Hasan göz kapaklarını açık tutmakta zorlanıyordu. Başlangıçta yalnızca hafif bir sersemlik hissetmişti, ama şimdi başını dik tutmak bile imkânsız hâle gelmişti. Göz bebekleri bulanıklaşırken son bir kez Derya’ya baktı, fakat karşısında oturan kadının silik bir gölgeye dönüştüğünü hissediyordu. Birkaç saniye içinde tamamen bilincini kaybetti ve başı yana düşerek koltukta hareketsiz kaldı.
Derya, planının tam olarak istediği gibi işlediğini görünce memnuniyetle gülümsedi. İlk olarak, Hasan’ın elinde tuttuğu telefonu nazikçe aldı. Parmak izi kilidini kullanarak ekranın kilidini açtı ve doğrudan mobil bankacılık uygulamasına girdi. Hesabında gördüğü miktar karşısında kaşlarını hafifçe kaldırdı. Sayılar, onun tahmin ettiğinden bile yüksekti. “Demek bu kadar paran vardı ha?” diye içinden geçirdi ve kısa bir kahkaha attı.
Tek bir hareketle, Hasan’ın hesabındaki paranın yarısını kendi IBAN’ına aktardı. Ekranda işlemin başarılı olduğuna dair bir bildirim belirdiğinde, dudaklarında sinsice bir gülümseme oluştu. “Bu, şahsi hizmet ücretim,” diye mırıldandı alaycı bir şekilde.
Ardından, telefonun rehberine girdi. Hasan’ın iş ortaklarının isimleri ve numaraları özenle sıralanmıştı. Onları tek tek kendi telefonuna kaydederken, bir yandan Hasan’ın ne kadar bağlantıya sahip olduğunu düşünüyordu. Bu bilgiler ona ilerleyen süreçte oldukça faydalı olabilirdi. Telefonu yerine bırakmadan önce, son bir hamle daha yaptı. Fotoğraf galerisini açtı ve Hasan’ın çekilmiş özel fotoğraflarını inceledi. Bazılarını kendi telefonuna aktardı. Hasan’a karşı en büyük kozu artık elindeydi.
Şimdi geriye, planını tamamlamak için son bir adım kalmıştı. Masanın üzerinde duran kalemi ve bir kâğıdı aldı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra, kalemi kağıda bastırarak yazmaya başladı:
**"Hasan hayatım, dün gece bir harikaydı. Eh, bunun bir sonucu olmalıydı değil mi? Sonuçta her güzel şeyin bir bedeli vardır. Hem Betül için de bu iyi olacaktır.
Öncelikle, banka hesabındaki paranın yarısını çektim. Bu benim şahsi hizmet ücretim. Karşılıksız bırakmayı düşünmedin herhalde? Ayrıca telefon rehberinden iş ortaklarının numaralarını aldım. Biliyorum, bana lazım olacaklar.
Bunların dışında, özel fotoğraflarını da aldım. Ne yazık ki, dediklerimi yapmazsan onların iş ortaklarına ulaşmasını engelleyemem. Düşünsene, saygın iş adamı Hasan’ın rezil olduğunu görmek istemezsin, değil mi?
Beni fazla uğraştırma hayatım, yoksa gerçekten doyumsuz olabilirim. Sevgilerle, Derya."**
Derya yazıyı bitirdiğinde gözleri parlıyordu. Kâğıdı masanın üzerine yerleştirdi ve Hasan’ın üzerine son bir kez göz gezdirdi. O hâlâ bilincini kaybetmiş şekilde yatıyordu. Derya, işini mükemmel bir şekilde tamamlamanın rahatlığıyla çantasını aldı ve kapıya yöneldi.
Odadaki son ışıkları da kapattıktan sonra, bir gölge gibi süzülerek dışarı çıktı. Şimdi sırada, Hasan’ın yavaş yavaş farkına varacağı yeni oyun vardı. Ve Derya, bu oyunda her zaman kazanan taraftaydı.
Hasan başını kaldırmakta zorlanıyordu. Göz kapakları hâlâ ağır, vücudu uyuşmuş gibiydi. Ağzındaki kuruluk, başındaki zonklamayla birleşince, önce neyin yanlış gittiğini anlayamadı. Ama aniden zihni bir şimşek gibi çaktı. Gözleri irileşti, kalbi deli gibi çarpmaya başladı.
Hemen oturduğu koltuktan fırladı, elleri titriyordu. Telefonuna uzanıp ekranı açtığında içini bir korku kapladı. Banka hesabı… Fotoğraflar… Rehber… Ne varsa çalınmıştı! Üstelik, Hasan’ın en büyük korkusu olan şey de gitmişti: suç içeren özel görüntüleri. Bunlar başkalarının eline geçerse, hayatı biterdi.
Ellerini saçlarına geçirdi, alnındaki teri silerken hışımla Derya’nın numarasını tuşladı. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı. Derya’nın o her zamanki cilveli, umursamaz sesi duyuldu:
**"Buyur, Hasancığım?"**
Hasan’ın nefesi düzensizdi. Sinirle yumruğunu sıkıp dişlerini gıcırdattı.
**"Hemen buraya gelip bu işi düzeltiyorsun! Benden ne aldıysan, hepsini geri vereceksin! Yoksa—"**
Ama Hasan cümlesini tamamlayamadan, Derya sözünü kesti. Sesi iğneleyiciydi, alaycıydı.
**"Yoksa ne olur Hasancığım? Özel görüntülerin ortaklarına mı gider? Ya da suç içeren bazı görüntülerin benim elimden çıkıp emniyete mi düşer? Ah, vah vah! Düşünsene, senin gibi prestijli bir iş adamının böyle rezil olduğunu!"**
Derya’nın sesi telefonun hoparlöründen yankılanırken, Hasan’ın yüzü bembeyaz olmuştu. Boğazı düğümlendi, yutkunmaya çalıştı ama kuru ağzı buna izin vermiyordu.
O sırada arka planda kahkahalar yükseldi. Hasan hemen anladı. Betül… Onun kahkahasıydı bu. Demek ikisi de birlikteydi. Demek bu plan başından beri ikisinin oyunuydu!
Hasan öfkeden deliye dönerken, Derya konuşmaya devam etti:
**"Şimdi, Hasancığım… Betül'ü son derece lüks ve pahalı bir tatile götürüyorum. Hani, senin ona asla layık görmediğin, ama başka kadınlara rahatça harcadığın paralarla gidilecek bir tatil! Eh, tabii bunu senin paranla yapıyoruz. Çünkü neden olmasın?"**
Betül yeniden güldü, bu sefer kahkahası daha da yüksekti. Hasan’ın parmakları titredi. Öfke ve çaresizlik arasında sıkışıp kalmıştı.
Derya son bir kez nefes alıp sesine daha da alaycı bir ton katarak ekledi:
**"Sen şimdi benden gelecek haberleri bekle Hasancığım. Belki sana kıyak yaparım, kim bilir? Ama sakın sabırsız olma… Çünkü ben bu oyunun tadını çıkarmak istiyorum."**
Ve bir anda telefon kapandı.
Hasan elindeki cihazı hışımla duvara fırlattı. Telefon parçalanarak yere düştü ama içindeki öfkeyi dindirecek hiçbir şey yoktu. Cehennemin tam ortasına düşmüştü ve buradan nasıl çıkacağını bilmiyordu.
Antalya’nın kavurucu sıcağında, lüks villalarının geniş terasında oturan Derya ve Betül, şezlonglarına uzanmış, önlerinde servis edilen egzotik meyvelerden atıştırıyordu. Beyaz keten elbiseleri güneş ışığında parlıyor, mükemmel manikürlü elleriyle kristal bardaklardaki soğuk içeceklerini yudumluyorlardı. Ayaklarının dibinde, giyimleri bile kusursuz olan hizmetçiler sıraya dizilmişti. Hepsinin gözleri dikkatle onları izliyordu, en ufak bir isteği anında yerine getirmeye hazır bir halde. Para, her şeydi. Güç, ellerindeydi.
Derya iç geçirdi, *"Bu hayatı seviyorum,"* diye düşündü. Birkaç hafta önce sıradan bir iş adamını tuzağa düşürerek servetlerini ikiye katlamışlardı. Şimdi o serveti doyasıya harcıyorlardı. Paranın azaldığına dair en ufak bir kaygıları yoktu.
Betül gözlerini kısarak güneş gözlüğünü düzeltti ve bir kahkaha attı. “Şu Hasan’ın suratını görmek isterdim!”
Derya gülerek başını iki yana salladı. “O korkusunu düşünmek bile bana keyif veriyor,” dedi.
O gün alışverişe çıktılar. Antalya’nın en pahalı butiklerine girip, en gösterişli ayakkabıları, çantaları ve elbiseleri aldılar. Derya, mağazanın birinde ipekten yapılmış, vücut hatlarını kusursuz bir şekilde saran kırmızı bir elbise giydiğinde, mağaza sahibi bile ona hayranlıkla bakmıştı. “Bu elbise, sizin için yaratılmış!” demişti kadın heyecanla.
Saatlerce alışveriş yaptıktan sonra yorulmuşlardı. Ellerinde sayısız poşetle sahile yakın bir parkta bulunan banka oturdular. Derya saçlarını geriye atarak gözlerini kısıp etrafı izlemeye başladı.
Ve işte o an…
Gözleri bir figüre takıldı.
Yaklaşık yirmi beş yaşlarında bir adam. Esmer tenli, düzgün hatlara sahip, geniş omuzlu, güçlü ve zorluklarla yoğrulmuş bir vücuda sahipti. Kaslı kolları, eski ve solmuş bir tişörtün içinde bile belirgin duruyordu. Ama asıl dikkat çeken şey, o soğuk ve mesafeli ifadesiydi.
Adam, yere eğilip çöplerden plastik şişeleri topluyordu. Yüzü, güneşin altında hafifçe terlemişti. Kirli iş kıyafetleri içinde bile bir mankeni andırıyordu. Sanki yanlış bir hayat yaşıyordu. Bu adam podyumda yürümeli, pahalı arabalara binmeli, kadınların ilgi odağı olmalıydı. Ama burada, pis bir iş yapıyordu.
Derya’nın içini merak ve garip bir his kapladı. Onu etkilemesi, ilgisini çekmesi gerekiyordu. Ama bu sefer farklı bir motivasyonu vardı. Onu sıradan erkekler gibi elinin tersiyle itmek değil, zincirlerine dolamak istiyordu.
Tam o sırada Betül onun dirseğini dürttü ve alaycı bir gülümsemeyle, “Git hadi! Bir erkeği daha kendine zincirle,” dedi.
Derya gülümsedi, ama bu gülümsemede kendine duyduğu özgüven kadar bir meydan okuma da vardı. Ayağa kalktı, poşetlerini Betül’e bıraktı ve dimdik yürüyerek çöp toplayan adamın yanına gitti.
Adam hâlâ başını kaldırmadan çalışıyordu. Derya, etkileyici bir ses tonuyla, “Bakar mısınız?” dedi.
Adam önce hiç tepki vermedi, işine odaklanmıştı.
Derya pes etmedi. “Ben karşıda bankta oturuyordum, sanırım bir şey kaybettim. Acaba siz bulmuş olabilir misiniz?” dedi, cilveli bir ifadeyle.
Adam başını kaldırdı, ama gözlerini doğrudan ona dikmedi. Göz göze gelmiyorlardı.
Kendi işine bakarak kısa bir cevap verdi: **“Hayır hanımefendi, burada hiçbir şey bulmadım.”**
Derya şaşkına döndü. *Bu neydi şimdi?* İlk defa bir erkek ona doğrudan bakmıyordu. Genellikle erkekler karşısında nefesleri kesilir, gözlerini ondan ayıramazdı. Ama bu adam, ilgilenmiyordu bile!
Kaşlarını çatıp daha sert bir sesle, “Öhm, öhm! Beyefendi, ben buradayım. Konuşurken yüzüme bakarsanız sevinirim,” dedi.
Adam bir an duraksadı, sonra yavaşça başını kaldırdı.
İşte o an Derya’nın içini garip bir ürperti kapladı.
Adamın gözleri… Bambaşkaydı. İçinde bir hayatın ağırlığını, acılarını, sessiz isyanlarını barındıran gözlerdi. Bütün erkeklerde gördüğü arzudan, hevesten, açgözlülükten eser yoktu. O gözlerde yalnızca yorgunluk, umursamazlık ve mesafe vardı.
Adam sanki karşısındaki kadının güzelliğini görmüyordu bile. Onun varlığına önem vermeyen bir bakış attı ve sakince, **“Buyurun hanımefendi, size baktım. Ama söyleyebileceğim bir şey yok,”** dedi.
Derya afalladı. Bu, beklediği bir şey değildi. *Nasıl olabilir?* İlk defa bir erkek ona bu kadar ilgisiz davranıyordu.
Saniyeler içinde toparlanmaya çalıştı, ama adam gözlerini tekrar yere indirdi. Sonra da elindeki süpürgeyi kaldırıp işine devam etti. **“Müsaade ederseniz işime dönmek istiyorum,”** diye ekledi ve tekrar süpürmeye başladı.
Derya’nın elleri yumruk oldu. Bir öfke dalgası gelip geçti içinden, ama onu bastırdı. Burada öfkelenmek istemiyordu.
Yavaşça arkasını döndü ve Betül’ün yanına dönerken attığı her adımı düşünüyordu. Omuzları biraz düşmüştü, her zamanki kendinden emin yürüyüşü yoktu.
Betül onu bu halde görünce şaşırdı. Gözlerini kısarak, “Ne oldu?” diye sordu.
Derya yerine oturdu. Başını iki yana salladı. Hâlâ şoku atlatamamış gibiydi.
Sonra Betül’ün gözlerinin içine bakarak, biraz da hayal kırıklığı içinde, “Bir ilk gerçekleşti,” dedi.
Betül kaşlarını kaldırdı. “Ne demek istiyorsun?”
Derya derin bir nefes aldı ve iç geçirerek fısıldadı:
**“İlk defa bir erkek bana bakmadı.”**