Alize’nin yüzündeki o kibirli porselen maske, Devran’ın kükremesiyle birlikte tuzla buz oldu. Ağzını bir şeyler söylemek için araladı; dudakları seğirdi ama karşısındaki Alfanın odayı inleten zihinsel baskısı, ses tellerini düğümledi. Yerde inleyen muhafızını ceketinden çekerek kaldıran diğer kızıl muhafıza tek bir titrek baş hareketi yaptı. Arkasını dönüp kapıya doğru gerilerken gözleri bir anlığına üzerime kaydı; o köz rengi gözlerdeki korku sönmüş, yerini buz gibi, intikam yemini eden zehirli bir vaade bırakmıştı.
Topuk sesleri fırtınanın içinde hızla uzaklaştı, kapıdaki araçların tekerlek sesleri çamurları savurarak gecenin karanlığında kayboldu.
Odadaki havanın yoğunluğu az da olsa dağıldığında, Devran’ın o heybetli gövdesi bir anda sendeledi.
Az önce odayı titreten o doğaüstü gücün faturası anında kesilmişti. Göğsündeki taze arter dikişlerim onun ani hareketiyle gerilmiş, sargı bezlerini aşan koyu, sıcak bir kan dalgası göğsünden karın kaslarına doğru boşalmıştı. Derin, kesik bir iniltiyle dizinin biri ahşap zemine çöktü; kütükler onun devasa cüssesinin çarpmasıyla zangırdadı.
"Devran!"
Düşünmedim bile. Korku, yabancılık, az önce şahit olduğum o akıl almaz canavarlar... hepsi bir anda silindi. Dizlerimin üzerine düşerken ellerimi hemen parçalanan göğüs dokusunun üzerine, kanamanın merkezine bastırdım. Teninin fırın sıcağı gazlı bezlerin üzerinden avuçlarıma vurdu.
"Tut şunu, bastır!" diye bağırdım Baran’a, kafamı kaldırmadan. Sesimdeki o acil servis otoritesi, odadaki kurt hiyerarşisini umursamayacak kadar keskindi.
Baran bir saniye bile duraksamadı. Yanıma diz çöküp kumaş pantolonunun kirlenmesini zerre umursamadan iki eliyle bezlerin üzerine yüklendi. Dumanlı çelik mavisi gözleri yaraya kilitlenmişti; soğukkanlı ama çenesi kaskatıydı.
"Nabız dalgalanıyor," dedi Baran, sesi fısıltı gibiydi ama odadaki fırtınayı bastırdı. "Haras zehri dolaşıma daha hızlı karışıyor. Eğer bilincini kaybederse kurdu iç organlarını parçalar."
"Dikiş setini yetiştir bana!" Yerden steril iğne portegüsünü ve ipek ipliği kaptım. Parmaklarım kanla kaplıydı ama mesleki refleksim ellerimin titremesine izin vermiyordu. Devran’ın başı yana düşmüştü; kömür karası saçları alnına yapışmış, dudakları aralanmıştı. İri eli aniden karların üzerinde kayar gibi halıyı tırmaladı, çıplak bileğimi kavradı.
Ama bu kez bileğimi kırmak istercesine sıkmıyordu. Sadece varlığımı, tenimin serinliğini hissetmek ister gibi parmaklarını tenime kenetlemişti. Gözleri yarı aralıktı; o sıvı kehribar parıltı can çekişen bir kor gibi zayıflamıştı.
"Efsun..." dedi, sesi ciğerlerinden sökülen bir fısıltıydı. "Bırakma..."
"Buradayım, hiçbir yere gitmiyorum," dedim, iğneyi derinin derin tabakasına batırırken. "Uyanık kal. Sakın o gözlerini kapatma, duyuyor musun beni?!"
Verandadan içeri giren iki bej kurdun adımları zemini titretti. Koral ve Tugay, kapı eşiğinde insan formlarına dönmüşlerdi; üzerlerine geçirdikleri kalın kum rengi deri ceketlerle içeri daldılar. Tugay’ın yüzünde vahşi, öfkeli bir telaş vardı; Koral ise her zamanki gibi bir gölge kadar sessizdi.
"Alfa’yı taşımamız gerek Baran," dedi Tugay, sesindeki hırıltıyı gizleyemeyerek. "Alize doğrudan Divan’a gidiyor. Eğer konsey toplanıp Devran’ın zayıf düştüğünü öğrenirse, sınır kapılarını kapatırlar. Burası artık güvenli değil."
"Bu halde kıpırdatamazsınız," dedim, son düğümü atıp ipliği makasla keserek. "Hemotoraks gelişebilir, ciğerine kan dolarsa yolda ölür. En azından yarım saat bu baskının kalması, tansiyonunun oturması lazım!"
