•2• Emirler ve Direnişler

1433 Words
Sabah, henüz evin çatısına değmemişti güneş. Havanın serinliği, camlardan süzülen solgun ışıkla karışıyor, sessiz bir heyecanla Meyra’nın odasına süzülüyordu. Kafasında bir kaç gün önce kitapçıdan çıktığında aldığı karar hâlâ sıcaktı. Çalışacaktı. Anne ve babası onun bu yaşta para kazanmak için kendini paralamasını istemezdi. Hele babası... Duyarsa tüm sefere rağmen geri döner, “Benim kızımın sırtında yük taşınmaz,” derdi. Ama Meyra artık büyümüştü. Okulun masrafları yalnızca bir başlangıçtı. Kendi ayakları üzerinde durmaya kararlıydı. Kahvaltıyı birlikte ettiklerinde annesi Nazlı’nın yüzü yorgundu. Önünde bir yığın bulaşık, ardından akşam yemeği siparişi vardı. Nazlı hiçbir şeyden şikayet etmezdi ama parmak uçlarındaki yarıklar, göz altındaki morluklar daha çok şey anlatırdı. “Bugün dışarı çıkacağım biraz,” dedi Meyra çayını bitirirken. “Kayıtla ilgili bir şey mi?” diye sordu annesi. “Yok, öylesine. Dolaşırım biraz,” dedi, kaçamak bir gülümsemeyle. Annesi anlamadı ya da anlamamayı seçti. Babası Faruk, iki gece önce sefere çıkmıştı. En erken dört gün sonra dönerdi. Bu da Meyra’ya zaman kazandırıyordu. O gün sırt çantasını omzuna atıp semt semt gezmeye başladı. Başta kitapçılara, kırtasiyelere baktı. Bazıları işçi aramıyordu, bazılarıysa yaşı küçük olduğu için sigortasız çalıştıramayacaklarını söyledi. Umutları kırılmadı. Öğleye doğru, bir sokağın köşesindeki küçük bir kafe dikkatini çekti: “Motorlu Kurye Aranıyor – Ehliyeti olanlar başvursun.”Gözleri büyüdü. Cebinden motor ehliyetini çıkardı. Henüz üç ay önce, harçlıklarını biriktirerek ve babasının desteğiyle almıştı. A1 sınıfıydı ama yollarda yeterince deneyimi vardı. Cesareti de. İçeri girdi. Kafenin içi dar ama şıktı. Tahta masalar, duvardan sarkan sarmaşıklar ve arkada sürekli çalan hafif caz müzik... Tezgahta duran kırklı yaşlarında, kısa boylu, gözlüklü adam başını kaldırdı.“Buyrun?” “İlanı gördüm. Kurye işi için geldim.” Adam şaşkınlıkla onu süzdü. “Sen... kaç yaşındasın?” “On yedi. Ehliyetim var. Gösteririm.” Adam bir an düşündü. “Kendi motorun var mı?” “Hayır ama küçük çaplı scooter kullanabilirim.” Adam başını salladı. “İş kolay aslında. Kısa mesafe paket servisi. Genelde ofislere çay, kahve, tatlı, aperatif yiyecekler servis ediyoruz.Günlük ödeme yapıyoruz. Sabah dokuz, akşam altı arası. Yetişebilirsen, hafta içi beş gün.” Meyra derin bir nefes aldı.“Yetişirim. Okulun başlamasına 2 ay gibi bir zaman var zaten. O zamana kadar ne iş varsa yaparım.” Adam kısa bir tereddütten sonra ellerini açtı. “Peki, bugünden başla o zaman. Motor arkada. Kask da var. Hadi görelim seni.” Kafeden çıktığında, başında kask, ellerinde ilk teslimat poşeti vardı. Küçük bir büro binasına kahve götürüyordu. Motorun çalıştırma sesini duymak, içindeki korkuyu bastırmaya yetti. Rüzgâr saçlarını yüzüne savururken, içinden yükselen tek bir düşünce vardı. “Kendi yolumu kendim açacağım.” Gideceği yollar belki dar, belki taşlıydı ama Meyra’nın rotası netti: Kazanacak, okuyacak ve bir gün hiçbir forma, hiçbir etiket, onun değerini belirleyemeyecekti. **** Güneş, sahil yolundaki palmiyelerin yapraklarını altın rengine boyarken, yol kenarındaki lüks cipin camında Tan’ın silueti dans ediyordu. Elleri direksiyonun üstünde tembelce gezinirken gözleri denize değil, hız göstergesine odaklanmıştı. Hız, onu rahatlatmazdı ama başka hiçbir şey kadar da boşluk hissini bastıramazdı. Tan Yamanlıoğlu, bu şehirdeki gençlerin ulaşamayacağı her şeye sahipti. Babası bir oteller imparatorluğunun sahibiydi, annesi Avrupa’nın en iyi sanat galerilerinden birinde küratördü. Tan, iyi eğitimli, etkileyici, son derece zeki ve canı isterse acımasızdı. Onunla arkadaş olmak, bir şehri cebinde taşımak gibiydi; onun düşmanı olmaksa... en iyi ihtimalle görünmez kalmaktı. Süratle şehir merkezine sürdü arabayı. Varacağı yer belliydi: en yakın arkadaşlarından biri olan Mert Günday’ın babasına ait avukatlık bürosu. Yüksek camlı bir plazanın girişine park ettiğinde, valeler hemen koşarak yanına geldi. Onlara selam bile vermeden anahtarı uzattı. Yüzünde kendine özgü bir umursamazlık, adımlarında her daim var olan o güvenli salınım... Lüks asansöre girdiğinde cebinden telefonunu çıkardı, hızlıca birkaç bildirim sildi. Kimsenin ulaşamayacağı kadar meşgul görünmeyi severdi. Dördüncü katta, koyu renk mobilyalarla döşenmiş, her köşesinde klas bir sadelik barındıran hukuk ofisinin kapısını itti. İçeri adım attığında, içeriden yalnızca sayfaların çevrilme sesi geliyordu. Gözleri hemen onu buldu: Mert, kravatı gevşemiş, gömleği buruşmuş halde, iki yığın dosyanın ortasında kaybolmuştu.“Ofise gömülüp öldün mü sen?” dedi Tan, dudaklarının kenarında küçümseyici bir gülümsemeyle. Mert başını kaldırdı, göz altları morarmıştı.“Yine erken geldin, bana sürpriz mi yapacaktın?” dedi bezginlikle. “Yok, sadece senin hâlini görmek istedim. Belki kahkahalarla dolu bir gün yaşıyorsundur, şu cehennem parçası yerde,” dedi Tan ve koltuğa yayıldı, uzun bacaklarını uzatarak. Mert, önündeki kalemle oynarken bir iç çekti.“Babam eğer bu yaz burada çalışmazsam, kredi kartımı iptal edeceğini söyledi. Şoförümü de alacakmış. Ha, bir de yeni telefon almayacakmış bana.” “Vay be. Trajik bir hikâye. Yaz tatilinde çalışmazsan... lüksün kollarından yoksun kalacaksın.” Tan alaycı bir kahkaha attı. Mert gülümsedi ama gözlerinde gerçek bir neşe yoktu. “Sen anlamazsın Tan. Senin baban...çok iyi, seni hep uçaklara bindirip başka ülkelere postalıyor. Benimki ise masa başına zincirliyor. Sanki hayalimde hep avukat olmak varmış gibi.” Tan gözlerini Mert’ten ayırdı, tavan çizgilerine odaklandı. Bir anlığına gözleri bulanıklaştı, ama hemen sonra alaycı sesi tekrar devreye girdi. “Avukatlık kötü meslek değil. İnsanlar para için kavga etmeyi sever. Sen de babanın paralarını, onun adına geri kazanırsın. Ne hoş.” Mert başını iki yana salladı. “Bazen senin içinde biri daha varmış gibi geliyor. Ama o kimseyi dışarı çıkarmıyorsun.” Tan yüzünde hâlâ aynı gülümsemeyle koltuğa biraz daha yayıldı. “O kimseyi” — belki bir zamanlar vardı. Ama artık yoktu. Vardıysa da, bir otelin en yüksek katındaki odalardan birinde, babasının ilgisizliğinde, annesinin yokluğunda çoktan boğulmuştu.“Yüzey ne kadar parlaksa, kırıklar o kadar görünmez olur dostum,” dedi Tan, sanki gülüyormuş gibi. Birden telefonuna bildirim düştü. Babasından gelen tek kelimelik bir mesaj. “Toplantı.” Ne saat, ne yer. Açıklamaya gerek bile duyulmamıştı.“Yani... beni düşündüğünü belli ediyor işte,” dedi Tan, telefonu kaldırıp. “Babam çok sevgi doludur.” Dedi alayla. Mert hiçbir şey demedi. Tan, gülümseyerek ayağa kalktı. İçinde sanki sessiz bir fırtına dönüyor ama dışa hiçbir kırıntısı yansımıyordu. Kapıya yönelirken arkasına dönmeden ekledi. “Çıkışta bir şeyler içmek istersen... Gelirim. Senin gibi aile şirketine devredilmedim henüz.”Ve sonra kapıyı kapatıp çıktı. Asansöre bindiğinde aynaya göz attı. Kendi yansımasına baktı. Yüzü aynıydı: mükemmel şekillendirilmiş saçlar, pahalı gözlükler, soğukkanlı bir ifadeyle örtülmüş içi boş gözler. Ama aynadaki çocuk, hiçbir zaman büyümemiş gibiydi. Takım elbisesinin içine sade bir tişört giymişti Tan. Kravat yok, saat yok, süs yok. Zaten süslenmeye gerek de yoktu. Bu toplantıda kimse onu yakışıklılığı ya da tarzı için çağırmamıştı. Salona çay servisi yapmak için çağırılmıştı. Kendi babasının toplantısında, kendi soyadını taşıdığı şirketin katında, tekerlekli servis arabasıyla geziniyordu. Cihan Yamanlıoğlu, otel zincirinin sahibi, İstanbul’un iş dünyasında sert mizacıyla tanınan, tek kaşını kaldırmasıyla toplantıları susturabilen bir adamdı. Oğluna miras bırakacağı imparatorluğu, bir bardak çayın değerini bilmeden devretmeye niyeti yoktu. Masanın etrafında, iş dünyasından beş altı önemli yönetici, danışman ve mali müşavir oturuyordu. Önlerindeki belgeleri çeviriyor, kalemlerini tıklatıyor, kahvelerini yudumluyorlardı. Odanın köşesindeki geniş ekranda, otellerin aylık harcama grafiklerinden biri yansıtılıyordu. Tan, sessizce masanın çevresinde dolaşıp fincanları topluyor, yenilerini bırakıyor, kimsenin gözünün içine bakmıyordu. Sanki orada değildi, sanki o sadece oradan geçen biri, sıradan bir garsondu.Ama gözleri her detayı ezberliyordu. “Bu ay Bodrum şubenin enerji giderleri %40 artmış.” “Spa bölümünün harcamaları aşırı. Lüks hissi vereceğiz diye israf ediyoruz.” “İstanbul’daki çatı restoran kar etmiyor.” Her cümle, Tan’ın zihninde başka bir yere çentik atıyordu. Sanki onlar farkında bile olmadan onun kulağına deneyim öğretiyorlardı. Ama Tan bunu belli etmiyordu. Fincanı koyarken bile elini biraz titretiyor, kahveyi birkaç damla taşırıyor, sonra utanmış gibi davranıyordu. Cihan Yamanlıoğlu, dosyalara göz gezdirirken birden sustu. Salona derin bir sessizlik yayıldı. Bakışlarını karşısındaki üç adamdan birine dikti.“Enerji giderlerini düşürmenin bir yolu var,” dedi. “Sürdürülebilir çözümler. Güneş panelleri. Artık bunun zamanı geldi. Çatılara sistem kurulacak. İstanbul, Antalya, Bodrum dahil.” Kimse karşı çıkmadı. Zaten kimsenin karşı çıkmaya cesareti de yoktu. Cihan Yamanlıoğlu emrettiyse, o iş yapılırdı. Tan gözlerini yere indirdi. O kararı not alması gerekmediğini biliyordu. Babasının her kararı kurşunla yazılmış gibiydi. Toplantı bitiminde, Cihan sandalyesini iterek ayağa kalktı. Katı yüzü, ifadesiz bir taştan farksızdı. Oğluna tek bir bakış attı.“Çaylar geç geldi,” dedi. “Daha dikkatli ol.” Hepsi bu kadar. Tan sadece başını eğdi. Ne cevap verdi, ne göz devirdi.Misafirler çıkarken biri yanından geçerken omzuna hafifçe dokundu. “Baban seni iyi yetiştiriyor. Her şeyi mutfağından öğrenmek en doğrusu.” Tan gülümsedi. Ama o gülümsemenin altında yanan küçücük bir yangın vardı. İçten içe biliyordu: Bu işin mutfağında pişerken, bir gün ocağı da kendisi kuracaktı. Ama henüz zamanı değildi. Salondaki herkes çıkınca yalnız kaldı. Elinde boş fincanlar, dizlerinin üzerinde tabaklar, gözlerinde ise söyleyemediği cümleler vardı. Kendini saklamaya devam edecekti. Babasını asla herkesin önünde utandırmayacaktı. Ama içinden geçenleri başka yollardan ortaya koyacaktı. Belki bilerek işleri eksik yaparak, belki tembellik ederek, belki de zamanla kendi kurallarını koyarak. Ama bir gün... bu oyunun kurallarını yazan kişi kendisi olacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD