3. Bölüm

2101 Words
İyi okumalar dilerim... Evin kızdan anlatım… Kaos; Gece güne dönerken havanın kurşuni rengi ve serinliği içimin tüylerini bile ürpertmeye yetmişti. Hala daha tatmin olmadığım, fakat konuşmakta istemediğim o girdabın içinde nefes almaya çalışıyordum. Gözlerim ileride duran araca takıldı. Nefretle soluk alıp odama girdim. Neden gece boyu oradaydı ve gitmemişti? Sinir içinde üzerimi değiştirip odamdan çıktım. Ahıra doğru ilerlerken Ömer abi ayaklanıp koşar adım yanıma geldi. “Günaydın Evin kızım. Ne istedin bu saatte?”. Gülümseyerek ahırı gösterim. “Benim Rüzgar oğlanla hasret gidermem lazım Ömer abi. Çok özledim onu, güneşin doğuşunu birlikte karşılayalım istiyorum”. Ömer abi başını sallayıp önümden çekildi. İstemsizce doluyordu gözlerim. Kısa bir süre sonra doğduğum eve yabancı olacaktım. Derin bir sızı oluştu göğsümde. Karşı gelmek istediğim onca şey varken babamın bir bakışı her şeyi bitirmişti. Birkaç gün önceki isyanım onun için değerli değildi ya da babasının emrine boyun eğmek daha doğru gelmişti. Ahıra girip Rüzgar’ın yanına doğru yürüdüm. Uzun zamandır ihmal ediyordum hızlı sevgilimi. Tüm takımı elime alıp yanına girdim. Önce güzel yüzünü sevdim. Öfkeliydi bana karşı fakat gözlerimdeki yaşı gördüğünde o da duraksamıştı. Eğer takımlarını takıp dizginleri sabitledim. Birlikte ahırdan çıkıp avluda yürümeye başladık. Ömer abi kapıyı açarken “bizde seni arkadan takip edelim kızım. Başına bir şey gelmesin” dedi. Gülümsedim. Birileri tarafından düşünülmek sızlayan yaramı ısıttı. “Sağ ol Ömer abi. Benim biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var. Merak etme çok oyalanmadan geliriz”. Yine sakince başını salladı. Bende Rüzgar aşkımla yavaş adımlarla dışarı çıktım. Yine Ömer abinin yardımı ile ata binip kale yoluna doğru yönlendirdim. Hava sabah serinliğindeydi. Tenim ürperse de önemsemedim. İki ayağımla hafifçe karın boşluklarına dokundum ve hızlanmamızı sağladım. Bu özgürlüğü özlemiştim. Saçlarımı okşayan rüzgar savurmaya başlamış, tenim ise daha da soğumuştu. Fakat bu hissin adı tam anlamıyla özgürlüktü benim için. Kale yoluna girdiğimde güneş yavaş yavaş dağların ardından doğmaya başlamıştı. Gözümden akan yaşa rağmen tebessüm ettim. Herkes severdi doğduğu toprakları ama Mardin bir başkaydı. Her şeyiyle güzel olur muydu bir şehir? Dokusu, kokusu, tarihi ve yemekleri tepeden tırnağa her şeyiyle aşıktım bu topraklara. Her ne kadar kaçmak istediğim o kadere teslim olmuş olsam da seviyordum buraları. Bugünden sonra hayatım tamamen değişecekti. Dün dedem benimle konuşmamış misafirler gittikten sonra kendi odasına çekilmişti. Bugün daha büyük bir kaos olacaktı. İbrahim ağa hesap sormadan göndermezdi beni. Kıyamayan bir sevgisi vardı lakin söz konusu onun iki dudağından çıkan söz ise akan su dururdu. Benim de tüm merakım bu söz. Nereden çıktı kim ortaya attı? Her şeyin bir zamanı vardı elbet lakin ben o kaderi yaşamak istemiyordum. Düşüncelerimi dağıtan araç sesiydi. Başımı sol tarafa çevirdiğimde Baran’ın geldiğini gördüm. Geceden beri beni takip ediyordu. Amacının ne olduğunu anlayamadım. Hoş anlamakta istemiyordum. “Günaydın Evin”. Sıkıntıyla soluk alıp “ne istiyorsun?” diye sordum. O da en az benim kadar sıkıntılıydı. Yanıma gelip “attan insen de biraz konuşsak olmaz mı?” diye sordu. Başımı olumsuzca sallayıp “gerek yok. Bizim insan gibi anlaşmamıza hiç gerek yok. Sadece yalnız kalıp son günlerimin keyfini çıkartmak istiyorum” dedim. Kaşları çatıldı aniden. “Ölüme gidiyormuş gibi konuşma Evin”. Başımı yere eğip gözlerinin içine nefretle baktım. “Sizin