Baran başını kaldırıp bana baktı. Çelik mavisi gözlerindeki o hesapçı zekâ, ilk kez bir insana karşı saygıyla karışık bir teslimiyetle parladı.
"Yarım saatimiz yok küçük hanım," dedi Baran. "Ama Devran’ın nefes almasını sağlayan tek şey senin o ellerinse... Bizimle geliyorsun."
"Ne?!" Gözlerim dehşetle açıldı. "Ben hiçbir yere gelmiyorum! Benim bir hayatım var, ben sadece bu kulübede dinlenmeye geldim!"
Devran’ın bileğimdeki parmakları zayıfça ama tartışmasız bir kesinlikle sıkılaştı. Kehribar gözleri gözlerime kilitlendiğinde, kafamın içinde sözcüklerle tarif edilemeyecek kadar ağır, kadim bir ses yankılandı. Bu bir rica değildi; bu, kanın ve kaderin bir dağın tepesinde mühürlendiği andı.
"Artık değil..." diye fısıldadı Devran, nefesi parmaklarımı yakarken. "Alize senin kokunu aldı. Bu dağdan aşağı tek başına inersen... gün doğumunu göremezsin."
"Beni zorla götüremezsiniz! Ben hiçbir yere gelmiyorum!"
Geriye doğru çekilmeye çalıştım ama Tugay tek bir hamlede, adeta bir tüy yığını kaldırıyormuş gibi belimden kavrayıp beni yerden kesti. Direndim; yumruklarımı deri ceketine geçirdim, tekmeler savurdum ama bedeni granit bir heykelden farksızdı.
"Kusura bakma hemşire," dedi Tugay boğuk bir hırıltıyla. "Şu an senin özgür iraden, Alfa'nın nabzından daha değersiz."
Koral, bilinci yarı kapalı olan Devran’ı tek bir koluyla sırtlamıştı bile. Baran ise kulübedeki ilk yardım çantamı, montumu ve botlarımı tek bir hamlede toplayıp verandaya fırladı. Dışarıda, yağmurun ve fırtınanın ortasında çalışan devasa, siyah, zırhlı bir arazi aracı bekliyordu. Beni arka koltuğa adeta fırlattılar. Hemen yanıma Devran’ı yatırdılar; devasa bedeni koltuğun neredeyse tamamını kapladı, başı kucağıma düştü.
Kapılar art arda sertçe kapandı. Ön koltuğa Baran, direksiyona Tugay geçti; Koral ise arka bagaj bölmesindeki silah ve teçhizatların yanına yerleşti. Araç karları ve çamurları yararak vahşi bir ivmeyle ormanın içine daldı.
"Delirdiniz mi siz?!" diye haykırdım, kapının kilit mandalını zorlayarak. "Bu adam kaçırma! Polise gideceğim, sizi hapse tıktırırım! Ne cüretle beni zorla sürüklersiniz?!"
"Korumakla kaçırmak arasındaki o ince çizgiyi henüz idrak edemiyorsun küçük hanım," dedi Baran, dikiz aynasından bana bakarak. Sesi sarsıntısız, kravatının düğümünü düzeltirken bile ürkütücü derecede sakindi. "Alize seni o kulübede tek başına yakalasaydı, polisin bulacağı tek şey toprağa karışmış saç tellerin olurdu."
"Alize kim?! Haras ne demek?! Az önce pencereden giren o iğrenç canavarlar neydi?!" Çıldırmak üzereydim. Devran’ın başı kucağımda gittikçe ağırlaşıyordu; göğsündeki dikişlerin üzerinden sızan koyu kan kazağımı ıslatıyordu ama mesleki refleksim yüzünden elimi o baskı noktasından çekemiyordum. "Bana cevap vermek zorundasınız! Siz kimsiniz?!"
Tugay direksiyonu vahşi bir açıyla kırıp yolu bile olmayan devasa köknar ağaçlarının arasına dalarken dikiz aynasından sırıttı; kehribar gözlerinde vahşi bir kıvılcım çaktı. "Çok konuşuyor bu insan. Devran’ın bunu susturmak yerine neden koruduğunu bir anlasam..."
"Tugay," dedi Baran, tek bir kelimeyle adamın sesini kesti. Sonra başını hafifçe arkaya çevirdi. "Sorduğun şeyler bin yıllık bir kanunun parçaları. O pencereden girenler Haraslardı; içindeki kurdun vahşetine yenik düşüp akıllarını, insanlıklarını yitiren sürgünler. Zihinleri çürümüştür, sadece saf kana ve parçalamaya odaklanırlar. Alize ise Divan-ı Mizan’ın, yani klanlarımızın en üst yargı meclisinin dördüncü kademe başyargıcıdır."
"Klan mı? Meclis mi? Siz... Siz gerçek misiniz?" Gözlerim dehşetle açıldı, kucağımdaki adamın alev alev yanan yüzüne baktım. "Devran kim o zaman?"
"Devran, Arkon’dur," dedi Baran, kelimenin üzerine basarak. "Bu dağın, Aethelgard’ın ve birinci kademenin mutlak Alfasadır. Kanı da buyruğu da tartışılmaz."
"Arkon... Aethelgard..." Kelimeleri dudaklarımda gezdirdim; her biri yabancı, antik ve akıl almaz bir ağırlık taşıyordu. "Bu imkânsız... Genetik olarak, biyolojik olarak böyle bir tür var olamaz!"
Tam o sırada kucağımdaki Devran’ın bedeni kaskatı kesildi. İri, nasırlı eli karanlıkta uzanıp dizimi kavradı; parmakları kumaşın üzerinden etime öyle bir güçle gömüldü ki acıyla inledim. Kehribar gözleri aralandı. Gözbebeklerindeki o zifiri karanlık, doğrudan ruhuma aktı.
"Varlığımız... senin tıp kitaplarının onayına muhtaç değil, hemşire," diye hırıldadı Devran. Sesi göğüs kafesimi titreten bir fırtına gibiydi ama hemen ardından gelen kan öksürüğüyle dudakları morardı.
"Konuşma!" diye çıkıştım, korkumu bastıran o öfkeyle parmaklarımı boynundaki şah damarına bastırarak. "Kanamayı artırıyorsun, bilincini açık tut yeter!"
Araç aniden yavaşladı. Ormanın o balta girmemiş, devasa ağaçlarının tamamen bittiği, dikey yükselen devasa bir granit kanyonun dibine gelmiştik. Önümüzde sadece iki yüz metrelik, çıplak ve geçit vermez gri bir kaya duvarı vardı.
"Yol bitti!" dedim panikle. "Kayaya çarpacağız!"
"Yol yeni başlıyor," dedi Baran.
Tugay torpido gözünden siyah, üzerinde gümüş rünler olan ağır bir metal plaka çıkardı ve arabanın ön camındaki bir sensöre doğru tuttu.
O anda kayalık duvarda inanılmaz bir şey oldu. Granit kütle bir anda buharlaşmadı; devasa taş bloklar, hidrolik ve antik manyetik dişlilerin derinden gelen o sağır edici uğultusuyla iki yana doğru yarıldı. Açılan yarık, dağın karnına doğru uzanan, kenarları loş mavi kristallerle aydınlatılmış devasa bir tüneli ortaya çıkardı.
Araç tereddütsüz o karanlık geçide daldı. Arkamızdaki granit bloklar aynı dehşet verici gürültüyle kapandı; dış dünyanın fırtınası, yağmuru ve bütün gerçekliği bir anda bıçak gibi kesildi.
Tünel boyunca birkaç kilometre boyunca aşağıya, yerin yedi kat dibine doğru indik. Havadaki basınç değişti; kulaklarım tıkandı. Nemli, kükürtlü ama aynı zamanda inanılmaz derecede taze, dağ pınarlarını andıran bir hava içeri doldu.
Ve tünelin bittiği virajı döndüğümüzde... Nefesim ciğerlerimde tamamen dondu.
"Tanrım..."
Gördüğüm şey bir mağara ya da yer altı sığınağı değildi. Bu, yeryüzünün altına gizlenmiş, aklın ve hayalin alamayacağı devasa bir antik medeniyetti.
Kocaman bir dağ boşluğunun içine kurulmuş, kilometrelerce uzanan devasa bir şehir gözlerimin önüne serildi. Tavandan sarkan devasa, parıldayan kristalleri bütün şehri soluk, asil bir ay ışığı gibi aydınlatıyordu. Devasa kemerli taş köprüler, kuleler, su kanalları ve granit dağ yamaçlarına oyulmuş binlerce yıllık saraylar... Aşağıdaki geniş taş caddelerde meşaleler yanıyor, farklı kürk renklerini simgeleyen pelerinleriyle yüzlerce silüet nizam içinde hareket ediyordu.
"Burası neresi?.." diye fısıldayabildim sadece, şaşkınlıktan dudaklarım titreyerek.
Devran kucağımda başını hafifçe kaldırdı. Kehribar gözleri o devasa yer altı şehrinin ışıklarına kilitlendiğinde, yüzündeki o ölümcül acının arkasında bir hükümdarın sarsılmaz gururu belirdi.
"Evine hoş geldin hemşire," dedi Devran, sesi derin bir uğultuyla kulaklarımda çınlayarak. "Burası Aethelgard. Ve bu kapıdan içeri giren tek bir insan bile... bir daha asla dışarıdaki o küçük dünyasına geri dönemez."