Sadık tam saatinde onu almak için apartmanının önündeydi. Arabası, oldukça şık, pahalı ve lüks bir modeldi. Duru kapıyı açıp içine oturduğunda, aracın içindeki temiz, odunsu parfüm kokusu burnuna doldu. Anlaşılan Sadık da özenle hazırlanmıştı. Pahalı ama sade polo tişörtü, markalı saati ve özenle taranmış saçlarıyla son derece hoş gözüküyordu… Yine de bu hali hiçbir zorlama barındırmıyordu. Gösterişsiz, içten gelen bir zenginliği ve şıklığı zerafetle taşıyor gibiydi.
Sadık ona dönüp gülümsedi. Gülüşü, içinde bir çocuk mahcubiyeti taşıyordu sanki. “Hoş geldiniz,” dedi, gözlerini bir an kaçırarak. “Sizi bir daha göremeyeceğim diye çok korkmuştum açıkçası.”
Duru, kendini şaşırtan bir doğallıkla gülümsedi. “Son ana kadar kararsızdım,” dedi. “Ama temiz hava bana da iyi gelir diye düşündüm.”
Sadık başını eğerek göz kırptı. “Gideceğimiz yeri görünce pişman olmayacaksınız…” Sonra hemen harekete geçip arabayı çalıştırdı.
Yol boyunca konuşmalar kısa ama içten bir şekilde sürdü. Sadık, Duru’ya hayatından küçük parçalar anlattı. Babasından kalan kuyumculuk firmasını nasıl büyüttüğünü, Kapalıçarşı’daki ustalardan öğrendiklerini…
“Ben altını sadece altın olduğu için değil, hatıra taşıyan bir şey olduğu için seviyorum,” dedi bir ara, gözlerini yoldan ayırmadan. “Hikâyesi olmayan hiçbir şey ilgimi çekmiyor.”
Duru önce başını salladı, sonra dudaklarında hafif bir tebessümle, “Bu kulağa çok romantik geliyor,” dedi.
Sadık omuz silkti. “Hayatta biraz romantizm kaldıysa, onu da biz kurtaracağız artık.”
Yol ilerledikçe, İstanbul’un o dar, karmaşık caddeleri yerini yemyeşil bir manzaraya bıraktı. Beykoz’un kıyısına yaklaşırken, Sadık sağa saptı. Ağaçların arasında, sessizliğin bastırdığı bir orman yoluna girdiler. Sadece yaprakların rüzgârdaki hışırtısı ve uzaktan gelen kuş sesleri duyuluyordu. Duru pencereden dışarı bakarken büyülenmiş gibiydi.
“Burası ne kadar güzelmiş…” dedi hayranlıkla. “Resmen cennetten bir köşe gibi.”
Sadık yavaşlayarak, eski ama bakımlı bir taş binanın önünde durdu. “Demiştim. Kafa dinlemek ya da huzur bulmak istediğimde hep buraya gelirim,” dedi. “Burayı çok az kişi bilir.”
Mekan taş ve ahşabın birlikte kullanıldığı, doğayla iç içe bir tasarıma sahipti. Bahçeye bakan masaların her biri, birbirinden uzak, mahremiyet düşünülerek özenle konumlandırılmıştı. Garsonlar sessizdi, ortam huzurluydu. Tüm mekana sade bir zarafet hakimdi. Duru, göz ucuyla Sadık’a baktı. O da, bu atmosferin bir parçası gibiydi. Giyimiyle, sakinliğiyle, düşük ses tonuyla… İnsana huzur veriyor, insanı yormuyordu.
Masaya oturduklarında Sadık'la menüye göz attılar. Serpme kahvaltıda karar kılıp siparişlerini veridler. Masaya kahvaltı için tabaklar geldikçe ortam da yumuşadı. Sıcacık ekmekler, çeşit çeşit peynir, taptaze yeşillikler, minik kaselerde taze bal ve reçeller… Sadık çayını fincanına doldururken, Duru da tabağına birkaç şey aldı ama yemekten çok ortamın huzurunu sevmişti.
Sadık kahvaltı boyunca onunla yıllardır arkadaşmışlarcasına sohbet etti. Anlattı, dinledi, güldü. Duru da zamanla kendini daha rahat hissetmeye başladı. Sanki uzun zamandır görüşmediği bir arkadaşının yanında gibiydi.
“Çok konuşuyorum galiba,” dedi Sadık bir ara, dudaklarını bükerek. “Heyecanlanınca hep böyle olurum. Çenem düşer.”
Duru gülümsedi. “Yok, güzel anlatıyorsunuz. Sessizlik sıkıcı olurdu.”
Sadık çayını yudumladı. “Aslında ben sizin gibi kadınlara hayranım,” dedi sonra. Cümleyi yavaş ve sakince kurdu. “Hassas, düşünceli ama güçlü kadınlara.”
Duru gözlerini kaçırdı. Bu tür cümlelere alışkın değildi. Yanıt vermedi, sadece küçük ve çekingen bir gülümsemeyle yetindi
Kahvaltı uzadıkça ortam daha da samimileşti. Sadık onunla geçmişinden, seyahat ettiği şehirlerden, ama en çok da İstanbul’da sevdiği yerlerden konuştu. Söz arasında annesini genç yaşta kaybettiğini, babasının ise işten başka bir şey düşünmeyen bir işkolik olduğunu bu yüzden çoğunlukla yanlız büyüdüğünü anlattı.
Kahvaltı bitip, son çaylar da içilirken Sadık yakınlardaki bir garsonu çağırıp 2 sade kahve istedi. Duru gülümsedi. Kahveyi her zaman çok severdi. Ardından, fazla vakit geçmeden, Sadık’ın istediği kahveler, özenle servis edildi. Kahvenin üzerinde garip, kremsi kıvamlı bir köpük vardı. Duru, “Bu ne?” der gibi baktı ama Sadık hemen yanıtladı.
“Çok özel bir şey, buranın yöresel kahvesi. Aromalı.” dedi samimi bir tavırla.
“Garip kokuyor ama...”
“Denedikten sonra pişman olmayacaksın,” dedi Sadık, gözlerinde o her zamanki ölçülü gülümsemeyle.
Duru kahveyi yudumlarken o garip kokuyu ve tadı iyice fark etti. Kahve hafif tatlımsıydı, ama bir şey daha vardı; tam adını koyamıyordu. Bu her neyse dilinin ucunda buruk bir tad bıraktı. Boğazından geçerken de hafifçe içini yaktı. “Belki de baharatlı bir karışımdır” diye düşündü. Ne de olsa Sadık, yöresel bir kahve demişti. Hem, bu kadar nazik bir adamı kırmamak için nezaketen de olsa kahveyi sonuna kadar içmeliydi.
Kahveler bitip herkes yavaş yavaş toparlanırken Duru bir anda, aniden başının dönmeye başladığını hisseti. Önce gözlerinin önünde noktalar uçuştu. Ardından boğazına doğru yükselen garip bir mide bulantısı başladı…
Başını hafifçe eğip eliyle alnını yokladı. Soğuk terler dökmeye başlamıştı. Tüm dünya dönüyor gibiydi. Sanki vücudu yavaş yavaş boşalıyordu ya da dünya ayaklarının altından çekiliyor gibiydi.
“İyi misin?” diye sordu Sadık, göz ucuyla onu dikkatle süzerek.
“Bilmiyorum… bir tuhafım. Birden bire böyle oldum. Başım... çok dönüyor. Midem de bulanıyor. Sanırım bir şey dokundu,” dedi Duru, kelimeleri güçlükle çıkararak. Göz kapakları sanki yavaşça ağırlaşıyordu.
Sadık hemen ayağa kalktı, onun yanına geldi. Duru’nun yüzü bembeyaz kesilmişti. Elini uzatıp nabzını bakmak için bileğini tuttu.
“Gerçekten hiç iyi görünmüyorsun,” dedi. Sesi bu sefer daha yumuşaktı.
“Ben… eve gitsem iyi olacak...” dedi Duru, dudaklarını zar zor oynatarak. Sandalyeden kalkmaya çalıştı ama dünya birden ters döndü. Bütün dengesi kayboldu. Ayaklarının altındaki zemin kaymış, gözleri kararmaya başlamıştı.
Sadık o anda hemen koluna girdi.
“Bu civarda benim bir bağ evim var, çok sakin, temiz hava… Oraya geçelim. İtiraz istemiyorum. Hem ben hemen bir doktor çağırırım,” dedi.
“Sadık… Gerek yok…”
“Duru.”
Sadık’ın sesi bu sefer daha sert ve netti. Tıpkı bir karar verilmişti ve geri dönüş yokmuş gibiydi.
“Sen iyi degilsin.”
Duru başını çevirmeye çalıştı ama göz kapakları onu dinlemiyordu. Midesi bir kez daha bulandı. Kulağında hafif bir çınlama başladı. Sonra yutkunurken boğazındaki garip kuruluğu yeniden fark etti.
Kahve…
Aklından bir an geçti. O garip tadı, o alışılmadık kıvamı. Ama düşünceleri netleşemeden dağıldı. Kafasının içinde ağır, pamuksu bir sis yayılıyordu.
Sadık onu nazik ama kararlı bir şekilde yönlendirmeye başladı. Duru, yarı uyanık yarı sersem halde ona ayak uydurdu. Bilinci tamamen kapanmamıştı ama vücudu üzerindeki kontrolü yavaşça çekiliyordu. İçindeki sezgisel uyarı sistemleri devreye giriyor, “Dur, gitme, dikkat et,” diyordu ama bunları dinleyebilecek gücü yoktu. Dudaklarını oynatmaya çalıştı ama çıkardığı tek şey boğuk bir nefes oldu.
Sadık onu yavaşça kendi arabasına doğru yönlendirdi. Arka kapıyı açtı, Duru’yu kolundan nazikçe destekleyerek içeri oturttu. Kapıyı kapatırken yüzünde hesaplı bir sakinlik vardı.
Arabaya bindiğinde gözleri Duru’nun yavaş yavaş başını koltuğa yaslayışını izledi. Arabanın içi serindi ama Duru’nun alnında hâlâ ince bir ter tabakası vardı.
Sadık iç geçirdi.
“Senin gibi birini bile birkaç damlada sersemletebiliyorsa, gerçekten iyi şeymiş,” dedi alçak bir sesle, direksiyona eğilerek.
Yola çıktılar. Duru’nun gözleri yarı kapalıydı. Bilinci tamamen kaybolmamıştı, ama olan biteni algılaması yavaşlamıştı. İçinden bir his, Sadık’a güvenmemesi gerektiğini söylüyordu. Ama vücudu ağırlaşmıştı, uykuyla uyanıklık arasında bir boşluktaydı. Ne direnebiliyor, ne de tamamen uyanabiliyordu.
Sadık bir yandan arabayı sürerken bir yandan da dikiz aynasından onu izliyordu. Gözlerinde zaferle karışık bir heyecan vardı. Planı tıkır tıkır işliyordu...