BÖLÜM 11

956 Words
Terasın serin havasından Arkon kanadının koridorlarına geri döndüğümüzde, taş duvarlardaki meşalelerin alevleri sanki yaklaşan fırtınayı sezer gibi huzursuzca dalgalanıyordu. Zaman hızla akıp gitmiş, Aethelgard’ın tavanındaki Ak-Cevher kristalleri o soğuk mavilikten kızıl-mor bir alacakaranlık tonuna bürünmüştü. Gece iniyordu; klanın Divan saati yaklaşmıştı. Rana beni yatak odasına geri sokup ardımızdan ağır meşe kapıyı kilitledi. Yatağın üzerine, daha önce hiç görmediğim kadar kaliteli, tok dokunmuş kumaşlar ve gümüş aksesuarlar bırakılmıştı. "Şu üzerindeki şehirli kıyafetlerden kurtulmamız gerek," dedi Rana, hızlı ama düzenli hareketlerle elbiseyi havaya kaldırırken. Elbise, gece mavisi ile zifiri siyah arasında gidip gelen, kalın ama vücuda oturan ağır bir ipek kadifedendi. Yakası köprücük kemiklerimi açıkta bırakacak kadar zarif bir V kesimdi; omuzlarından arkaya doğru dökülen pelerini ise kurt kürkünden değil, ince gümüş zincirlerle tutturulmuş dökümlü bir kumaştandı. "Neden bu kadar gösterişli?" diye sordum, elbiseye parmak uçlarımla dokunurken. "Ben sadece bir sanık değil miyim?" "Alize seni bir sanık olarak görmek için can atıyor," dedi Rana, beni aynanın karşısına geçirip üzerimdeki yıpranmış kazağı çıkarmama yardım ederken. "Seni paçavralar içinde, korkudan titreyen bir insan artığı olarak o salonun ortasına atmak istiyor ki meclisteki ihtiyarlar 'Bu kırılgan et parçası için mi klanın kanunlarını çiğnedin Devran?' diyebilsin. Ama bu elbise... Bu kumaş sadece Arkon Hanesi'nin korumasında olan dişilerin taşıyabileceği gece göğü rengidir. Bu elbiseyi giydiğin an, o salona bir kurban olarak değil, meclisin karşısına dikilen bir irade olarak girersin." Elbiseyi üzerime geçirdiğimde kumaşın tenime dokunan serinliği ürpermeme sebep oldu. Bedenimi kusursuzca sarıyor, korsaj kısmı dik durmamı adeta zorunlu kılıyordu. Rana saçlarımı arkada gevşek ama asil bir örgüyle topladı; şakaklarımdan birkaç tutamı yüzümün kenarına serbest bıraktı. Kutudan çıkardığı gümüş bir kolyeyi boynuma yaklaştırdığında duraksadı. Kolyenin ucunda, damla şeklinde yontulmuş, zayıf bir nabız gibi kendi içinde parıldayan soluk mavi bir Ak-Cevher vardı. "Bu ne?" diye sordum, taşın yaydığı hafif karıncalanmayı hissederken. "Arkon mührünün simgesi," dedi Rana, kolyeyi boynuma takıp klipsini kilitlerken. Gözleri aynadaki yansımamda gözlerime değdi. "Bu taş Devran’ın kendi cevherinden yontulmuştur. Salona girdiğinde yayacağı manyetik koku, salondaki her kurdun burnuna 'Bu dişi alfanın kanıyla mühürlüdür' mesajını çakacak. Şimdi beni çok iyi dinle Efsun. Mahkemenin nasıl işleyeceğini, karşında kimlerin duracağını bilmek zorundasın." Beni sedire oturttu, ellerimi sıkıca kavradı. "Divan, kentin tam merkezinde, dördüncü kademede toplanır. Yedi mermer kürsü vardır. Merkezde hiçbir zaman kimse oturmaz; orası Kadim Yasa Taşı'dır. Sağ tarafta iki kürsü Sentinellere aittir. Başlarında Demir oturur. Demir, Tugay’ın abisidir; sınırların ve askeri nizamın başkomutanıdır. Duygusuzdur, kuralcıdır ama Devran’a sadakati tartışılmaz. Alize’nin taşkınlıklarından hoşlanmaz fakat eğer klan güvenliğinin tehlikeye girdiğini hissederse tek bir kelimeyle senin kellenin vurulmasını onaylayabilir." Yutkundum. "Peki diğerleri?" "Sol tarafta iki kürsü, Altıncı Kademe'nin maden ustaları ve İkinci Kademe'nin vekillerine ayrılmıştır. Orada Baran’ın sözü geçer. Baran masada senin en büyük diplomatik kalkanın olacak; hukuki açıkları, kadim antlaşmaları bir satranç ustası gibi Alize’nin yüzüne çarpacaktır. Beşinci kürsü, yani şifacıların ve hekimlerin kürsüsü amcam Mirhan’a aittir. Mirhan, Devran’ın yaralarının durumunu ve senin o gece attığın dikişlerin klanın Alfasını nasıl hayatta tuttuğunu tıbbi bir mucize olarak sunacak." "Ve Alize..." dedim, içimdeki o huzursuzluğu saklayamayarak. "Ve Alize," dedi Rana derin bir nefes alarak. "Yedinci ve en tehlikeli kürsü. Divan-ı Mizan’ın Başyargıcı. Kızıl soyun desteği arkasındadır. Masaya üç büyük suçlama koyacak: Birincisi, klan sırlarının bir insana açılması. İkincisi, kutsal Arkon kanına izinsiz dokunulması. Üçüncüsü ise en ölümcülü... Haraslarla, yani Barlas’la iş birliği yaptığın iddiası." "Bu delilik!" diye çıkıştım, ayağa fırlayarak. "Barlas’ı hayatımda ilk kez bugün senden duydum!" "Bunun bir önemi yok," dedi Rana sakin ama buz gibi bir tonla. "Alize meclisi delillerle değil, korkuyla ikna etmeye çalışacak. Diyecek ki; 'Alfanın yaralandığı koordinatta bir insan kulübede hazır bekliyordu. Haraslar o eve saldırdı ama insan sağ çıktı. Bu bir kurgudur.' İşte bu yüzden meclis sadece delillere bakmaz Efsun. Meclis kurdun tepkisine bakar." "Nasıl yani?" "Salona girdiğinde Alize seni zihinsel aurasıyla ezmeye çalışacak. Kurtların o telepatik baskısını üzerine kurşun gibi indirecek. Eğer dizlerinin bağı çözülür, yere yığılır ya da korkudan titrersen... Meclis seni zayıf ve şüpheli bulur. Ama başını dik tutar, Devran’ın yanında bir kaya gibi durursan... Ve en önemlisi, Devran senin elini tuttuğunda onun yayacağı o vahşi koruma aurasına teslim olursan, meclisteki hiçbir yargıç Alize’nin fermanını onaylamaya cesaret edemez." Tam o sırada odanın kapısına iki tok vuruş indi. Kilit mekanizması dışarıdan ağır bir gıcırtıyla döndü ve kapı sonuna kadar açıldı. Eşikte Devran duruyordu. Gördüğüm manzara karşısında bir an nefes almayı unuttum. Üzerindeki o kaba savaşçı hali tamamen silinmişti. Kusursuz kesimli, kömür karası kadife bir cübbe giymişti; omuzlarında gümüş işlemeli zırh plakaları ve sırtından yere kadar uzanan koyu gri bir kürk pelerin vardı. Yaralı göğsü tamamen kapatılmış, dik duruşu dağın sarsılmaz heybetini sırtlamıştı. Kömür karası saçları geriye taranmış, yüzünün o keskin, mermer hatları şöminenin ışığında kusursuz bir liderin azametiyle parıldıyordu. Gözleri doğrudan üzerime kilitlendi. Beni o gece mavisi elbisenin içinde, boynumdaki kendi Ak-Cevher kolyesiyle gördüğü o ilk saniyede... kehribar gözlerindeki o dipsiz karanlık bir anlığına yarıldı. Bakışlarında yabani, alev alev yanan ve nefesimi kesen bir hayranlık kıvılcımı parladı; ardından saniyeler içinde o sert, tavizsiz Alfa maskesinin ardına çekildi. İçeri doğru iki ağır adım attı. Rana anında başını öne eğip kapının kenarına çekildi. Devran tam önümde durdu. Boyum omuz hizasına ancak geliyordu; yaydığı o sıcak çam, deri ve elektrik yüklü ayaz kokusu odadaki bütün havayı yine tekeline aldı. Elini ağır ağır kaldırdı; iri, nasırlı parmaklarının tersiyle çıplak kalan omzuma, boynumun hemen yanındaki tenime hafifçe dokundu. Dokunuşu kor gibiydi. İçimden geçen o titremeyi gizleyemedim. "Korkuyor musun?" diye sordu Devran. Sesi bir fısıltıydı ama göğsümün kemiklerini titretti. Çenemi dikleştirdim, kehribar harelerinin içine dik dik baktım. "Korkum senin o meclisinin karşısında diz çökeceğim anlamına gelmez, Alfa." Devran’ın dudaklarının kenarında karanlık, memnun bir kıvrılma belirdi. Elini omzumdan indirip avucunu bana doğru açtı; uzun, güçlü parmakları bir ferman gibi havada asılı kaldı. "O halde elimi tut, Efsun," dedi Devran, sesi odadaki taşları çatlatacak bir kararlılıkla yankılandı. "Kurtların arasına iniyoruz. Ve bu gece... o salondan ya benim eşim olarak çıkarsın, ya da bu kenti Alize’nin başına yıkarım."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD