BÖLÜM 8

1164 Words
Devran’ın dudaklarından dökülen o son ferman, Alize’nin yüzüne zehirli bir tokat gibi indi. Alize donakaldı. İnce, kusursuz tırnakları avuçlarının içine öyle bir hırsla battı ki, beyaz porselen teninden incecik bir kızıl damla sızdı. Gözlerindeki o köz rengi alev, Devran’ın sözleriyle bir saniyede kör edici bir yangına dönüştü. Bana baktı; sadece nefretle değil, tapındığı erkeğin bir insan kadını kendi önüne siper etmesini hazmedemeyen, gururu çiğnenmiş bir dişinin zehirli kiniyle süzdü beni. "Onun için..." diye fısıldadı Alize, sesi bir yılanın tıslaması gibiydi. "Çocukluğundan beri sırt sırta durduğun, kanını kanına kattığın bana... Bu et parçası için mi ölüm vaat ediyorsun Devran?" Devran ona bir kez daha cevap vermedi. Çenesi kilitlendi, gözleri kapandı ve bedeni Mirhan’ın sürdüğü yeşil iksirin ağırlığıyla derin, komaya benzer bir dinlenme evresine teslim oldu. Ama parmakları... parmakları kazağımın bileğindeki dikişlere öyle bir mengene gibi kenetlenmişti ki, bilinci kapalıyken bile beni bırakmıyordu. Alize geriye doğru bir adım attı. Titreyen göğsü hızla inip kalkıyordu. "Divan toplanacak," dedi kapının eşiğinde duran Baran’a doğru, sesi buzdan bir kılıç gibi keskindi. "O yara kapanabilir Vekil. Ama o kokuşmuş insanın kanımıza bulaştırdığı lekeyi hiçbir iksir temizleyemez. O meclis kurulduğunda... Devran bile onu o kütükten kurtaramayacak." Pelerininin kızıl eteklerini hışımla savurarak odadan fırladı. Çizmelerinin taş zeminde çıkardığı o sert, yankılanan ses koridor boyunca bir lanet gibi uzaklaştı. Mirhan derin bir soluk bıraktı, elindeki gümüş bisturiyi masaya koydu. "Çocuk, elini usulca gevşet. Devran'ın kurdu artık bilincini savunmaya aldı. Üç gün boyunca bu uykudan uyanamaz." ***** ***** ***** İki gün boyunca o odadan, Devran’ın yanı başındaki sedirden ayrılamadım. Mirhan’ın hazırladığı reçineli merhemler, Aethelgard’ın damarlarından sızan mineralli sular ve benim acil servisten kalma inatçı pansuman disiplinim birleştiğinde mucizevi bir şey oldu: Devran’ın parçalanan göğüs kasları akıl almaz bir süratle birbirine kaynadı. Normal bir insanın haftalarca yoğun bakımda yatmasını gerektirecek o derin pençe izleri, üçüncü günün şafağında yerini pembemsi, sert çizgilere bırakmıştı bile. Ateşi düşmüş, solukları derin ve nizamlı bir güce kavuşmuştu. Üçüncü günün sabahında, odanın gizli servis kapısı tıklandı. İçeri Baran değil, elinde buharları tüten killi bir toprak çanak ve temiz keten giysiler taşıyan genç bir kadın girdi. Yirmi beş yaşlarında gösteriyordu; sırtına kadar dökülen bal rengi dalgalı saçları, sıcacık ela gözleri ve üzerinde sarayın muhafızlarına benzemeyen, rahat kesim zümrüt yeşili bir hekim çırağı tuniği vardı. Yüzünde kaledeki diğerlerinin o dondurucu kibri yoktu; aksine içeri girdiği an beni baştan aşağı süzen bakışlarında sahici bir merak ve şefkat parladı. "Nihayet odaya girmeme izin verdiler," dedi kız, sesi melodik ve samimi bir fısıltıyla odayı doldururken. Tepsiyi masaya bırakıp bana doğru yürüdü. "Ben ‘Rana’. Mirhan Usta’nın yeğeniyim. Baş şifahanenin kütüphanesine ve arşivine ben bakarım." Yorgunluktan çökmüş vaziyette doğruldum. "Efsun..." "Biliyorum," dedi Rana, dudaklarında içten bir tebessümle yanıma oturarak. Elindeki ahşap kaşığı bana uzattı. "Bütün Aethelgard üç gündür sadece senin adını fısıldıyor zaten. Alize’nin öfkeden delirdiği, koca Alfanın dağ evinden bir insan dişisini kucağında getirip şahsi yatağına yatırdığı konuşuluyor." "Dişi falan değilim ben," dedim, kaşığı alırken sesimdeki yılgınlığı gizleyemeyerek. "Ben sadece bir hemşireyim. Yanlış zamanda yanlış bir dağ kulübesindeydim." Rana kıkırdadı; o kadar hafif ve insani bir sesti ki, bu kasvetli kalede ilk kez ciğerlerime gerçek bir hava dolduğunu hissettim. "Bizim buralarda 'yanlış zaman' diye bir şey yoktur Efsun," dedi Rana, başıyla sedirde huzurla uyuyan Devran’ı göstererek. "Hele bir Arkon söz konusuysa, tesadüf diye bir kelime lügatte bile yer almaz. Gel, biraz hava al. Üç gündür bu odanın kan ve reçine kokusunu solumaktan tenin kireç gibi olmuş. Alfa artık güvende; derin uykusunun son evresinde." İtiraz etmedim. Bacaklarım uyuşmuştu. Rana beni Arkon kanadının arka tarafındaki gizli bir taş terasa çıkardı. Terastan dışarı adım attığım an donakaldım. Aethelgard, aşağıdan göründüğünden bin kat daha büyüleyici ve ürkütücüydü. Devasa dağın içi adeta katman katman oyulmuş bir kovan gibiydi. En tepede parıldayan devasa kristal sarkıtları, bütün kente soluk mavi ve gümüşi bir aydınlık saçıyordu. "Neresi burası Rana?" diye sordum, korkulu bir hayranlıkla korkuluklara tutunarak. "Siz... siz tam olarak nesiniz?" Rana yanıma yaslandı, gözlerini aşağıdaki taş viyadüklere dikti. "Bizler Vaelenleriz," dedi Rana, sesindeki gurur ve hüzün birbirine karışarak. "Bin yıl önce, insan dünyasında cadı avlarının, soykırımların başladığı o karanlık çağda atalarımız bu dağın derinliklerine sığındı. Ama bizi buraya çeken sadece saklanmak değildi; bu dağın göbeğindeki Ak-Cevher'di." Eliyle yukarıdaki parıldayan kristalleri işaret etti. "Ak-Cevher, yerin altındaki antik bir manyetik damardır. İnsan beynindeki epifiz bezini ve ilkel genleri mutasyona uğratarak kurdun ruhunu ve fiziksel kudretini uyandırır. Bizler doğaüstü canavarlar değiliz Efsun; bizler doğanın unuttuğu o kadim, kusursuz biyolojiyiz. Dağın hiyerarşisi tam altı kademeden oluşur: En tepede, Birinci Kademe'de Arkonlar yani Devran oturur, Alfa yani. İkinci Kademe'de Baran’ın başını çektiği stratejistler, vekiller ve arşivciler vardır. Üçüncü Kademe, Demir ve Tugay’ın yönettiği Sentinellerdir; sınırları koruyan muhafız ordusu. Dördüncü Kademe, Alize’nin hükmettiği Divan-ı Mizan’dır; klanın yasalarını, adaletini ve cezalarını denetleyen yargıçlar meclisi. Beşinci Kademe, bizim gibi şifacıların, hekimlerin ve zanaatkârların bulunduğu Ocak Seviyesi'dir; seralar ve ilaç depoları buradadır. En altta, Altıncı Kademe'de ise cevheri çıkaran madenciler, taş ustaları ve dağın temellerini döven işçiler yaşar." "Peki ya Alize?" diye sordum, tüylerimin ürperdiğini hissederek. "O kadının derdi ne?" Rana’nın yüzü gölgelendi. "Alize, Dördüncü Kademe Divan-ı Mizan’ın başyargıcı. Kızıl soyun son temsilcisi. Vaelen yasalarına göre Alize, Alfa’nın doğal eş adayıydı; klanın kanını 'saf' tutmak için ikisinin birleşmesi yıllardır bekleniyordu. Alize ona çocukluğundan beri bir saplantıyla bağlı. Alfa’nın bir gün ona boyun eğeceğini, onu kraliçesi yapacağını düşündü hep. Ama Alfa..." Rana başını bana çevirdi, ela gözlerindeki ışık derinleşti. "...Alfa o kızıl kibirden hep tiksindi. Hiçbir zaman onun aurasına teslim olmadı." "Peki Haraslar?" dedim, o kulübedeki pas renkli yaratıkları hatırlayarak. "İşte dağın en büyük trajedisi onlar," dedi Rana fısıltıyla. "Eğer bir Vaelen, içindeki kurdun vahşetine yenik düşerse, aklını ve vicdanını kaybederse 'Haras' olur. İnsanlığını yitirir, saf bir etobur canavara dönüşür ve bu dağdan sürülür. Dağın altındaki terk edilmiş su kanallarında yaşarlar. Alize’nin asıl korkusu ne biliyor musun Efsun?" "Ne?" Rana bana bir adım daha yaklaştı, sesini neredeyse duyulmaz bir seviyeye indirdi: "Eğer bir Arkon, bir insanın şifasına teslim olursa... Eğer bir insan, klanın Alfasının yarasını dikip onun kanını mühürlerse, eski kehanet uyanır. Klan tarihçileri buna ‘Mizan-Kan’ der. Bir Arkon ile bir insanın bağından doğan güç, hem kurdun vahşetini dize getirecek bir akla hem de bu dağın kaderini değiştirecek bir kudrete sahip olur. Alize senin sadece hayatını kurtardığını sanmıyor... Senin, Devran’ın ruhunu ve tahtını elinden alacak o kehanet olduğunu biliyor. Ve inan bana, o kadın seni o taşa kurban etmeden asla durmayacak." Rüzgâr terastaki saçlarımı savururken içimdeki korku yepyeni bir şekil aldı. Tam o sırada, terasın arkasındaki ağır meşe kapı gıcırtıyla aralandı. Taş zeminde yankılanan o ağır, tok adım sesleri terası bir anda mezar sessizliğine gömdü. Rana anında başını öne eğip iki adım geri çekildi. Arkamı döndüm. Devran kapının eşiğinde dikiliyordu. Üzerinde sadece siyah, kaba kumaştan bir pantolon vardı; çıplak, heybetli göğsündeki taze dikişler kapanmış, teni yeniden o kavurucu gücüne kavuşmuştu. Kömür karası saçları hafifçe dağılmıştı ama kehribar gözlerindeki o dipsiz karanlık doğrudan üzerime kilitlenmişti. Bana doğru tek bir adım attı; yaydığı o sıcak çam ve vahşi ayaz kokusu terastaki bütün rüzgârı kesti. "Rana, bizi yalnız bırak," dedi Devran. Sesi iyileşmiş bir fırtına gibi göğüs kafesimi zangırdattı. Rana tek kelime etmeden içeri süzülüp kapıyı kapattığında, uçurumun kenarındaki o taş terasta sadece ikimiz kalmıştık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD