Dükkana gelip, "Oohh! bir saat yapsam kâr dediğim örgümün ilk sırasını yapmıştım ki Hakan içeri girdi.
Normalde aramız iyi olmasına rağmen şuan onu görmüş olmaktan hiç memnun olmamıştım ama alışılagelmiş bir şekilde gülerek hoş geldin?" dedim
"Bizim ki buradaymış!" dedi dükkana bakınarak.
"Furkaann?"
"Eveeett! hastaneye götüreyim demişsin, annem de merak etmiş."
Adamı kaçırıyon sahip çık değil mi, hadi gelde cevap ver diye düşünürken yutkundum...
"Yaa ben onu hepten unuttum biliyo musun, ben o lezyonu yanlış anlamışım, insanlarda iyileşme sürecini gösteriyormuş hayvanlarda iltihaplanma."
"Haaa, önemli bir şey yok yani?"
"Yok yoookk merak etme, tazı gibi dolanıyor etrafta. İşe bile başlayabilir o derece. Evde yatırma tembelliğe alışmasın. Gelsin seninle."
"İyi o zaman, bana da iyi olur. Bi proje var iki işi aynı anda yetiştiremiyordum."
"Yaa, iyi ki karıştırmışım değil mi?"
"Şimdi nerede peki?"
"Geziyordur, yat yat sıkıldıysa demek!"
"Gezsin gezsin, ben bi göreyim, sıkılmak nasıl oluyor göstericem ona!"
"Hayırdır yaaa, ne yaptı kii?"
"Sorma sabah sabah bi afralar bi tafralar. Babamın yanında saygısızlıklar."
"Ben aile arasındaki mevzuya karışmayayım en iyisi."
"Sen yabancı mısın kız aşk olsun."
"Sağolasın."
"Hadi ben kaçtım, şu yaralı ceylanı bulayım, kolay gelsin!.."
... Hakan'ı Engin ve Meriç'ten ayıran avantajı altı ay erken doğmasıydı. Onlar lise sondayken o üniversiteye başlamıştı.
Bana öyle geliyordu ki, o gün Hakan köyde olsaydı Engin ve Meriç'in yaptığını yapacak ve intikam alacaklarım arasına girecekti yada o gün onlara mani olacak ve hiç biriyle sorunum olmayacaktı.
Acaba öyle olsaydı Furkan'a daha fazla yoğunlaşabilir miydim, yada yine uzaklara gitmek için çok çalışıp veteriner olma sözümü tutar mıydım...
... Şuan yapmam gerekene yoğunlaşma vaktim gelmişti bir saatte olsa örgüme devam etme duasıyla "besmele" çekip başladım, 'bu saatten sonra gelen şeytan olurdu herhalde" diye düşünerek...
~~~~~~•~~~~~~•
.... Hakan bir kaç yere baktıktan sonra markete geldi. Enes müşteri ile ilgilenirken Furkan'ı da laptop başında gördü, "Lan madem yapacaktın kızı Enes'e niye yolladın evde yapsaydın yaa!" deyince Furkan sabah ki yaptıklarının hesabını sormaya geldiğini anlamıştı.
Ama o, hesabı abisine değil babasına vermek istiyordu. Cansu'yla ilgili son sözü babası söyleyecekti tıpkı Yılmaz beyin Cansu'ya yaptığı gibi.
Furkan cevap vermeyince daha da üsteleyerek, "Yürü dükkana da bi boyunu posunu endamını görelim yakışıklı."
Furkan, gülümseyerek, "İltifatın için teşekkür ederim abicim, sabah sabah bu sevgi pıtırcığı hâlini neye borçluyuz acaba?" deyince Hakan da aynı şekilde gülerek, "Boyunuz geçti diye yaşınız da geçti herhalde, o yüzden arayı iyi tutayım da bana da çatma!"
"Sıkıntı yok abi, azıcık uyanık ol, neye kızıp neye kızmayacağımı bil ona göre hareket et yeterli, bu kadar zorlamana gerek yok yani." dedi büyük edasıyla göz kırparak.
Hakan, Furkan'ın imasından bir şey anlamadan baktı uzun uzun, ne zaman ne kaçırdığından bi haber...
Arkasından enişteleri ve onunda eniştesi girip selam vermişlerdi. Hakan eniştesiyle tokalaştıktan sonra, teyzesini ve neler yaptığını sordu.
Eniştesi, "Bizde yeni geldik!" deyince damatları şaşkın şaşkın yüzüne baktı.
Furkan, tokalaşma sırası kendine gelince başını yerden kaldırmayıp, "Hoş geldin enişte!" dedi.
"Hoş bulduk Furkan, nasılsın? Erken ayaklanmışsın sanki!" deyince "Kontrole geldim enişte!" dedi
Hakan eniştesine bakıp, "Yok enişte, bakma sen öyle göründüğüne, kötüyüm diye işten kaytarıyormuş, burada bi veterinere sordum 'turp gibi bir şeyi yok' dedi." deyince eniştesinin eniştesi, "Baytarlar ne zamandır insanlara bakıyor yaa?!" deyince Muhammed bey omuzundan tutarak, "Normal doktorların devasını bulamadığı hastalığa yakalanınca!" dedi işaret parmağının sırtıyla burnunun ucuna dokunup iki nefes çekerek.
Furkan, yutkundu... Eniştesiyle bu kadar erken karşılaşacağını tahmin etmiyordu...
~~~~~~•~~~~~~•
....Enver amcanın gelmemesi ve bir kaç müşteri harici gelen gidenin olmaması üzerine örgüm planımın önüne geçmişti.
İstediğim sıraya gelince: telefonumu çıkartıp, örgüden bir kaç sıra yaparken videomu çektim. Bu videoyu dört gün sonra atkının sahibine gönderecektim. Çektiğim videoya nasıl çıkmışım diye bakmayı da ihmal etmedim. Sonuçta bu videoyu belki de çocuklarım izleyecekti...
İkinci deneme sonunda çektiğim videoyu beğenmiş ve örgümün geri kalanına normal devam etmiştim. İddia ediyordum böyle bir atkıyı kimse kimseye yapmamıştı. ilkimin ilki olmayı çok istiyordum...
... Örgüye dalıp saatin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Dükkanı kapatma saatim geçmiş olmasına rağmen ben hala bir sıra bir sıra daha diyerek kalkamıyordum.
Resmen çekirdek yemekle yarışacak bir hobiydi. Daha yararlı ve faydalı bir hobi hemde, yağ ve sivilce yapmadığı gibi bilişsel gelişim ve psikomotor becerisi sağlayabiliyordu. Peki ya gönül alarak duygusal bağ kurmasına ne demeliydi.
Ömrümü devamlı Furkan'a bir şeyler yaparak geçirebilirdim...
... "Ne o gelmedin?"
"AAAYYYHHH!"
"Pardooonn korkuttum mu?"
Yani, iti an çomağı hazırla mı demeliydim, kalp kalbe karşı mı demeliydim, iyi insan lafın üstüne mi demeliydim bilmiyordum ama bu korkuyla kırk gün içinde ölmezsem daha ölmezdim, ödüm patlamıştı...
"Dalmışım yaa!" derken her harfim 7.4 şiddetinde titriyor gibiydi.
"Sen Enes'i kurtarmaya gelmeyince, ben buradakileri kurtarayım dedim. Çıkmıyor musun?"
"Saat kaç kii?" dediğimde Furkan'ın arkasındaki saate bakmasıyla örgümü masanın altından çantama tıkıştırmayı başarmıştım. "İnşaallah ilmek atmamıştır" diye dua ederek yerimden kalkmak istedim.
Deri koltuğa bıraktığım iz, oluşumundan kısa zamanda düzelecek olsa da resmen çökmüştü. Furkan, başıyla popo yanaklarımın yaptığı izi göstererek, "Sen kaç saattir o sandalyede oturuyorsun?" dedi.
Bu sorunun cevabını: dilimden önce, kendimi doğrulttuğumda, eklem yerlerimin kütlemesi ve kemiklerimin arasındaki baloncukların patlamasıyla çıkan çıtırdamalar vermişti.
"Yemek yedin mi?"
"Yemedim" desem sanki yemeğe götürecekmiş gibi sormuştu. Bende nasılsa olmaz diye, "Yemedim" dedim "ne yapacaksın?" der gibi.
"Hadi gel yiyelim o zaman!" deyince acaba popomun üzerine değilde kulağımın üzerine mi oturdum da yanlış duyuyorum diye düşünmeye başlamıştım.
"Hadi kapatta gidelim!"
Yok yoookk ben kesinlikle yine hayâl görüyor olmalıydım, bir tarafım sıkılsa fena olmayacaktı. Bunun sonunda yine buz gibi bir iç çamaşırıyla dolaşmak istemiyordum.
Yerimden kıpırdamadan bekliyor oluşumu, kendime yaklaşma izni olarak Furkan'dan başkası anlamazdı herhalde diye düşünüyordum. Abisinin dediği gibi "yaralı ceylan" gibi seke seke önüme geldi.
Aman Allah'ım yine başlıyorduk. Buradan kurtaracak başka eniştede kalmamıştı ki, ne olacaktı şimdi. Ben eve gözüm ağrıyor gitmek isterken kasıklarım ağrıyarak gidecek gibi duruyordum, yada ilk olması hasebiyle bakireliğimin gitme ağrısı ile. Yutkundum... Boğazımın kuruluğu ve midemin boşluğu yüzünden mağaraya damlayan su gibi içimden bi ses yankılandı.
"Açım!"
"Sen mi ben mi?" demek istiyordum. İçeride amacı haricî kullanılmayan bir tezgah vardı. Oradan haberi olduğundan emindim. İkimiz içinde uygundu.
"Heeeyyy! sana diyorum açım hadiii!"
"N.Neee?"
"Acele eder misin, daha ne kadar dikileceksin acaba?"
"Ulan ne olacaksa yapsana bana ne bakıyorsun, iki katım kadar uzayıp büyümesini biliyordun, kucaklasana benii!" diye düşünürken gözlerimin önünde şıklayan parmakları görüp kendime geldim.
Şapşal gibi başımı kaşıyarak, bir adım geri gidip önlüğümü çıkartmak için muayene odasına geçtim.
Önlüğü çıkartırken tezgaha bakıp Furkan'ın boyuyla karşılaştırma yaptım. Sonra o ayak ve kolla beni buraya nasıl çıkartsın diye düşünüp, aslında normalde yapardı da sakatlık nedeniyle yapamıyor diye üzülmüştüm.
İçimden, acaba bu tezgah bir gün bana da hizmet edecek mi diye geçirip güldükten sonra kendime gelmek için elimi yüzümü yıkadım.
Aynaya eğilip: Her türlü çektiğim açlığın göz altlarıma yaptığı morarıklığa bakarken alın saçlarımın arasında gezintiye çıkmış kahverengi bir böcek gördüm. Ben veterinerlik okumuştum ve bu böceğin "bit" olduğunu biliyordum.
Saçlarımı silkeleyerek ondan kurtulmayı başarmıştım, lavaboda kaçmasına fırsat vermeden itlaf etmiştim. Peki ya diğerleri kaç tane ve kaç çeşidi vardı kim bilir.
"Furkaaaannn!" "Kooooooşşş" denize düşen yılana sarılır mı demeliydim, iyi dost kötü günde belli olur mu demeliydim, Dost başa bakar, düşman ayağa mı demeliydim bilmiyordum ama ben bitlenmiştim...
... Ayağının acısını unutup yanıma gelen Furkan meraklı gözlerle bana bakarken, ağlamak üzere olduğumu hissediyordum. Teselliye ihtiyacım var gibi göğsüne başımı koyup merakını da giderirken ağlamaya başladım "Bitlenmişim!.."
"Neee!" dedi gülerek.
Bit lafını duyunca geri çekilmeye yeltenseydi bir daha beni bu şekilde yaparken asla göremezdi. Önce belimden sarılıp sırtıma doğru ellerini aşağı yukarı hareket ettirerek, Bir şey olmaz neden ağlıyorsun ki temizlenir!" dedi
"Saçlarım!" derken daha çok ağlamaya başladım.
"Dur bakayım!" diyerek ellerini saçlarımın arasında gezintiye çıkarttı. Ben bu gezinmenin beni hazzın doruklarına çıkaracağını düşünürken, şuan ağlıyordum.
Eline bir iki tane gelmiş onları alıp çıtlatmıştı. Kendimi biraz daha geriye çektim, yüzüne baktığımda neredeyse ağlayacak gibi bakıyordu. Beni tekrar kendine çekti, "Cansu lütfen saçlarını kesme. İstersen ben tek tek temizlerim ama kesme nolur." Ensemi ve kulak arkamı kaşırken, " O kadar çok mu? dedim.
Üzgün bakışıyla "Evet" der gibi başını aşağı yukarı salladı. "Söz ver kesmiceksin!" derken yalvaran çocuklar gibiydi.
"Anneme bağlı" dedim temizleyecek oydu çünkü.
"Ben yaparım Cansu'm kestirme lütfen."
Bit sanki bütün bedenimi sarmış gibi: sırtım, yüzüm, boynum, kollarım kaşınıyordu. Furkan'ın sabah ki "uyuzu" şimdi başlamıştı.
Muayene odasından dışarı çıktı. Ben ayna da saç diplerime bakıp vahlanırken tekrar yanıma gelip tabureyi önüme koydu ve "Sen de bana bak bakayım bende de var mı?" dedi
İçimden bakmak gelmiyordu, çünkü ben bu saçları sevişme esnasında tutmak, koklamak, yüzümü içine gömmek istiyordum. Bu da hayal ettiğim gibi olmamıştı. İsteksiz bir şekilde bakmaya başladım...
... Aynı odunluğa aynı anda girersek olacağı buydu. Furkan da Bitlenmişti. İlk biti çıtlatınca gülerek başını geriye kaldırdı, biraz önce ki hayal kırıklığımı hafifletir gibi başını göğüslerimin arasına bastırıp, "Sen nasıl veterinersin, senin görevin hayvanları iyileştirmek değil mi? hipokrat yemini sizde yok mu?" deyip yüzümü güldürmüştü. Bunun karşılığını vermeliydim, Evet Evet! kesinlikle vermeliydim.
Yüzünü ellerimin arasına alıp alt dudağımı dudaklarının arasına sıkıştırdım. Yutkunduu...
Biraz önceki benim yutkunmam gibi yutkundu... Duymuştum...
Bir taraflarımın kaşınmasıyla kendimi geriye çekince: O, biraz önce ki yapamaz diye düşündüğüm şeyi bir anda yapmış, beni beş yaşındaki çocuk gibi tezgaha oturtmuştu.
İki bitli bu tezgahta ne yapabilirdik ki?
Zannedersem ayakta durmakta zorlandığı için tezgahtan destek alma ihtiyacı duymuştu, o yüzden de bacaklarımı açıp bana yaklaştı.
"Hayatım boyunca en hoşuma giden bitlenme bu oldu." dedi gülerek. Gözlerini dudaklarıma dikti ve yavaşça yaklaştı... Yutkunduk...
Elinin baldırımda dolaştığını hissettiğim anda irkildim, "BIRAK!" diye bağırıp kendimden ittim. Birden yüzü asılarak geriye çekildi. Yüzündeki sevinç, üzüntü ve korkuya dönüşmüş gibi bakıyordu.
Bende bundan korkuyordum, yıllar önce yaptığının acısını şuan ikimizde çekmeye mahkûm olmuştuk. Yutkundum... yüzüne bakmadan, düşüp düşmemeyi umursamadan aşağıya hopladım.