Tan, ofisin ağır kapısından içeri girerken yakasını gevşetti. İçerisi serin ve sessizdi, Mert yine aynı köşedeki masasında bir dosyanın içine gömülmüştü. Gözlüklerini alnına itmiş, bir şeyler okuyor, dudaklarını kıpırdatarak kendi kendine not alıyordu.“Yine belgelerle savaşa tutuşmuşsun,” dedi Tan, koltuğa yayılırken.
Mert başını kaldırmadan yanıtladı. “Hiç olmazsa savaşacağım bir şey var.”
Tan gözlerini devirdi. Üzerindeki polo tişört ve bileğinde asılı duran araba anahtarlarıyla, çalışmaya gelmiş biri değil de havuz başından yeni kalkmış biri gibiydi. Oysa sabahtan beri otelin mutfağında kahve makinesi temizlemiş, rezervasyon kontrolü yapmış, bir turistin kaybolan bavuluyla uğraşmıştı.
Ama hiçbirini belli etmedi. Onun maskesi daima rahattı.
Mert göz ucuyla baktı ona. “Senin o otel işi güllük gülistanlık herhalde. Baban da seni öyle güzel yetiştiriyor ki...”
Tan başını çevirip gülümsedi. “Yani senin baban beni örnek almalı. Hem çalışıyorum hem yakışıklıyım.”
“Hem ukalasın,” diye ekledi Mert gülerek.
“O, doğuştan,” dedi Tan, sırıtarak.
İkisi de güldü. Yıllardır böyleydiler. Birbirlerinin yarasını kaşıyıp sonra kahkahayla geçiştirirlerdi. Gerçek hisleri asla tam gösterilmezdi. Ne kıskançlık, ne hayranlık, ne kırgınlık. Hepsi şaka kisvesiyle örtülürdü.
Bir süre sonra Mert başını kaldırıp kolunu uzattı.“Ben tatlı istiyorum. Canım fena çekti.”Cep telefonunu çıkarıp hızlıca bir uygulamadan sipariş verdi.“Bak şu kafenin tiramisu efsaneymiş. Yazıyor burada.”
Sipariş verildi, kahkahalar dindi, dosyalar açıldı.Yaklaşık yirmi dakika sonra, ofisin kapısı açıldı.
İçeri, siyah polo tişörtü ve saçları rüzgârda dağılmış hâliyle bir kız girdi. Gözleri dikkatliydi, elleri paketi sıkıca tutuyordu. Sırtında motor kaskı asılıydı.Meyra’ydı.
Masaya doğru yürürken yerde siyah bir cüzdan dikkatini çekti. Adımlarını yavaşlatıp eğildi, aldı. Etrafına bakındı. Cüzdan yeni düşmüş gibi görünüyordu. Derisi yumuşaktı, pahalı bir markanın amblemi kabartmayla işlenmişti.
Masaya ulaştığında önce siparişi bıraktı.“Mert Günday?”
“Benim. Tatlılar geldi,” dedi Mert neşeyle.
Meyra cüzdanı havaya kaldırdı.“Bu girişte yerde bulduğum bir cüzdan. Sizin mi?”
Tan hemen ayağa kalktı, gözleri parladı.“O benim. Gelirken düşürmüş olmalıyım.”
Meyra, kaşlarını hafifçe kaldırdı. Elindeki cüzdanı geri çekti.“Sizin olduğunu nereden bileceğim?”
Tan’ın kaşları hafifçe kalktı. Ardından dudaklarının kenarı seğirdi, gülümsedi.“Kurye kız, beni sorguya mı çekiyor?”
“İçinde ne olduğunu söyleyin. Doğruysa veririm,” dedi Meyra, dimdik bakarak.
Tan içten içe şaşırmıştı ama dışa sadece eğlenceli bir gülümsemeyle yansıttı. Eli cebine gitti, rahat tavrıyla geriye yaslandı.“İçinde ne var, bakalım... Üç farklı banka kartı, biri platin limitli. Babamın verdiği sınırsız kart, arkasında bir otel kartviziti var, üstünde Yamanlıoğlu Holding logosu. Bir de…”Göz kırptı.“Bir kahverengi kartvizitlik var, köşesi yıpranmış. Onu da unutmam.”
Meyra, cüzdanı dikkatlice açtı. Söylediklerinin hepsi doğruydu.Bir an başını eğdi, sonra cüzdanı uzattı.
Tan, cüzdanı aldı. Ardından cebinden bir tomar para çıkardı. İçinden bir bin lira çekip uzattı.“Teşekkürler. Bu da dürüstlüğünün karşılığı.”
Meyra geri bir adım attı. Gözleri Tan’ın elindeki paraya değil, gözlerinin içine bakıyordu. Sesi sert değil, ama keskin bir neşter gibi netti. “Aşağılamak için para vermenize gerek yok. Ben olması gerekeni yaptım zaten.”
Bir anlık sessizlik oldu. Mert ağzındaki kaşığı bile unuttu. Tan’ın yüzündeki o alaycı gülümseme bir an için durdu. Sonra başını hafifçe yana eğdi ve gülmeye başladı.“İlginçsin,” dedi. “Hem dik duruyorsun hem de posta koyuyorsun. Cebimdeki en pahalı kartlar bile bu kadar etkileyici değil.”
Meyra, siparişi teslim fişini imzalattı, dönüp kaskını sırtına astı.“Afiyet olsun,” dedi sadece ve çıktı.
Kapı ardından kapanırken, Tan arkasından bakıyordu. Gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı. Gülümsemesi hafifti ama sahici.“Kim bu kız?” dedi fısıltıyla.
Mert omuz silkti. “Kurye işte.”
Ama Tan biliyordu. Bu, herhangi bir kurye değildi.Bu, onun alıştığı dünyaya ait olmayan, ama o dünyanın ortasında dimdik duran bir kızdı.Ve Tan ilk kez... meydan okunduğunu hissetmişti.
Tan, tiramisu kutusunun dibine son kaşığı sürerken, yüzünde istemsiz bir memnuniyet ifadesi belirdi. Gözlerini devirmiş, başını geriye yaslamıştı. “Bu... şaka olmalı. Gerçekten bu kadar iyi mi olur bir tatlı?” dedi, parmaklarını kaşıkta gezdirerek.
Mert, masadaki dosyaları toplarken göz ucuyla baktı. “Kafeye aşık olmadan önce dikkatli ol istersen. Kurye kızı da unuttun mu?”
“Unutmak mı? Hayır. Unutmam,” dedi Tan, gülerek. “Aksine… merakım arttı.”
“Tan… cidden, birini rahat bırakmayı denesene. Okulda yeterince uğraşıyorsun insanlarla. Tatilde bari ara ver.”
Tan, telefonunu çıkardı, kafenin ismini ve adresini Mert’ten aldı. Dudaklarında hafif bir kıvrım, bakışlarında yaramaz bir parıltı vardı. “Ara vermek sıkıcıdır. Ben sıcak takip taraftarıyım.”
Kafenin önü sakindi. Öğleden sonra güneşi kaldırıma vuruyor, gölgeler uzun uzun uzanıyordu. Tan arabasını iki sokak öteye park etti. Telefonunu çıkardı. Uygulamayı açtı, tatlı siparişini oluşturdu.Adres kısmına şöyle yazdı. “Çift yön sokağın sonunda, siyah Mercedes’in yanındaki sokak lambası altı.”
Siparişi gönderdi. Sonra, arabasının camını indirip dirseğini dışarı çıkardı. Gözlerini dar yolda gezdirdi. Güneşin altında parlayan kaldırım taşları kadar rahattı.
Meyra, içeride sipariş ekranını kontrol ediyordu. Bir yandan telefonda müzik uygulamasına göz atıyor, bir yandan da bir sonraki teslimatı bekliyordu. Sipariş düştü. Adresi okuduğunda kaşlarını çattı.“Siyah Mercedes’in yanındaki sokak lambası mı?” diye mırıldandı.“Cümlede zenginlik kokusu var. Allah sonumu hayretsin.”
Kutuyu hazırladı, kaskını taktı, motora atlayıp adrese doğru ilerledi. Dar sokağın sonunda duran siyah Mercedes’i ve yanında tanıdık bir silueti görünce gözlerini kıstı.
Cama yaslanmış, güneşi süzen o çocuk...Cüzdanını geri alırken pişkince sırıtan, kendini beğenmiş, gösterişli çocuk.
Tan.
Meyra motordan indi, kaskını çıkardı, paketi eline aldı. Yaklaştı. Tan, onu görünce hiç şaşırmadı. “Ne tesadüf değil mi?” dedi, gözlüklerini çıkartıp tşörtünün ucuyla sildi.
Meyra ellerini beline koydu. “Gerçekten mi? Yoksa adres tarifine küçük bir tiyatro sahnesi mi sığdırdınız?”
Tan omzunu silkti. “Sadece tatlı siparişi verdim. Nereden bilebilirdim senin getireceğini?”
“Senin derdin ne benimle?” diye sordu Meyra, paketi uzatmadan önce.
Tan gözlerini kısmıştı. Gülümsemesi yayıldı. “Seninle bir derdim yok. Ama şu cüzdan sorgulama performansından sonra... merakım arttı. Kaç yıldır bu şehirdeyim, biri ilk kez bana kimlik sordu.”
“Çünkü ilk kez biri seni bir çocuk gibi değil, yetişkin gibi gördü,” dedi Meyra alayla.
Tan kahkaha attı. “Seninle konuşmak terapi gibi. Ruhum temizleniyor.”
“Cüzdanın da temizlendi mi? Belki biraz dürüstlükle dolar içine.”
Tan başını iki yana salladı. “Ağır konuşuyorsun. Ama ben seni sevdim. Lafın var, tavrın var. Üstelik tatlı da getiriyorsun. Sen tam aradığım kombinasyonsun.”
Meyra gülümsedi, ama bu gülümsemede sabır vardı.“Ben tatlıyı bırakıyorum. Sen de umarım bu oyunu bırakırsın.”
Paketi nazikçe arabasının camına bıraktı. Tan’ın uzattığı ücreti bile almadı.“Bahşiş verip insan satın alamayacağın bir dünyaya hoş geldin.”
Sonra döndü, adımlarını sakin ama sert atarak motora doğru ilerledi. Kaskı başına geçirmeden önce arkasına baktı.
Tan hâlâ arabasında, camdan dışarı bakıyordu. Gözlerinde tuhaf bir ifade vardı.“Bu kız... fazla ciddiye alınması gereken bir problem,” dedi fısıltıyla. Ama yüzündeki gülümseme...O, bir oyunun yeni başladığını haber veriyordu.