Derya AKEL,
Elimdeki günlüğü okurken bir yandan etrafı dikkatle kolaçan ediyordum. Sayfaları çevirdikçe kaşlarım, her satırda biraz daha kalkıyor, sonra çatılıyordu.
/ Londra – 06 Ekim 2018 /
Bora KESKİN
Kol düğmelerimi özenle taktıktan sonra aynaya baktım; bakışlarım, soyadım kadar keskin ve soğukkanlıydı. Kendi yansımamı uzun bir süre süzdüm. Bugün, Sayın Bakan’ın Londra’ya gelişi için hazırlanan operasyonun bir parçasıydım ve tüm güvenlik önlemleri en ince ayrıntısına kadar titizlikle alınmıştı.
Kulağıma dinleme cihazımı yerleştirdim. Nefesimi derin bir iç çekişle dengeledim ve çelik gibi bir kararlılıkla göreve doğru yola çıktım.
Sayfayı çevirdiğimde el yazısı daha da belirginleşmişti. Her kelimede bir disiplin, her cümlede garip bir soğukkanlılık hissediliyordu. Gözlerim satırları tararken istemsizce yutkundum.
/ Londra – 06 Ekim 2018 Devam /
Bora KESKİN
Görevin adresine ulaştığımda gece yeni başlamıştı. Büyükelçilik binasının karşısında, önceden belirlenmiş noktaya yerleşmiş durumdaydım. Kulaklığımdan gelen telsiz cızırtıları, ekibin geri kalanının da konum aldığını haber veriyordu.
Her zamanki gibi sokağın karmaşası, gürültüsü ve ışıkları beni etkilemiyordu. İnsan kalabalığının arasındaki her yüzü tarıyor, her detayı zihnime kazıyordum. Sayın Bakan’ın konvoyu beş dakika içinde köşeyi dönecekti.
Sol elimi montumun cebine sokup elimdeki cihazı kontrol ettim. Her şey yolundaydı. Yalnızca… garip bir his vardı içimde. Sanki kalabalığın arasında, karanlıkta bir çift göz beni izliyordu. Omuzlarım gerildi, boynumu hafifçe çevirdim. Kimse yoktu. Görevin ortasında hayallere kapılmak lüksüm değildi.
“Keskin, kuzey cephesinde hareketlilik var. Dikkatini dağıtma.” diye fısıldadı telsizden bir ses.
“Alındı.” dedim soğukça, gözlerimi tekrar caddeye çevirdim.
Sayfayı çevirirken boğazım düğümlendi. O kaba, umursamaz adamın böyle bir görevin ortasında nasıl biri olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Bir an durup elimdeki deftere baktım; parmaklarım fotoğrafın kenarına dokundu. Sarışın kadınla çektirdikleri kare hâlâ arka sayfaya yapışmış duruyordu.
“Sen kimsin Bora Keskin…” diye fısıldadım kendi kendime.
Kalbim hızlanmıştı. Günlükte yazanlar sanki bana başka bir dünyanın kapısını aralıyordu. Sayfaları çevirme isteğim daha da arttı. Titreyen parmaklarımla bir sonraki sayfaya geçtim.
/ Londra – 07 Ekim 2018 /
Bora KESKİN
Görev başarıyla tamamlanmıştı ama içimde hâlâ o rahatsız edici his vardı. Gözlerim, operasyon bitiminde karanlık bir sokakta bana bakan o yabancı silüeti asla unutmadı…
Sayfayı çevirdiğimde yazının tonu değişmeye başlamıştı. Daha önceki soğuk ve profesyonel cümlelerin arasına duygular sızmış gibiydi. Satır aralarındaki harfler bile daha özenli görünüyordu.
/ Londra – 12 Ekim 2018 /
Bora KESKİN
Operasyonun üzerinden beş gün geçti… hava almak için Thames kıyısında yürüyüş yapmaya karar verdim. Hava keskin bir soğuk taşıyordu, tıpkı ismim gibi, ama şehrin ışıkları insanın içine tuhaf bir huzur yayıyordu.
Westminster Köprüsü’nün demir korkuluklarına yaslanmış, sigaramı söndürmek üzereyken yanımda hafif bir kahkaha duydum. Dönüp baktığımda, omuzlarına düşen buğday sarısı saçları rüzgârda savrulan bir kadın gördüm. İnce trençkotunun düğmeleri çözülmüş, elindeki defter rüzgâra kapılmak üzereydi. Refleksle uzanıp defteri tutuverdim.
“Teşekkür ederim, neredeyse günlüğüm gidecekti.” dedi, aksanı yumuşak bir melodiydi.
O an gözlerimi kaldırıp ona baktım. Maviye çalan yeşil gözleri, şehir ışıklarını içine çekmiş gibiydi. Yıllardır görev gereği incelediğim yüzlerden farklıydı bu. Sanki yıllardır aradığım bir cümlenin son kelimesini bulmuştum.
“Adım Bora.” dedim, nedense normalde yapmadığım bir şeyi yaparak.
“Maria… Maria Varga.” diye karşılık verdi ve utangaç bir tebessümle elini uzattı.
Ellerimiz birkaç saniye fazladan tuttu birbirini. Sanki zaman, Londra’nın o puslu gecesinde bir anlığına durdu.
***
Sayfaları çevirdikçe kalbim daha hızlı atıyordu. Günlükteki kelimeler yavaş yavaş birer duyguya dönüşüyordu.
/ Londra – 18 Ekim 2018 /
Bora KESKİN
Maria ile tanışmamızdan altı gün geçti. Her akşam, görevimden fırsat buldukça, onu South Bank’teki küçük bir kafede buluyorum. İlk defa kendimi bir görevden daha çok merak ederken yakalıyorum… Onun hayatını, gülüşünü, ellerinin hareketlerini…
Dün akşam köprünün ortasında durduk. Thames’in üstünden geçen soğuk rüzgâr saçlarını yüzüne savuruyordu. “Soğuk değilsin umarım?” diye sordum. “Sen yanımdayken üşümem.” dedi. O cümle, yıllardır buz gibi tuttuğum içimdeki bütün kapıları kırdı.
Elini tuttum. Küçük ve sıcak avuçları, yıllardır silah tutan ellerime sığındı. O an, tüm görevler, tüm emirler, tüm kimlikler… Hepsi anlamsızlaştı.
Elimi günlüğün sayfalarına öyle bir kenetlendim ki, sanki bırakacak olsam içindeki bütün o anlar yok olup gidecekti. Her satırda nefesim biraz daha hızlandı… O buz gibi adamın, o soğuk bakışların ardında bambaşka bir dünyaya sahip olduğunu okumak… şaşırtıcıydı.
“Demek senin de kalbin varmış, Bora Keskin…” diye fısıldadım kendi kendime, sesim çadırın içinde yankılandı.
“Dışarıda buz gibi, içeride bambaşka bir adamsın demek… Ne saklıyorsun kim bilir?”
Parmaklarım sayfaların kenarlarını okşarken, gözlerim istemsizce gülümsedi. “Şimdi seni biraz daha merak ettim işte…” dedim usulca, sanki karşımdaymış gibi.
Sayfaları çevirdikçe içimdeki heyecan dalga dalga yükseldi. Her cümlenin arasından fışkıran o duygular… O taş gibi soğuk adamın kalbinde sakladığı bambaşka bir yüzünü görüyordum. Parmağım satırların üzerinde gezinirken boğazımda bir düğüm belirdi.
“Londra’da bir kadın… Maria…” diye mırıldandım dudaklarımın arasından, sesim titriyordu.
O kadar özenle yazılmıştı ki kelimeler; satırların arasından Bora’nın nefesini, Maria’ya bakışındaki yumuşaklığı, dudaklarına kondurduğu bir tebessümü bile hissedebiliyordum.
Bir yerde günlüğe şöyle yazmıştı:
“Maria, sen bana bu şehirdeki kalabalığın içinde huzuru hatırlatan tek şeysin. Ellerinin sıcaklığını, kahkahandaki o kırılganlığı, gözlerindeki o sonsuz maviliği unutamıyorum. Görevimin en karanlık anında bile, zihnimin bir köşesinde sen varsın. Bu şehir artık senin adınla fısıldıyor geceleri.”
Bu satırları okurken yutkundum, elim sayfanın kenarında sıkıca duruyordu. Kalbim göğsümde güçlü güçlü çarparken kendi kendime fısıldadım:
“Bora Keskin… sen ne sakladın böyle? Ne yaşadın da o soğuk bakışlarının ardına gömmeyi seçtin?”
Sonraki sayfaya geçtiğimde bir fotoğraf daha çıktı karşıma. Maria’nın yüzünde masum bir gülüş, Bora’nın elini sıkıca tutuyor. Fotoğrafa uzun uzun baktım. İçimde tarif edemediğim bir his kıpırdanıyordu. Belki öfke… belki hüzün… belki sadece merak…
“Ne oldu size?” dedim kısık bir sesle. “Ne oldu da o bakışlar taş kesildi? Ne oldu da Londra’daki o adam, şu an çadırın önünde çay içen kaba bir yabancıya dönüştü?”
Parmaklarım bir sonraki sayfayı çevirmeye yeltendiğinde dışarıdan hafif bir çıtırtı sesi duydum. Nefesim kesildi, elim sayfanın üzerinde donup kaldı. Çadırın kapısına doğru başımı çevirdim. Sessizlik… ama o sessizlikte bile birinin beni izlediğini hissettim.
Yutkundum, günlüğü yavaşça kapatıp kucağımda sıkıca tuttum. Gözlerim kapının aralığında gezindi. O an içimde bir soru çınlayıp duruyordu:
“Bora… yoksa geri mi döndün?”
Parmaklarım günlüğün kapağını sımsıkı kavrarken içimde tuhaf bir ürperti vardı. Bir film yapımcısı olarak hayatım boyunca insanların hikâyelerini yakalamaya, kaybolmuş seslerini duyurmaya çalıştım… ama şimdi elimde tuttuğum şey, çekilmeyi bekleyen en karanlık, en dokunaklı belgesel gibiydi.
“Tanrım…” diye fısıldadım titrek bir nefesle, “burada bir film var. Senin filmin, Bora Keskin…”
Satırların arasında yalnızca bir aşk değil, yarım kalmış bir hayatın izleri vardı. Bunu kameraya nasıl dökerdim? Ya da dökmeye cesaret edebilir miydim? Belki de bütün o soğuk bakışların, çadırın içindeki kasvetin sebebi bu kadındı… Maria Varga.
O fotoğrafın kenarına parmağımı sürerken gözlerim buğulandı. Hayatım boyunca nice hikâye dinledim, nice acı ve sevinci belgelere, filmlere taşıdım; ama bu kez hikâyenin kahramanı, beni az önce ölümden kurtaran adamdı. Ve bu, beni olduğum yerden söküp başka bir boyuta taşıyordu.
Kafamın içinde bir anlatıcı sesi yankılandı sanki, o tanıdık belgesel sesiyle:
"Bir adam… bir görev… ve Londra sokaklarında saklı kalmış bir aşk. Bora Keskin’in hikâyesi… bir belgesel olmalıydı bu.”
Tam o sırada dışarıdan gelen çıtırtı sesi beni irkiltti. Bir hışırtı… Sonra ağır bir adım sesi…
Yutkundum. Günlüğü kucağımda sıkıca kavradım. Belki de çok ileri gitmiştim. Belki de bu satırları okumam, onun geçmişine dokunmam bir sınırı aşmaktı.
Başımı çadırın kapısına çevirdim. Gölgeler hareket etti. Bir an için nefesimi tuttum.
“Bora…” dedim içimden, yutkunarak, “yoksa… geri mi döndün?”
Gözlerim kapıya kilitlenmiş halde, içimden bir yandan da düşünüyordum:
Eğer geri döndüyse… acaba bunu bir filme dönüştürebilecek kadar uzun yaşar mıyım?
Kapının dışındaki hışırtı kesildi. Rüzgârın sesi mi, yoksa ağır ağır yaklaşan bir adamın ayak sesleri mi, ayırt edemiyordum. Yüreğim küt küt atarken, parmaklarım hâlâ o günlüğün köşesini bırakmamıştı…
Ve tam o an, dışarıdan alçak bir ses duyuldu. Soğuk, kararlı…
“Okumaya doydun mu, yapımcı hanım?”
Nefesim boğazıma takıldı. Günlüğü düşürmemek için ellerim daha da sıkı kavradı. Kalbim deli gibi çarparken dudaklarım aralandı ama hiçbir şey söyleyemedim.
O gölgeler çadıra doğru ilerliyordu…