Divan salonunun bronz kapıları ardımızdan kapandığında, içerideki o yüzlerce kurdun boğuk uğultusu bir bıçak darbesiyle kesildi.
Koridordaki meşalelerin titrek ışığı altında birkaç saniye sadece ikimizin adımları ve elbisemin ağır kadifesinin hışırtısı yankılandı. Devran elimi hâlâ bırakmamıştı. Parmaklarındaki o kavurucu sıcaklık ve yaydığı o yabani, elektrik yüklü aura öyle keskindi ki göğsümdeki Ak-Cevher kolyesi tenime her değdiğinde incecik bir sızı bırakıyordu.
Sarmal merdivenlerin ilk dönemecine geldiğimizde var gücümle elimi çektim.
Bu kez parmaklarını sıkmadı; elimi serbest bıraktı ama durup bana doğru döndü. Koridorun gölgesi yüzünün yarısını karanlığa gömmüştü; kehribar gözlerindeki o dipsiz karanlık henüz yatışmamış, bir klanı dize getirmiş bir Alfanın zafer sarhoşluğu yerine tetikte bekleyen bir yırtıcının ağırlığıyla üzerime kilitlenmişti.
"Yaptın," dedim, sesimin titremesini engelleyemeyerek. Sırtımı soğuk taş duvara yasladım. "O meclisin ortasında, yüzlerce kurdun gözü önünde o yalanı söyledin."
"Yalan değildi," dedi Devran, sesi taş tonozları titreten boğuk bir fısıltıydı.
"Ne saçmalıyorsun sen?!" diye fısıltıyla haykırdım, koridorda yankılanmasından korkarak bir adım yaklaşıp parmağımı göğsüne doğru kaldırarak. "Aramızda anlaştık sanıyordum! Sadece Alize’nin infazını durdurmak için meclisi kandıracaktık! 'Benim mühürlü dişimdir' dedin... O taş boynumda alev aldı Devran! Şifacıların ne konuştuğunu duydum ben; 'Bir Arkon'un ateşi bir insanın damarlarını kavurur' dediler! Sen beni kurtarmadın, sen beni onların gözünde bambaşka bir hedefe çevirdin!"
Devran tek bir adım attı. Aradaki mesafeyi öyle bir hızla kapattı ki sırtım yeniden taşa yapıştı. İki elini başımın iki yanına, duvara dayadı; beni göğsünün o devasa kafesine kilitledi. Eğildiğinde yüzü yüzüme birkaç santim yaklaştı; çam ve ayaz kokan sıcak nefesi şakağımı yaktı.
"O salonda tek bir açık kapı bıraksaydım Efsun..." dedi Devran, kelimelerin üzerine basarak, gözlerindeki kehribar kor alev alev parlayarak. "...eğer sesimde, duruşumda en ufak bir tereddüt sezselerdi, Alize o kütüğün başına sadece seni değil, Demir’in bütün muhafızlarını yığardı. Bir Arkon’un mühürlü dişisi dokunulmazdır. Bu kalede seni o kütükten ayırabilecek tek kalkan buydu."
"Ve bedeli ne?!" dedim, gözlerinin ta içine bakarak, korkumu öfkemin arkasına saklayarak. "Bütün klan beni senin kadının sanıyor! Alize bana bakarken sadece öfke görmedim ben; beni parçalamak için and içmiş bir kadının zehrini gördüm! Şimdi ne olacak? Bu tiyatro sonsuza kadar süremez!"
"Sürmeyecek," dedi Devran, çenesi kilitlenerek. Başparmağının boğumuyla çenemi usulca tuttu; dokunuşu bir fırtınanın ortasındaki en dingin sığınak gibiydi ama altındaki o kadim sahiplenme nefesimi kesti. "Tehdit bitene kadar bu oyun sürecek. Ama bil ki hemşire... O salonda söylediklerim bir meclisi susturmak için uydurulmuş bir hile olsa da, teninin kurdumda bıraktığı iz bir oyun değil."
Yutkundum. Kalbimin ritmi göğüs kafesimi dövüyordu.
Tam o anda, merdivenlerin altından yankılanan hızlı ve telaşlı ayak sesleri gerilimi bıçak gibi kesti.
"Devran!"
Baran merdivenlerden yukarı fırladı. Her zamanki o kusursuz, diplomatik soğukkanlılığı dağılmıştı; kravatının düğümü hafifçe yana kaymış, dumanlı çelik mavisi gözlerinde daha önce hiç görmediğim tekinsiz bir alarm parıldıyordu.
Devran benden ayrılıp doğruldu, tek bir salisede bir Alfanın savunma pozisyonuna geçti. "Ne oldu Baran?"
"Alize değil," dedi Baran nefes nefese, gözlerini önce bana ardından Devran’a dikerek. "Altıncı Kademe'den... Maden kuyularından ve eski su kanallarından haber geldi."
Devran’ın gözleri bir anda karardı, boyun damarları kabardı. "Barlas mı?"
"Su kanallarındaki ana vanaları patlatmışlar," dedi Baran, sesini koridorun duvarlarını aşmayacak bir fısıltıya indirerek. "Madenlerin alt galerilerine zehirli gaz sızıyor. Ama asıl felaket bu değil Devran... Kanalların girişine, Harasların kanıyla yazılmış tek bir işaret kazımışlar."
Baran cebinden çıkardığı küçük bir kömür parçasını Devran’a uzattı. Üzerinde derme çatma bir kumaş parçası vardı; kumaşın üzerine pıhtılaşmış koyu bir kanla bir kadın eli ve kırık bir neşter figürü çizilmişti.
Baran gözlerini doğrudan benim yüzüme çevirdi.
"Barlas senin o kulübede Devran’ı hayatta tuttuğunu öğrenmiş Efsun," dedi Baran buz gibi bir sesle. "Ve mesaj çok net: 'Devran’ı yaşatan elleri getirin, yoksa dağın temelini başınıza yıkarım.'"
Kumaş parçasının üzerindeki kanlı el figürü, meşalelerin soluk ışığında bir ölüm fermanı gibi parıldıyordu.
Daha bir şey söyleyemeden merdivenlerin altından yeri göğü inleten, demir döven bir çekiç kadar ağır ve hantal adımlar duyuldu. Taş basamaklar resmen titriyordu. Koridorun dönemecinden devasa, geniş omuzlu, sırtı hafif kamburlaşmış bir silüet belirdi.
Altıncı Kademe’nin maden ve temel ocakları reisi, Usta Boran geliyordu.
Adamın bedeni adeta dağın granitinden yontulmuş gibiydi; göğsündeki deriden iş önlüğü kükürt ve is kokuyordu. Bir gözü körleşmiş, gümüşi bir perdeyle örtülmüştü; gür, kül rengi sakalları göğsüne dökülüyordu. İki metreyi aşan cüssesiyle bir ayı kadar kalıplıydı. Elindeki ağır, dövme çelik madenci çekicini mermere tek bir vuruşla dayadı; zeminden tok, sağır edici bir ses çıktı.
"Devran!" diye gürledi Boran. Sesi taş değirmenlerin öğüttüğü kayaları andırıyordu. "Madenlerin üçüncü galerisini su basıyor! Haras dölü kanallardaki tahliye kilitlerini eritmiş; zehirli gaz ocak seviyesine kadar tırmanıyor! Benim işçilerim orada boğulurken sen burada kadife cübbelerle meclis mi kandırıyorsun?!"
Kör gözünü aniden bana çevirdi; yüzündeki derin yarıklar ve çatlaklar tiksintiyle büzüldü. Burnunu havaya kaldırıp kokladı.
"Bu insan kokusu ne?!" diye homurdandı Boran, parmağını bana uzatarak. "Bir de kadim mührü boynuna mı asmışlar?! Kızıl cadı Alize’nin çığlıkları maden kuyularına kadar iniyor! Dağın temeli göçmek üzereyken bir dışarlıklı kız için mi dikkatinizi dağıtıyorsunuz?!"
"Sözlerine dikkat et, Boran," dedi Devran.
Sesi bağırmadı ama koridordaki havayı bir anda dondurdu. Devran tek bir adım attı; yaydığı Birinci Kademe otoritesi o devasa maden ustasının bile çenesini kilitledi. "Haddini aşma. Efsun benim korumam altındadır. Madenlere bizzat iniyoruz."
Devran arkasını dönüp bana baktı. Kehribar gözlerindeki o karanlık, koruyucu alev bana kilitlendi. İri elini kaldırıp omzuma koydu; parmaklarının sıcaklığı kadife kumaşı aşıp tenimi yaktı.
"Arkon kanadında kalacaksın," dedi, tartışmaya kapalı bir kesinlikle. "Kapı mühürlenecek. Yanında Rana ve iki kıdemli Sentinel kalacak. Ben dönene kadar tek bir adım bile dışarı atmayacaksın."
"Devran, dikkatli ol..." dedim istemsizce. Sesimdeki o hekim kaygısını gizleyememiştim; göğsündeki dikişler daha yeni kaynamıştı. "O gaz... pulmoner ödeme sebep olabilir. Zehirlenirseniz dikişlerin hücresel direnci düşer."
Devran’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı; gözlerinde saniyelik, vahşi ama yumuşak bir parıltı geçti. "Kurdumun ciğerleri o zehirden daha güçlüdür hemşire. Beni bekle."
Devran arkasını döndü. Baran, Usta Boran ve Tugay ile birlikte merdivenlerden aşağıya, karanlığa doğru hızla indiler; adımları uzaklaştıkça dağın derinliklerinden gelen o tehlikeli uğultu daha da belirginleşti.
Rana koluma girdi. "Gel Efsun. Üst kata, Arkon Hanesi’nin korumalı iç salonuna çıkmalıyız. Orası kaledeki en güvenli yerdir."
Taş koridorlardan geçip Arkon kanadının en mahrem, sadece klanın çekirdek soyunun girebildiği yüksek tavanlı kabul salonuna çıktık. Odanın ortasında kocaman bir mermer şömine yanıyor, etrafta asırlık kalkanlar ve koyu mavi sancaklar asılı duruyordu.
İçeri girdiğimizde odanın yalnız olmadığını fark ettim.
Şöminenin karşısındaki yüksek arkalıklı oymalı koltuklarda iki kişi oturuyordu. Biri içeri girdiğimiz an elindeki gümüş işlemeli kadehi sehpaya bıraktı; diğeri ise pencerenin kenarından ağır ağır bize doğru döndü.
Nefesim kesildi.
Devran’ın ailesiydi bunlar. Genetikleri, duruşları ve yaydıkları o asil aura öyle belirgindi ki başka bir ihtimal yoktu.
Pencerenin kenarında dikilen kadın, Devran’ın annesiydi: 'Hanımefendi Viyan.' Saçları gece mavisiyle karışık zifiri siyahtı; şakaklarındaki asil gümüş teller ona bir kraliçe heybeti katıyordu. Üzerinde lacivert ipekten, yere kadar uzanan sade bir cübbe vardı. Gözleri... Tıpkı Devran gibiydi; sıvı kehribar rengi, ama bir anneyi andıran o bilge ve delici keskinlikle doğrudan beni baştan aşağı süzdü.
Koltukta oturan genç adam ise Devran’ın küçük kardeşiydi: ‘Mirza.’ Ağabeyine inanılmaz derecede benziyordu ama yüz hatları henüz Devran kadar sertleşmemişti; kehribar gözlerinde tehlikeli bir merak ve muzip bir kıvılcım vardı. Sırtındaki deri yelek ve bacağına bağlı gümüş hançer, onun da bir savaşçı olduğunu gösteriyordu.
Rana anında dizini kırıp başını öne eğdi. "Hanımefendi Viyan... Lord Mirza."
Viyan Hanım elini hafifçe kaldırıp Rana’ya kalkması için işaret verdi ama gözleri bir saniye bile üzerimden ayrılmadı. Ağır, sessiz adımlarla bana doğru yürüdü. Yaydığı koku Devran’ınkine çok benziyordu; taze çam ve serin dağ rüzgârı.
Tam önümde durdu. Boynumdaki Ak-Cevher kolyesine baktı. Taş, Viyan’ın aurasıyla temas ettiği an hafifçe titreşip soluk bir mavi ışık yaydı.
"Demek o insan sensin," dedi Viyan Hanım. Sesi buz gibi değildi ama bir dağın ağırlığını taşıyan, tartıcı ve derin bir tınısı vardı. "Alize’nin bütün meclisi birbirine katmasına sebep olan... Ve oğlumun, hayatında ilk kez klanın bin yıllık töresini çiğneyip boynuna kendi mührünü taktığı dişi."
Yutkundum ama başımı eğmedim. Divan salonundaki o dik duruşumu korudum. "Ben sadece bir hemşireyim, efendim. Kimsenin töresini çiğnemek gibi bir niyetim yoktu."
Mirza koltuktan kalktı, elleri ceplerinde ağır adımlarla etrafımda bir tur attı. Dudaklarında alaycı ama samimi bir sırıtış belirdi.
"Vay canına..." dedi Mirza, başını yana eğip boynumdaki kolyeyi inceleyerek. "Ağabeyimin bir kadının boynuna kadim taşını astığını göreceğimi söyleselerdi, bunu söyleyen Vaelen’i delirdi diye zindana attırırdım. Üstelik bir insan... Küçük hanım, ağabeyimi nasıl efsunladın bilmiyorum ama şu an aşağıda senin yüzünden bütün klan savaşa hazırlanıyor."
"Mirza, sus," dedi Viyan Hanım tek bir kelimeyle.
Otoriter sesi oğlunu anında susturdu. Viyan Hanım bir adım daha yaklaştı; elini kaldırdı. İnce, pürüzsüz parmaklarıyla yanağıma hafifçe dokundu. Dokunuşu şaşırtıcı derecede sıcaktı; bir hekimin nabız yoklamasını andıran o biyolojik temasla gözlerimin ta içine baktı.
"Korkuyorsun ama gözlerinde kaçış yok," dedi Viyan fısıltıyla, sesindeki mesafe hafifçe kırılırken. "Devran’a müdahele ederken ellerinin titremediğini söyledi Mirhan. Bir kurdun acısını dindirmek cesaret ister. Ama bir Arkon’un gölgesinde yaşamak... o cesaretten fazlasını gerektirir çocuk."
Viyan Hanım elini yanağımdan çekip arkamdaki geniş pencereye, karanlık dağ boşluğuna doğru döndü.
"Alize seni parçalamak istiyor çünkü Devran’ın kalbinde hiçbir zaman sahip olamadığı o yeri senin tek bir gecede aldığını görüyor," dedi Viyan, derin bir nefes vererek. "Barlas ise seni istiyor çünkü Devran’ı yıkmanın tek yolunun, onun korumaya yemin ettiği o elleri kırmaktan geçtiğini biliyor. Söyle bana Efsun... Bu iki yangının ortasında, o mecliste Devran’a verdiğin o sözün arkasında gerçekten durabilecek misin?"