana doğru hamle yaptı. Koral ve Tugay dışarıdan içeri girmek için kapıya yüklendi ama Alize’nin korumaları yolu kapattı. Baran öne fırladı, "Alize, dur!" diye bağırdı. Muhafızlardan biri kolumu kavramak için elini uzattığı an— Odadaki bütün sesler, fırtına, rüzgâr, her şey tek bir milisaniyede dondu. Hava öyle bir basınca teslim oldu ki, ciğerlerimdeki nefes dışarı çekildi sandım. Şöminedeki alevler sanki görünmez bir el tarafından bastırılmış gibi bir anlığına sönecek kadar küçüldü. Kulaklarımda ağır, ezici bir çınlama başladı; zihinsel bir dalga, odadaki herkesin beynine kurşun gibi indi. Muhafızlar adım atamadı. Dizleri titredi. Koltuğun üzerinden bir ses yükseldi. Bu ses bir insanın boğazından çıkmıyordu. Dağların yarığından, yerin yedi kat altından kopup gelen, taşları çatlatacak kadar karanlık, kudretli ve saf bir kükremeydi. Yaralı adam doğruldu. Yaralarından sızan kanlara, göğsündeki dikişlerin gerilmesine zerre aldırmadan ayağa kalktı. Boyu, odanın tavanını ezecekmiş gibi devasa bir heybetle yükseldi. Kömür karası saçları alnına dökülmüştü ama asıl dehşet gözlerindeydi: Gözbebekleri yoktu; gözleri ışığı yutan zifiri bir karanlıkla, ardından saniyenin onda biri sürede alev alev yanan akıl almaz bir kehribarla parladı. Vücudundan yayılan o kuzguni, görünmez enerji dalgası odayı süpürdü. Tek bir adım attı. Ahşap zemin çatırdadı. Bana uzanan kızıl muhafızın boğazını öyle bir hızla kavradı ki, kimse hareketini göremedi bile. Adamı tek bir kolla yerden kesti, havaya kaldırdı ve doğrudan arkadaki taş şöminenin kenarına fırlattı. Muhafız acı dolu bir çığlıkla duvara çarpıp yere yığıldı, bir daha kıpırdayamadı. Odadaki herkes nefesini tuttu. Koral ve Tugay dışarıda başlarını tamamen yere eğdiler. Baran bile tek bir adım geri çekilip gözlerini indirdi. Yaralı adam, Alize’ye doğru döndü. Aralarında sadece bir adım kalana kadar yaklaştı. Yaralı olmasına rağmen Alize’nin üzerine bir dağ gibi çöktü; yaydığı aura Alize’nin o porselen kibrini saniyeler içinde paramparça etti. Kadının yüzündeki bütün renk çekildi; dudakları aralandı ama ses çıkaramadı. Kızıl kadına eğildi. Yüzü Alize’nin yüzüne birkaç santim yaklaştı. Dişleri uzamış, vahşi çenesi kilitlenmişti. Dudaklarından dökülen ses, bir mutlak hükümdü: "Benim çatımın altında... benim kanımı akıtan zehir henüz kurumamışken..." Sesi Alize’nin zihnini ezen bir ağırlıkla fısıldadı ama odadaki her kütük zangırdadı. "...sen benim hayatımı elinde tutan kadına ölüm emri vermeye nasıl cüret edersin, Alize?" Alize titredi. Gözlerindeki o köz rengi ateş, adamın gözlerindeki zifiri karanlığın karşısında bir kibrit çöpü gibi söndü. Boyun eğmemek için tırnaklarını avuçlarına batırdı ama adamın zihinsel aurası öyle ağırdı ki, dizleri hafifçe büküldü. "Devran... y-yasalar..." diye fısıldayabildi güçlükle, sesi ilk kez çatlayarak. "O bir insan... sırrı öğrendi..." Bu sayede yaralı adamın da adını öğrenmiş oldum. Devran… Devran tek bir parmağını kaldırıp Alize’nin çenesinin altına yerleştirdi. Dokunuşu ölüm kadar soğuktu. "Yasa benim," dedi Devran, kelimelerin üzerine basarak. "Hüküm benim. Ve bu gece o olmasaydı, sen burada bana değil, cesedime bakıyor olacaktın." Parmağını çekti, Alize geriye doğru sendeleyerek bir adım attı. Devran arkasını dönüp bana baktı. O vahşi, insanı ezen kehribar gözler bana değdiği anda bir mucize gibi yumuşadı; yerini derin, karanlık ama koruyucu bir bakışa bıraktı. Ardından tekrar Alize’ye ve onun yerde yatan diğer muhafızına döndü. "Şimdi o pisliğini de alıp bu evden defolun," diye kükredi Devran. "Eğer onun saçının tek bir teline zarar gelirse... Divan’ın o kutsal dediğin taş tabletlerini senin başına yıkarım. Çıkın!"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD