Devran’ın o son fermanı taş tünelin duvarlarında bir mezar sessizliği gibi asılı kaldı.
Araç, Aethelgard’ın ana giriş kapısını geçip kulelerin altından kıvrılan geniş taş viyadüğe saptı. Tavandaki kristallerinin yaydığı o donuk, mavimsi ay ışığı arabanın camından içeri süzülüyor; Devran’ın yüzündeki o sert, ölümcül hatları daha da belirginleştiriyordu. Kucağımda yatan başı gitgide ağırlaşıyor, göğsündeki arter dikişlerinden sızan sıcak kan kazağımı ıslatmaya devam ediyordu.
"Hastane veya benzeri ne varsa oraya sap Tugay!" dedim, sesimdeki ciddiyetle ön koltuğa doğru uzanarak. "Tansiyonu elle hissedilmeyecek kadar düştü. Kazağım kan gölüne döndü, bu adam hipovolemik şoka girmek üzere!"
"Sarayın revirine gidemeyiz," dedi Baran, dikiz aynasından bana bakarak. Sesi buz gibi, hesabı yapılmış bir soğukluktaydı. "Alize’nin muhafızları ana kanadı ve şifahane girişlerini çoktan tutmuştur. Eğer Devran’ın bu kadar güçsüz olduğunu, bilincinin kaydığını kendi gözleriyle görürse... Divan meclisini olağanüstü toplar. O meclis toplandığı an Alfanın yetkileri askıya alınır, senin de infazın onaylanır."
"Neden?!" diye patladım, kucağımdaki adamın şah damarına parmaklarımı bastırırken. "Bu kadın onun can düşmanı mı? Onu tahtından indirmek için mi bu kadar bilenmiş?!"
Baran başını hafifçe arkaya çevirdi. Dumanlı çelik mavisi gözlerinde karanlık, acı bir tebessüm belirdi.
"Düşman olsa işimiz çok daha kolay olurdu hemşire," dedi Baran fısıltıyla. "Düşmanın hamlesini tahmin edersin, sınırını çizersin. Ama Alize... Alize Devran’a çocukluğundan beri hastalıklı bir tutkuyla bağlı. Onun gözünde Devran sadece bir Alfa değil; bu klanın yaşayan tek tanrısı. Safkan bir Arkon soyunun ancak kendi kızıl soyuyla birleşebileceğine, Devran’ın kaderindeki tek dişi olduğuna öyle bir inanmış ki... Onun gözünde seni Devran’ın kanına dokunurken görmek, bir düşman suikastından bin kat daha aşağılayıcıydı."
Tüylerim diken diken oldu. O dağ evindeki o porselen yüzlü kadının gözlerindeki o köz rengi alevin sebebi bir siyasi hırs değildi sadece; saplantılı, kural tanımaz bir kıskançlığın ta kendisiydi.
"Arkon kanadına çek," dedi Devran aniden.
Sesi o kadar derinden, o kadar yırtıcı bir çabayla çıktı ki kucağımda irkildim. Gözleri aralanmıştı; kehribar rengi zifiri karanlığa bulanmış, çenesi kaskatı kesilmişti. İri, nasırlı eli kazağımın üzerinden kolumu öyle bir güçle kavradı ki parmakları etime gömüldü.
"Devran, konuşma..." dedim fısıltıyla, diğer elimi alnına koyarak. Tenindeki ateş alev gibiydi. "Dayanman gerek."
"Mirhan’ı... yukarı çağırın," diye hırıldadı Devran, nefesi yüzümü yakarken. Bakışları tek bir an bile gözlerimden ayrılmıyordu. Sanki bilincini açık tutan tek şey, parmaklarının ucundaki benim tenimdi. "Kimse odaya adım atmayacak... Sadece Mirhan."
Araç, sarayın en üst kotunda, sarp bir uçurumun kenarına oyulmuş siyah granit bir kemerin altında fren yaptı.
Kapılar açıldığı an Tugay ve Koral içeri daldı. Devran’ı sarsmadan kucaklayıp arabadan çıkardılar. Baran kapımı açıp bana elini uzattı; adımlarım karların üzerinde değil, bin yıllık cilalı siyah taşların üzerinde sendeledi. Bacaklarım titriyordu ama ilk yardım çantamı göğsüme sımsıkı bastırmıştım.
Geniş, meşalelerle aydınlatılmış koridorlardan geçtik. Koridor boyunca nöbet tutan devasa cüsseli muhafızlar, Devran’ı kanlar içinde gördükleri an başlarını yere eğiyor ama gözlerindeki dehşeti gizleyemiyorlardı.
Arkon kanadının o devasa, çift kanatlı demir kapısı açıldı. İçerisi yüksek tavanlı, ortasında devasa bir şöminenin yandığı, koyu meşe ve kürklerle döşenmiş geniş bir odaydı. Devran’ı pencere kenarındaki geniş, kürk kaplı sedire yatırdılar.
"Mirhan denilen o kişi nerede?!" diye bağırdım, montumu üzerimden fırlatıp sedirin yanına diz çökerken. Devran’ın göğsündeki bezleri açtığımda kan fışkırmıyordu ama doku morarmıştı; dikişlerin etrafındaki o kuzguni tüyler zehrin etkisiyle titreşiyordu. "Bana sıcak su, temiz bez ve antiseptik getirin! Hemen!"
"Gerek kalmadı," dedi arkamdan gelen dingin, yaşlı bir ses.
Kapıdan içeri ak saçlı, koyu gri bir hekim cübbesi giymiş, boynunda gümüş rünlerle bezeli bir madalyon taşıyan yaşlı bir adam girdi. Yüzündeki kırışıklıklar bilgeceydi ama gözleri bir şahinin keskinliğindeydi. Yanında genç bir kadın vardı; elinde gümüş kâseler ve taze bitkiler taşıyordu.
"Mirhan Usta," dedi Baran nefes nefese. "Haras zehri dolaşıma karıştı. Dağ evinde dikiş atıldı ama yolda kanama nüksetti."
Mirhan sedire yaklaştı. Yaşlı gözleri önce Devran’ın parçalanmış göğsüne, ardından Devran’ın eline kaydı.
Devran bilincini tamamen kaybetmemişti. İri, kanlı parmakları hâlâ kazağımın bilek kısmını sımsıkı kavramış, beni sedirin kenarından bir santim bile uzağa bırakmıyordu.
Mirhan’ın dudaklarında kadim, derin bir şaşkınlık belirdi. Başını kaldırıp gözlerimin ta içine baktı. "Bileğini tutuyor..." diye fısıldadı yaşlı şifacı, sesi odadaki çıtırdayan odun seslerini bastırdı. "Bir Arkon, bilinci kapanırken bile yabancı bir tene sığınmaz. Sen kimsin çocuk?"
"Ben hemşireyim!" dedim çaresizce, elimi Devran’ın parmaklarının arasından kurtarmaya çalışmadan. "Efsun adım. Kan kaybediyor, lütfen durdurun şunu!"
Mirhan gümüş kâsedeki koyu yeşil, keskin ardıç ve reçine kokan bir sıvıyı Devran’ın yaralarının üzerine döktü. Sıvı yaraya değdiği an deriden hafif bir duman yükseldi; Devran acıyla inledi, boyun kasları yay gibi gerildi ama parmakları bileğimden çözülmedi. Aksine, beni kendine doğru biraz daha çekti; başı sedirin kenarından neredeyse dizlerimin üzerine düştü.
Tam o anda, Arkon kanadının koridorundan gelen o tanıdık, keskin topuk sesleri yankılandı.
Odadaki herkes donakaldı. Baran anında kapıya doğru iki adım attı, çelik mavisi gözleri kısıldı.
Kapı sertçe açıldı.
Alize içeri girdi. Üzerindeki o kan kırmızısı pelerinin etekleri savruluyordu. Saçları dağılmıştı ama yüzündeki o porselen kibir bu kez yerini saf, çıldırtıcı bir ıstıraba bırakmıştı. Gözleri doğrudan sedirde kanlar içinde yatan Devran’a kilitlendi.
O köz rengi gözlerdeki o alev alev acıyı gördüğümde, Baran’ın ne demek istediğini iliklerime kadar anladım. Alize Devran’dan nefret etmiyordu; ona öylesine delice, öylesine hastalıklı bir tutkuyla tapıyordu ki, onun acı çektiğini görmek kendi etini koparıyor gibiydi.
"Devran..." diye fısıldadı Alize, sesi kırık dökük bir feryat gibi çıktı.
Öne doğru atıldı, dizlerinin üzerine çöküp Devran’a dokunmak istedi. Ama tam elini uzattığı anda, Devran’ın benim bileğimi tutan o kanlı parmaklarını gördü.
Alize’nin nefesi boğazında tıkandı.
Gözleri yavaşça o kenetlenmiş ellerden yukarı, benim yüzüme tırmandı. Yüzündeki o ıstırap, saniyenin onda birinde yerini kan donduran, delice bir kıskançlığa ve dehşete bıraktı. Gözbebekleri öyle bir küçüldü ki, odadaki şöminenin sıcaklığı bir anda sıfırın altına düştü sandım.
"Çek o kokuşmuş ellerini onun üzerinden..." dedi Alize. Sesi titremiyordu; fısıltısı zehirli bir hançer gibiydi. "O ellerini... derini kemiklerinden ayırarak sökerim senin!"
Alize üzerime doğru hamle yapmaya yeltendiğinde, Devran’ın kapalı gözleri aniden aralandı.
Gözlerinde tek bir ışık yoktu; zifiri bir karanlık ve kor gibi yanan vahşi bir kehribar parladı. Başını sedirden hafifçe kaldırdı; yaralı göğsünden gelen boğuk, yeri göğü inleten bir hırıltıyla Alize’nin yüzüne doğru baktı.
"Alize..." dedi Devran. Sesi odayı bir mezar gibi kilitledi. "...ona dokunursan, o kutsal saydığın klanının önünde senin boynunu kendi ellerimle kırarım."