gelinlik dediğiniz o zımbırtı benim için kefenden farksız Baran ağa. Seninle evlenmek de en az ölümü kabul etmek kadar soğuk. Şimdi beni yalnız bırak. O lanet güne kadar yüzünü görmek istemiyorum”. Baran aniden arkasını dönüp öfke ile aracına bindi. Onun gidişini izlemek yerine Rüzgar’ın sırtına vurup koşmasını sağladım. Kalenin önüne geldiğimizde güneş tam anlamı ile doğmuştu. Şimdi gerisin geriye eve gitmek zorundaydım. Beni bekleyen gerçekleri öğrenme zamanım gelmişti. *** Kahvaltı masasını hazırlayıp büyüklere seslendim. Selvi yengem üzgün gözlerle yüzüme bakarken “sen neler olduğunu biliyor musun yenge?” diye sordum. Başını olumlu anlamda sallarken hemen koluna girip mutfağa çektin onu. “Anlat yenge, nedir bu evlilik meselesi?”. Selvi yengem; “Mahmut ağa zamanında bir söz vermiş dedene. Sözün ne olduğunu bilmiyoruz. İbrahim dede sadece sana söyleyecekmiş. Aslında söz Baran için değil ortanca oğlu Hüseyin ağanın oğlu Cesur içinmiş. Fakat o da üç sene önce kız kaçırdı evlendi. Evlenilecek yaşta bir Bekir ağanın oğlu Baran kaldığı için ikisi kendi aralarında söz kesmişler. Evin inan ki hepimiz çok şaşkını”. Yani Lorin’in abisi Cesur ile evlenecek iken Baran Beyin kısmeti olmuştum. Öfke ile soluk alıp “bu konunun aslından bizimkilerin haberi var mıydı?” diye sordum. Yengem başını olumsuzca sallarken annem telaşla mutfağa girdi. “Neredesiniz siz? Dedeniz sofra başında sizi bekler”. “Yenge şu tepsiyi eline al bende çaydanlığı alıp geliyorum. Bakalım kimin ne sözü için kurban gidiyorum bir öğrenelim”. Bir masanın ucunda babam diğer ucunda ise dedem oturuyordu. Akşama daha büyük bir kalabalık olacağı sabahki koşuşturmadan belliydi. Babam “bu sabah öpücük yok mu?” diye sordu. Annemin sözü geldi aklıma ve tereddüt etmeden dudaklarımı aralayarak söyledim. “Annemin de söylediği gibi artık senin kızın değilim baba. Bu öpücük heveslerini torunlarına sakla”. Babamın yüzü buz keserken tabağıma dönüp kahvaltılıklardan yemeğe başladım. Dedem boğazını temizleyip “Evin bana bir kahve yap yan taraftaki avluya getir. Seninle konuşacaklarımız var” diyerek masadan kalktı. Onunla birlikte bende yerimden kalkıp mutfağa doğru yürümeye başladım. Herkesin gözü üzerimdeyken kimse ile konuşmadan dedemin kahvesini pişirmeye başladım. Yanına soğuk bir bardak su ve çifte kavrulmuş iki tane lokum. Tepsiyi hazırlayıp kahvesini fincana koyup derin bir soluk alarak tepsiyi avuçladığım gibi mutfaktan çıktım. Geniş sedirde oturan dedemin önüne geçip servis yaptım ve karşısındaki sandalyeye oturdum. Gözlerimin içine derince baktı. Normalde onun yanı başına oturur ve öyle dinlerdim konuşacaklarını fakat içimden gelmiyordu. Dedem sıkıntıyla soluk alıp ceketinin cebinden sigarasını çıkartıp dudakları arasına sıkıştırdı. Ucunu yakıp derin bir nefes çekip dudaklarını araladı. “Mahmut ağa ile yıllar önce söz kestik aramızda. Onun torunu Cesur ile senin evlenmen için. Üç sene önce torunu kız kaçırıp çekip gitti buradan. Bizimde acımız tazeydi Yusuf’umuzu yeni kaybetmiştik. Mahmut ağa kan sözü vermişti üstelik. Daha sonra tekrar bir araya geldik. O kanı dökülsün istemedi, bende yıllar önceki adetlerin bir daha gün yüzüne çıkıp ocak söndürmesini istemedim. Tüm aşiretler aramızdaki sözü biliyorlardı. Aradan yine zaman geçti. İlk önce iki aşiret toprak birleştirdi, sonra da şirketleri. Şimdi de Mahmut ağa verdiği sözü tutup evlenecek yaşta olan torunu Baran ağa ile senin evlenmenin münasip olduğunu dile getiri. Bizim içinde uygundu ve söz kesildi. Birkaç güç içinde düğün dernek kurulacak hazırlıklarını ona göre yap”. Tek solukta anlattı her şeyi. İlk kez o an değersiz bir varlık olduğumu hissettim. Yıllar önce kaderimi kendi elleri ile yazmış dedem. Nasıl böyle bir hak buldu kendinde anlamış değildim. Derin bir soluk alıp “tek bir soru soracağım dede. Müsaaden var mı?” diye sordum. Yine aynı derin ifade ile gözlerimin içine baktı. “Babam ve abim bu söz konusundan haberdar mıydı?”. Dedem yalan söyleyen bir adam değildi. Neyse doğrusunu bildiğini gibi haykırırdı. Bu sefer sadece başını olumlu anlamda sallamakla yetindi. Oturduğum sandalyeden kalkıp “müsaadenle hazırlıklarımı tamamlayım” dedim ve konuşmasına fırsat vermeden hızlı adımlarla ön avluya geçtim. Babam ile göz göze geldiğimizde yanına geçip “sadece dürüst olmanı beklerdim senden. Her şeyden haberin olup da benden gizlemen doğru gelmedi. Artık bunlarında bir önemi yok baba. Neticede bu evde birkaç günlük misafirim değil mi?” diye sordum. Babam ağzını açamazken abim bana doğru hamle yaptı. Ellerimi havaya kaldırıp “sen sen ol abi ne kızlarını sevmediği birileri ile evlendir ne de oğullarını katlanamayacakları biri ile baş göz et. Bırakın da onlar istedikleri gibi yaşasınlar hayatlarını. Bir gün ölüp gidersem mirasım olsun size” dedim ve arkamı dönerek kendi odamın bulunduğu avlu merdivenlerinden yukarı çıkmaya başladım. Abim sevdiği kızı aldı üstelik Mardinli değil İstanbulluydu. Annem ve babam çocukluk aşklarıydı. Benim kaderime düşen de saçma bir söz. Beşik kertmesi gibi. Odama girip etrafa bakmaya başladım. Kaç gün sonra olacaktı bu düğün? Odamın kapısı yavaşça açıldı. Annem içeri girerken “gel dediğimi hatırlamıyorum anne. Şimdi beni yalnız bırak ve çık. En azından birkaç gün yalnızlığın keyfini çıkartayım” dedim. Amacım onun canını yakmak değildi. Ama öylesine bir acı vardı ki içimde, canımın yandığı kadar can yakmak istesem karşımdaki insanların sağlam kemikleri kalmazdı. Annem nemli gözlerle geldiği gibi sessizce çıktı odamdan. Her yer üstüme üstüme geliyordu. Aldığım her soluk boğazıma düğüm olurken duramadım daha fazla. Kardeşimin kabrine gitmek için çıktım odamdan. Aşağıdan gelen seslerle kaşlarım aniden çatıldı. Avluya göz ucuyla baktığımda küçük amcam Murat ve halam Leyla’nın geldiğini görüm. Tabii eşler çocuklar herkes cümbür cemaat buradaydı. Sakince aşağıdaki avluya inip arka kapıdan dışarı attım kendimi. Hızlı adımlarla yürümeye başladım. Kimseyi görmek istemiyordum. Eminim herkes mutlu bir evlilik yapacağımı, iki aşiretin de mutlu olduğunu düşünüyorlardır. Nefret vardı içimde. Önüne geçemediğim derin bir nefret. Kabristana geldiğimde derin bir soluk çektim içime. Genzimi yakan kan kokusu hala daha ciğerimde duruyordu. Yine istemsizce doldu gözlerim. Aile kabristanlığı bölümüne geçip kardeşimin mezarına baktım uzunca. Burada değil yanımda olması gerekiyordu. Çok küçüktü. Seneler geçiyor olsa da o hala daha liseli gençti. Yaşı aynıydı ve hiç büyümeyecekti. Burnumu çekip hemen yanı başına oturdum. “Yusuf ben geldim ablacım. Gerçi sen her şeyi görüyorsundur ama dedem başıma öyle bir çorap ördü ki, hayatta olsaydın benden çok sen karşı çıkardın bu duruma. Ama maalesef kötü haber. Evleniyorum”. Rüzgar esti bir anda. Yaz mevsimi başlamış geceleri ne kadar serinse gündüzleri de bir o kadar sıcaktı. Alev çarptı sanki yüzüme. “Beni de yanına alsaydın ne olurdu küçük aşkım? Böyle ayrı gayrı olmuyor Yusuf. Sen olmadan yaşamak zorken şimdi de evlilik belası çıktı başıma. İçten içe haykırıyorum ama olmuyor. En büyük hayal kırıklığım ise babam. Beni en çok korur dediğim adam koruyamadı. Bu töre illetinden, saçma sapan verilen sözlerden koruyamadı”. Öylece sessizce saatlerce mezar başında durdum. Sonra etrafa göz gezdirdim. Boş şişe bulup hemen oturduğum yerden kalktım ve çeşmeye doğru yürümeye başladım. Su dolduktan hemen sonra başımı kaldırıp yürümeye başlamıştım ki, Baran ile göz göze geldik. Hızlı adımlarla yürüyüp öfke ile soluk aldım. Kardeşimin kabrini sulayıp dua ettikten sonra arkamı dönüp hızlı adımlarla yürümeye başladım. Aniden sağ kolumdan tutulup sürüklenmeye başladım. Baran aracına doğru yürürken kolumu elinden kurtarmaya çalıştım fakat nafile. Bir türlü kurtaramadım. Zorla aracına bindirip “sadece konuşacağız tek kelime etme ve sakin dur” diyerek tısladı. Kaşlarımı çatıp onu izledim. Oldukça gergin duruyordu. Kendi yerine geçip sertçe kapıyı çarptı ve aracı çalıştırıp kabristandan ayrılmamızı sağladı. Başımı ona çevirmeden dışarısını izlemeye başladım. Ne konuşacaktık ki? “Evin sana anlatmam gereken şeyler var. Bunları evlenmeden önce konuşmalıyız. Bak senin için ne kadar zorsa benim için de bir o kadar zor bu durum. İtalya da bir hayatım vardı. Oradan kopup buraya geldim. İşim, çevrem, arkadaşlarım her şeyimi geride bıraktım”. Bakışlarımı ona çevirip dudaklarımı araladım. “Sen dilinin altındaki baklayı bir çıkartsana”. Baran anlık çatık kaşlarla gözlerimin içine baktı ve tekrardan önüne dönüp “bu evlilik meselesi yüzünden sevgilimden ayrıldım. Benim de feda ettiğim birçok şey var. Sadece sen mecbur değilsin. Bana da hiçbir şey sorulmadı. Aniden çağırıldım, buraya geldim ve olayların içinde buldum kendimi. Lütfen asilik yapmadan şu birkaç günü kazasız belasız atlatmaya çalışalım. Sonrasına birlikte bakacağız zaten” dedi. Derin bir nefes alıp konuşmaya başladım. “Öncelikle benim ya da başımıza bu olayı örenler için sevgilinden ayrılmaya değmezdi. Sonuç olarak kağıt üzerinde kalacak bir evlilik için bu kadar büyük fedakarlıklar yapmaya dediğim gibi değmez. Öncesi veya sonrası diye bir şey yok bizim için. Bir gün her ne olursa olsun bu saçma sözün sonu gelecek. Ya yaşarken ya da ölüyken benim için fark eden bir şey yok”. Baran aracı sağa çekip gözlerimin içine baktı. Bense aniden araçtan inip yürümeye başladım. Adamın yüzünü görmeye tahammülüm yok ama evleniyorum. İçten içe sinirden deliriyorum ama elimden hiçbir şey gelmiyor. “Evin şu lanet olasıca arabaya bin. Bizimkilerde sizin konakta, bu akşam söz kesilecek”. Aniden duraksayıp bakışlarımı Baran’a çevirdim. “Bu akşam söz mü var?”. Başını aşağı yukarı doğru sallarken burnumdan dumanlar çıkartacak hale gelmiştim. “Ben kendim eve geçerim. Merak etme akşama hazır olmuş olurum böylece sende mahcup olmazsın”. Baran yanıma gelip “neden bu kadar inatsın Evin? En azından arkadaş olmaya çalışabiliriz” dedi. Başımı olumsuzca salladım. “Sen her ne olursa olsun amaçsızca insanların canını yakabilen karakter yoksunu bir varlıksın gözümde. Acımı bildiğin halde canımı yakmaktan, gururumu kırmaktan geri durmadın. Sormadın Baran Bey. O aptal olayın aslını sormak yerine dalga geçmeyi tercih edip her karşılaştığımızda yanındaki insanlara da beni rezil etmekten kaçınmadın. Kader öyle bir kader ki, canını yaktığın beni sana eş yaptı. Şimdi durup sen düşün. Sana ceza olan ben iken, bana ölüm olan da sensin. Şimdi rahat bırak beni. Eve geçip ailemin istediği gibi hazırlık yapayım”. Baran ağzını açamazken onu arkamda bırakıp hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladım. Madem sözümüz vardı akşama bende herkesin benden istendiği gibi bir gelin olacaktım. Bekle bakalım Baran Bey, bu Evin kız sana neler edecek…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD