1. İLK KARŞILAŞMA
Bugün Dilan, bir farklı uyanmıştı. Gözleri bir başka bakıyor, kalbi bir başka atıyordu. Göğsünü sıkıştıran tuhaf hisler vardı içinde. Saçlarını sağ omzunun üstünde toplayıp derince iç çekti, yatağından kalkıp banyoya gitti. İşlerini hallettikten sonra mutfağa indi. Ailesi çoktan kahvaltıyı yapmış, sofrayı da kaldırmıştı. Ona kimse haber vermemiş, uyandırmaya tenezzül bile etmemişti.
Dilan bu duruma çok üzülüyordu. Ailesinden kimse onu gerçekten bağrına basıp değer vermiyordu. Yüzü asıldı, zaten içinde kötü hisler vardı. Canı kahvaltı yapmak istemedi. Salona geçti. Annesi salonda televizyon izliyordu, kucağında da meyve tabağı vardı.
"Günaydın anne." Dilan yüzünde hafif bir tebessümle annesinin yanına gitti. Halime kızına ters ters bakıp "Hanımefendiler sonunda teşrif etti, öğlen oldu nerdesin sen?" diye azarladı.
Dilan'ın kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. "Dün gece kafede geç saatlere kadar çalışınca yorulmuşum, uyuyakalmışım." dedi masumca. Halime gözlerini devirmekle yetindi ve ağzına bir elma parçası attı. Dilan'a yer misin diye sormamıştı bile. Dilan'ın gözleri meyvelere kaydı ve açlıkla yutkundu.
Dilan "Neden beni de uyandırmadınız?" diye sorunca Halime "Eeh, bir de sana hesap mı vereceğim? Kalksaydın, herkesin işi gücü var seni bekleyemeyiz." dedi ve meyvesini yemeye devam etti.
Dilan'ın diline yüreğindeki cümleler kor gibi dizilmesine rağmen annesinin kalbini kırmamak için hiçbir şey demedi. Dolan gözlerini ondan saklamak için arkasını döndü, hırkasını üzerine geçirip evden çıktı.
Minik yüreği öyle kırılmıştı ki... Bir anne evladına niçin böyle davranırdı? Hiçbir zaman anlayamamıştı. Kendine söz verdi. Bir gün anne olursa asla bu şekilde davranmayacaktı. Yavrularını her daim sevecek, düşünecek, değer verecekti.
Kalbindeki ve zihnindeki harap olmuş düşüncelerle mavi bisikletine atlayıp haraya sürmeye başladı.
Atlar, kediler, köpekler kısacası hayvanlar Dilan'a hep iyi gelmişti. Dilan en çok atları seviyordu, onlar da iyi insanları hissediyor ona göre davranıyordu. Dilan'ın harada en sevdiği at Kasırga’ydı. O siyah, parlak kılları, güçlü bedeni, asil duruşuyla en çok o cezbediyordu. Şimdi de Kasırga'nın yanına gidip onun güzel siyah gözlerinde teselli bulacaktı.
Karan sabaha kadar uyumamıştı, yıllardır aradıkları Semihleri bulmak üzerelerdi, çok az kalmıştı. Nihayet senelerce içinde biriktirdiği acının, öfkenin, annesinin kaybının intikamını alacaktı. Babasını tekerlekli sandalyeye mahkum eden, annesini toprağın altına koyan o adama hayatı zehir edecekti.
Bu zaferin, ödeteceği bedelin bilincinde olmak onu hiç olmadığı kadar güçlü hissettiriyor, intikamını almak için saatleri sayıyordu. Biraz kafasını toparlamak ve nefes almak adına haraya gitmeye karar verdi. En sevdiği, değer verdiği atı Kasırga'ydı. Onunla zaman geçirmek Karan'ı dinginleştiriyor, huzur veriyordu.
Çalışma odasından bahçeye çıktı. Siyah jipine binip haraya sürmeye başladı. Ev ahalisiyle bile az görüşüyordu çünkü kendini tamamen bedel ödetmeye adamıştı. O kara günden sonra içine kapanık, sert, duygularını saklayan, duvar gibi bir adam olmuştu.
Kafasında binlerce düşünceyle haraya geldi, jipini park edip indi ve uzun adımlarla atının yanına yürümeye başladı. Mehmet amca etrafı düzenliyordu derken başını kaldırıp Karan'a selam verdi.
"Hoşgeldin Karan oğlum, nasılsın?" diye hatrını sordu. Karan başını dikleştirerek "Hoşbuldum Mehmet amca, iyiyim. İntikamımızı aldıktan sonra çok daha iyi olacağım." dedi kara bulutların dolaştığı kehribar rengi gözlerini etrafında çevirerek.
"Peki bu intikamı kanla mı alacaksın yoksa...?" diye sordu Mehmet amca. Karan'ın merhametsiz, kalpsiz, vicdansız bir insan olmadığını; adam öldürmek istemediğini biliyordu. Karan kaşlarını çattı, ellerini pantolonun cebine yerleştirip "Hele bir Semihlerle yüz yüze geleyim, o zaman her şeyin kararını vereceğim." dedi dişlerinin arasından tıslayarak.
Ufak bir baş selamıyla Mehmet amcanın yanından ayrıldı ve göğsünü kabartarak elleri hala ceplerindeyken yavaşça Kasırga'nın olduğu yere yürümeye başladı. Ve orada, atın olması gereken yerde gördüğü boşlukla gözleri irileşti.
Hışımla arkasını dönüp "Atım nerede?" diye kükrerken atının şahlanış sesini duydu. Hemen dışarı çıkıp sesin geldiği yere baktı ve şaha kalkan atının üstünde beyaz hırkalı, açık yeşil bir elbise giymiş olan, uzun koyu kahve saçları rüzgarın etkisiyle savrulan zayıf bir kız gördü.
Kasırga şaha kalktığı için kız arkaya savrulmuştu, iri ve pembe olduğu buradan bile belli olan dudaklarını aralamış çığlık atıyordu. Gözleri kocaman açılmış, elleri atın ipini sımsıkı tutarken düşmemek adına çabalıyordu.
Ama çok çelimsizdi ve daha fazla tutunamayıp attan düştü.
Kasırga, kızı sırtından atar atmaz koşup kaçtı ve Karan adamlardan birine "Kasırga'yı alıp bağlayın." diye emrettikten sonra düşen kızın yanına geldi.
Kız iki büklüm yerde yatıyordu, dalgalı ve parlak saçları yüzünü kapatmıştı. Elbisesi bacaklarından dizine kadar sıyrılmış, beyaz pürüzsüz tenini ortaya sermişti.
Karan bir dizini kırarak kızın üstüne eğildi, ona dokunmak istememişti. Zaten bu zamana dek iş ve şirket dışında kadınlarla görüşmemiş, iletişime bile geçmemişti. Kendini hayata kapatmış bir adamdı. Tüm acıyı tek başına üstlenmek istemiş, kardeşi Civan'ın bu olaydan en az etkilenmesi için elinden ne geliyorsa yapmıştı.
Karan kehribar gözlerini kızın ışıldayan temiz saçlarında bu düşüncelerle gezdirirken kız bir elini saçına götürdü. Parmakları uzun ve inceydi, yavaşça saçlarını yüzünden çekti. Gözlerini Karan'la birleştirdi.
Ve o an, dünya ikisi için de durdu.